|
|
 |
 |
|
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ |
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ terimi
Puya
tarafından 19.05.2003 tarihinde eklendi |
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ sizce ne demek,
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| x |
| Isparta |
 |
|
|
 |
Milyarlar defa yazıklar olsun ki;
vatana, millete ve gençliğimize ve
Âlem-i İslâma en mukaddes îman hizmetini yapan,
beşerin bütün manevî ihtiyacını karşılayacak
derecede hârikulâde ve muazzam eserler veren
bu dâhi ve misilsiz zât; mahkemelerden mahkemelere
sürüklenmede, hapishanelerde çürütülmeye çalışılmaktadır.
Bediüzzaman; yirmi senede olduğu gibi, şu
üç-dört senede de o kadar emsalsiz bir
işkenceye maruz kalmıştır ki, tarihte hiç
bir ilim adamına bu kadar câniyane bir su-i kasd
yapılmamıştır. Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı,
Afyonda bir günde çekmiştir! Kendisine, bütün bütün
kanunsuz muameleler yapılmıştır. Hapishanede
tam yirmi ay kışın, çok soğuk olan gayr-ı muntazam
bir koğuş içinde yalnız bırakılarak, tecrid-i mutlak
içinde imha olmasına intizar edilmiştir.
Kışın en şiddetli günlerinde, hapishane pencerelerinin
iki milim buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş;
ihtiyar, çok hasta haliyle, aylarca ızdırab çektirilmiştir.
Mübarek yatağında, bir taraftan bir tarafa dönemiyecek
bir hale geldiği zamanlarda bile, hizmetine, bir talebesi
olsun müsaade edilmemiştir. O korkunç şerait altında,
kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. Hastalığı
o kadar şiddetlenmiştir ki; günlerce, birşey yiyememiş
ve gıdasız kalmış ve çok zaif bir vaziyete gelmiştir.
Böyle olduğu ve çok sıkı bir tarassud ve tazyikat
altında bulundurulduğu halde, Risale-i Nur'un te'lifinden
geri kalmamış, her hapiste olduğu gibi, burada da
gizli olarak eser te'lif etmiştir. Mahpuslar;
gizli gizli Risale-i Nuru elleriyle yazıp çoğaltmışlar ve
hapishaneden dışarı da çıkarak neşrini temin etmişlerdir.
Bediüzzaman, hapiste olduğu günler dahi Risale-i Nurun
neşriyatı durmamış, perde altında yüz binlerce nüshaları
eski yazı ile neşretmeye -Nur Kahramanı Hüsrev gibi-
Nur Talebeleri muvaffak olmuşlardır.
Hapishanede -zehirlenerek- ölüm döşeğinde iken,
fırsat bulup ziyaretine varabilen bir talebesine şöyle
demiştir: 'Belki hayatta kalamayacağım,
bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik ve
Âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti
uğrunda feda olsun. Ölürsem,
dostlarım intikamımı almasınlar! '
(TARİHÇE-İ HAYAT) (02.04.2007 22:51)
(bakınız: ölüm, dost, hayat, zaman, korku, deniz, akıl, vatan, neden, tarih)
|
|
|
|
| Bay, 25 |
| Osmaniye |
 |
|
|
 |
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ alim, dinine bağlı,Allah (cc) rızasını,hoşnutluğunu herşeyin üstünde tutan gerçek,harika bir rehber,yol gösterici(Allah ın rızası yolunu) Karanlıkları aydınlatan bir kandil Kışta açan çiçek... (02.04.2007 20:26)
(bakınız: zaman, gerçek, çiçek, karanlık, aydın, kara, herşey, alim, kandil, aman)
|
|
|
|
| Bay, 32 |
| İstanbul |
 |
|
|
 |
Üstâd Bediüzzamân Said Nursî hakkında M.Fethullah Gülen Hocaefendi'den alıntılar:
'Dehâ için intihap yoktur' derler; yani dehâ sahibi 'şunu yapayım, şunu yapmayayım' demez; 'şunu yapmak yararlı, şu da zararlı' diyerek, bir şeyin yapılacağına veya terkedileceğine hüküm vermez. O, ilâhî bir mevhibe, ledünnî bir saika ve şaika ile, çevresinin en derin, en şümullü ve zahirî, bâtınî, rûhî, içtimâî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi omuzlayabilecek kuvvetleri ruhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır. Bediüzzaman ve onun arkada bıraktığı eserlerini tetkik edenler onda dehânın bütün hususlarının var olduğunu görürler. O, gençlik döneminde, çevresine sunduğu ilk deha solukları sayılan eserlerinden, mahkemeler, zindanlar ve sürgünlerle geçen çileli bir hayat içinde inkişaf edip gelişen olgunluk dönemi kitaplarına kadar hep o seviyeler üstü seviyesini korumuş ve her zaman dâhiyâne konuşmuştur.
Bediüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdânî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır.
O, bütün ömrünü, Kitap ve Sünnet'in gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber, hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.
Bazı kimseler görmemezlikten gelseler de gerçek şu ki; Bediüzzaman çağdaşlarınca, kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş; kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş; ama katiyen kendini beğenmemiş, gösterişe girmemiş ve hep alâyişten uzak kalmaya çalışmıştır.
Akılların Batı düşüncesine kapıldığı ve hızla Sünnet'in inkârına gidildiği bir devrede Bediüzzaman'ın mucizeleri ele alması ve inkârı kabil olmayacak bir seviyede izah ve ispat etmesi, -her işinde olduğu gibi- tektir, orijinaldir, şükran ve minnete lâyıktır.
Evet, Bediüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hâdise ile yüz yüze gelindiği, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi olmuştu. Bu manada feleğin kemer bağladığı yüzlerce dava adamı vardır. Aylar güneşler hep onların bezmine ve hikmet dersine koşmuştur. Devr-i Saadet'ten sonrası taksimde, hissemize en çelimlisi ve çalımlısı düştü. Bulanlar buldu, bilenler bildi. Bilmem ki biz tanıyabildik mi?
Bakın asrın ruh ve beyin mimarına; o bir taraftan ümit-şiken olmamak ve mübtedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için 'Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terketmektir' derken, öte taraftan da 'Her nur talebesinin bir ölçüde azamî takvayı, azamî zühdü, azamî velâyeti, azamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır' der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise azamîyi yakalamaktır.
Bediüzzaman'ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhisi ve hakikat-i Ahmediye'nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.
Eğer Sa'd b. Muaz'ı asrımızda ille de birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî'ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefâlı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, 'Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.' der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime 'Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.' dedim. O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman'dır. Onun kahramanlığını, bu davanın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, 'Üstadım' der yanına sokulur. Ve ardından Hulusi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu'lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur. Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. Bir hayat boyu 'garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..' demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı.
Hiçbirimiz, Üstad'dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikati anlatma, i'lâ-yı kelimetullah da bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir. Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır.
Bu müthiş adamı görmeyi hepiniz gibi ben de çok arzu ederdim. Tabii dizinin dibinde oturmayı, sohbetine ermeyi, dinlemeyi çok isterdim. Nasip... Belki bize görememenin hasret ve hicran sevabı, görenlere de huzurun insibağının sevabı yazılır.
M.Fethullah Gülen, Yeni Ümit, Ekim-Aralık 1994, Sayı 26 (25.03.2007 11:45)
|
|
|
|
| x |
| Isparta |
 |
|
|
 |
Bediüzzaman'ı anlamak yerine yargılamak isteyenler pek çoğunlukta, çünkü kolaylarına geliyor.
Unutmayalım ve Çıkarmayalım Hafızamızdan;
Başımıza taş yağmaması ve yere batmamamız,
Üstad gibi büyük zatların hürmetinedir..
Yoksa Var Yaa? ? ?
Ayrıca ve ayrıca bir âlimin ölümü,
o âlemin ölümüdür... anlayana ve kavramak
isteyene duyurulur.. (21.03.2007 20:29)
(bakınız: ölüm, zaman, büyü, nedir, anlam, anlamak, gibi, üstad, çünkü, alem)
|
|
|
|
| x |
| Isparta |
 |
|
|
 |
Ne zaman Bedîüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz,
siz, ister Türk olan, ister Arap olun ve isterse de
Osmanlı Hânedânından olun, kürtçü damgasını yersiniz.
Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risâle-i Nur kadar
birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi,
Türkiye'deki bölücü kürtçü hâdiselere karşı,
Risâle-i Nur'dan daha mükemmel bir panzehir asla
bulunamaz.
Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müsahhas
misaller verelim:
Birincisi: Bir kısım araştırmacılar, Bedîüzzaman'ın
Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdî ünvanını
kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt
devleti kurmak gayesiyle 1918'de tesis edilen
Kürt Te’âli Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü
faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar.
Bu iddialarını desteklemek üzere,
aynı cemiyetle beraber çalıştığını ileri sürdükleri
Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti kurucuları arasında
Bedîüzzaman'ın da bulunmasını, fevkalade bir
demagoji ile serrişte ediyorlar.
Bu iddiaları hiçbir esasa dayanmadığını yapılacak
kısa bir inceleme hemen ortaya koyacaktır.
Evvela, Osmanlı devleti kavim ve ırk esasına değil,
din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple müslüman
olmak şartıyla, millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa,
ehemmiyet arzetmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere
Kürdistan Eyâleti yahut Bilâd-ı Ekrâd denilmesi ve
orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî
lakabının verilmesi, o zatın tanınması için kullanılan
resmî bir ifade tarzıydı. Said-i Kürdî lakabı bu mana
ile kullanılmış ve ne zamanki Cumhuriyet kurulup
bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca,
bizzat Bedîüzzaman bunu Said-i Nursî şeklinde
değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski
eserlerindeki Kürdistan veya bilâd-ı ekrâd
ifadelerini dahi vilâyât-ı şarkıyye şeklinde değiştirdiğini
neşredilen eserleri ve talebelerinin şahâdetleri isbat etmektedir.
Sâniyen, Kürt Te’âli Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Ma’ârif
Cemiyeti arasında organik bir bağ yoktur ve maksadları
da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin
kuruluşunu 1919'da demişse de, neşrettiği belgenin
tarih ve kaynağını kaydetmemiştir.
Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalala edenler,
Bedîüzzaman'ı Kürt Te’âli Cemiyeti üyesi zannederler.
Halbuki ikisi arasında hiç bir alaka yoktur.
Bedîüzzaman, İstanbul'a ilk defa geldiği 1907'lerden beri,
şarkta bir dar'ülfünûn açılmasını müdâfa'a ettiği
zaten bilinmektedir. Hatta Sultan Reşad'dan
bu gaye ile belli bir tahsisat da almıştır.
Her ne kadar Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyetinin ne zaman,
hangi gayelerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de
tam belli değilse de, belli olsa ve Bedîüzzaman da
bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile,
bunda garipsenecek bir cihet yoktur.
Zira Bedîüzzaman, şarkta maarifin geliştirilmesi
ve bir üniversite açılması için başından beri
gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum
yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gibidir.
Sâlisen, Kürt Teâli Cemiyetinin reisi olan
Seyyid Abdülkadir'den gelen teklife verdiği şu
cevap ise meseleyi kökünden halletmektedir:
'Allah-u Zülcelâl Hazretleri Kur’an-ı Kerim'de
'Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler,
Allah da onları sever..' buyurmuştur.
Ben de bu beyan-ı ilahî karşısında düşündüm.
Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i islamın bayraktarlığını
yapan Türk Milleti olduğunu anladım.
Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon
(o zamanki islam âleminin nüfusu) kardeş bedeline,
birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin
peşinden gitmem...' (21.03.2007 20:25)
|
"BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|