BUGÜNKÜ GAZETELER
Gazeteler  Sabah Gazeteler  Milliyet Gazeteler  Zaman Gazeteler  Sözcü Gazeteler  Habertürk Gazeteler  Taraf Gazeteler  Cumhuriyet Gazeteler  Fotomaç Gazeteler  Türkiye Gazeteler  Tüm Gazeteler

Şiir Antoloji.comKitap ŞiirEtkinlikler Şarkı SözleriŞarkılar Antoloji.comResim Antoloji.comForum NedirÜyeler Antoloji.comGruplar Antoloji.com Mesajlarım
 
 
http://nedir.Antoloji.Com
Arayın :
                              diyalektik materyalizm nedir?
Nedir Ana Sayfası
Son 24 Saat
Yazdıklarım
Yeni Terim Ekle
  Kişiler
 Genel
 Yaşam
 Edebiyat
 Güncel
 Toplum
 Bilim
 Din
 Müzik
 Tarih
 Cinsel
 TV Dizileri
 Atasözleri
 Deyimler
 Filmler
Futbol Takımları
Köyler
DİYALEKTİK MATERYALİZM DİYALEKTİK MATERYALİZM terimi gözcü2004
tarafından 03.04.2003 tarihinde eklendi
DİYALEKTİK MATERYALİZM sizce ne demek,
DİYALEKTİK MATERYALİZM size neyi çağrıştırıyor?
KENDİ GÖRÜŞÜNÜZÜ EKLEYİN
Sayfa: 1 2
sonraki sayfa >>
BayMehdi dabbet.. Offline
Mehdi dabbetül-arz 19
x
0 person liked.
0 person did not like.
AYHANAYTAÇTAN/ERENERDEME:

'dinin afyonlaşması üzerinde durmak isterim! karlmarks diyalektik açıdan kendi döneminde ve nüfus etmiş ortamı hasebiyle yahudi/nasrani afyonlaşması üzerinde durmuş ve atıfda bulunmuştur! mesela 'reel-i materyal teori'si üzerinde bir düşünecek olursak? bu adam eşyanınhakikatini arayan en azından oraya dikkat çeken bir iç yapı içindedir diyebiliriz.mesela karlmark ümminebi 'şilo'nun şu duasını işitseydi ne olurdu? '''RABBİM BANA EŞYANIN HAKİKATİNİ GÖSTER? ''' ilk bakışta bu materyalist bir duadır.gerçi ümminebi 'şilo' burdan bilinmeyen perdelerin kalkması daha doğrusu allah ile kul arasındaki '70 bin perdenin kalkması' niyetinedir o dua...mesela atatürkte derki:'biz gökten geldiği zannedilen ayetlerden değil bizzat hayatın gerçeklerinden alıyoruz ilhamımızı? ' bence burda bir sırrı faş etmek zamanıdır ki oda şudur:'nasıl ki o ümminebi 'şilo' 'ben ibrahimin duası isanın müjdesiyim? ' sonucunu çıkarıyorsa ahir nebi misyonu ile sanki ümminebi 'şilo'nunda eşyanın hakikati duasıyla diyalektik materyalizm ve hayatın gerçeklerinden ilham tecellisi ahirzamanın izdüşümünü ortaya koyuyor! buna benzer 'hikmetle dolu o kuran' bizlere 21.yüzyılda ancak anlıyabileceğimiz tüyolar olması bunun yanı sıra ayet mucisesi hadis mucizesi derken hz.alinin ve 11 imamın nasihat mucizeleri de kendini göstermeye başlıyor.ömer çelakıl(akıl çelen) kuranın şifresi diyor eğer ehlibeytin şifresinide çözmüş olsa 12 imam mucizesi ve mehdi kerametini bir güzel anlamış olacaktır ve dileğimiz o ki eren erdem anlasın bunlarıda işlerimizi kolaylaştırsın sevdirsin güzelleştirsin ve hafifletsin yükümüzü diyorum! inşaallah ve elhamdülillah.özel not:'kardeşim eren! twit ve fess aracılığıyla sizlere bazı mesajlarım oldu fakat birisi varki olmadı onu düzeltmek istiyorum oda 'seni ebubekir sifile yönlendiriyorum! ' sözümüzdür daha sonra bunu düzeltme fırsatım olmadı şimdi düzeltiyorum o musatafa islamoğlu olacaktı ama sonra ondanda vazgeçtik ömer öngüte yönlendirelim dedik ama şim di son en son kararımız o ki seni biz esaslı bir şekilde imam-ı rabbani sıla hazretlerine yönlendiriyoruz inşaallah ondan senin nasiplerin vardır.zira hz.mehdinin vucud-u şerifleri imam-ı rabbani ise nakşilikte ruhu pir sultan abdaldır bektaşilikte...ebuzerciliğin devam etsin ama bunuda bir düşün! mehdi imamrabbani/pirsultan, atatürk/humeyni ekolüyle karşımıza çıkacak bilesin imamrabbani derki 'mehdi zahir/batını birleştirir' nakşilikle bektaşiliği kemalizmle humeynizmi birleştirecektir diyebiliriz...ve rahman 19 ve 20 de ki ayetlerde buna işarettir diyebilirz...derki:'iki denizi saldık (nakşi:şeriat/tarikat denizi acıdır?) +(bektaşi:marifet/hakikat denizi tatlıdır?) birleşmeleri için (hz.mehdide) '...alevi/bektaşi kutsal metinlerinde derki:'kulağın biri cafer-i sadık diğeri mehdi sahib-i zamandır? yine derki:'mehdi ademin gölgesidir? ' ve yine derki:'mehdinin bedeni adem ruhu isadır? '(mecaz-ı meal?) ....SAYGILAR? '
(21.03.2012 11:46)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
BayKomünarca Offline
Komünarca
Bay
İdealizmin karşıtı, biricik bilimsel felsefe akımı. Materyalizm ikiye ayrılır: Her insanın dış dünyanın objektif varlığına spontane inanışı; ve spontane materyalizmi bilimsel olarak derinleştiren ve geliştiren felsefi dünya görüşü. Felsefi Materyalizm’e göre, madde birincil, bilinç ikincildir. Materyalizm dünyanın ezeli ve ebediliğini (öncesizliğini ve sonrasızlığını) , Tanrı tarafından yaratılmış olmadığını ve de zaman ve mekanda sonsuzluğunu kabul eder. Bilinci, maddenin bir ürünü olarak kabul eden Materyalizm, onu objektif dünyanın yansısı sayar ve bundan ötürü dünyanın bilinebilirliğini kabul eder. Felsefe tarihinde Materyalizm, bir kural olarak, dünyayı doğru bir biçimde anlamakta ve insanın doğa üzerindeki kudretini artırmakta yararı bulunan ilerici sınıf ve tabakaların dünya görüşüdür. Materyalizm, bilim alanındaki ilerlemeleri özetleyerek, bilimsel bilgi ve metotların gelişimini hızlandırmıştır; buysa, insanın pratik faaliyetini ve üretim güçlerinin gelişimini etkilemiştir.

Materyalizm, bilimlerle olan karşılıklı aksiyon sürecinde değişimlere uğramıştır. İlk materyalist teoriler antik Hint, Çin ve Yunan köleci toplumlarında astronomi, matematik vb. alanlardaki bilimsel bilginin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çok kere safdil (naiv) bir karakter taşıyan antik Materyalizm’in (Bkz: Lao Tsu, Van Çung, Çarkava Okulu; Herakleitos, Anaksagoras, Empedokles, Epikuros ve diğerleri) genel çizgisi, dünyanın maddeselliğini ve insan bilincinden bağımsız varlığını kabul etmesiydi. Materyalizm’in temsilcileri doğa fenomenlerinin çeşitliliğinde, var olan ya da geçmiş tüm şeylerin ortak kökenini bulmaya çalışmışlardır (Bkz. Unsur) .

Antik materyalistler çoğunlukla spontane diyalektikçi idiler, fakat fiziksel ile psişik arasında açık-kesin bir fark görememişler, psişik’in bütün özelliklerini doğaya atfetmişlerdir (Bkz: Hilozoizm) . Eski Materyalizm’de materyalist ve diyalektik ilkelerin gelişiminde, mitolojik ideolojinin etkisinin bir katışımı görülür yine de. Orta Çağ’da ve Rönesans sırasında materyalist akımlar nominalizm, panteist doktrinler (Bkz: Panteizm) ve de doğayla Tanrı’nın ebedi-birliği öğretisi biçimleri içinde kendilerini göstermişlerdir.

Materyalizm, Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda gelişmiştir (Bkz: Bacon, Hobbes, Gassendi, Spinoza ve Locke) . Materyalizm’in bu biçimi doğmakta olan kapitalizmin temeli üzerinde ve üretimin teknoloji ve bilimin büyümesiyle birlikte gelişme göstermiştir. O zaman için ilerici burjuvazinin sözcüleri olan materyalistler, “deney”i kendi dayanakları olarak ve doğayı felsefe objesi olarak ele almak suretiyle, Orta Çağ iskolastisizmine ve kilise otoritelerine karşı savaştılar. 17. ve 18. yüzyıl materyalizmi, o zaman hızlı bir gelişme halinde bulunan mekaniksel ve matematiksel bulgulara bağlı olarak gelişmişti, bunun sonucu olarak mekanist bir materyalizmdi. 17. ve 18. yüzyılların materyalizminin diğer bir özelliği de, doğayı az çok yalıtılmış ve aralarında karşılıklı bağlılıklar bulunmayan araştırma alanlarına ve konularına ayırmak, tahlil etmek ve de bunların gelişimlerini dikkate almaksızın incelemek eğilimlidir. 18. yüzyol Fransız materyalistleri, bu dönemin materyalist felsefesinde özel bir yer alırlar (Bkz: La Mettrie, Diderot, Helvetius ve Holbach) . Genellikle hareketin mekanist kavramına dayanan Fransız materyalistleri, Toland gibi hareketi doğanın evrensel ve ayrılmaz bir özelliği olarak kabul ederler ve 17c yüzyılın materyalistlerinin çoğunun karakteristiği olan deistçe kararsızlıkları tamamen reddederler.

Materyalizm’in bütün çeşitleriyle ateizm arasında var olan bağ, 18. yüzyıl Fransız materyalistlerinde özel olarak kendini gösterir. Feuerbach’ın “antropolojik” materyalizmi (Bkz: L. Feuerbach) , Batı materyalizminin bu biçiminin şahikasıdır. Aynı zamanda, Marksizm öncesi bütün materyalizmin karakteristiği olan temaşacılık (contemplation) da bütün çağdaşları içinde en açık biçimde Feuerbach’da görülür.

Materyalizm’in gelişiminde daha ileriye bir adım, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde devrimci demokratların felsefesi (Bkz: Belinski, Herzen, Çernişevski, Dobrolyubov, Markoviç, Botev) tarafından Lomonosov, Radişçev ve diğerlerinin geleneğine dayanan bir felsefe tarafından atılmıştır.

Devrimci demokratlar antropolojizmin ve me ta fizik metodun sınırlı ufkunu bazı bakımlardan aşmışlardır. Materyalizm’in en yüksek ve en kararlı biçimi Marx ve Engels tarafından yaratılan Diyalektik Materyalizm’dir. Diyalektik Materyalizm, sadece, materyalizmin daha önce sözü edilen kusurlarının değil, fakat materyalizmin bütün temsilcilerinin ortak idealist tarih anlayışının da üstesinden gelmiştir. Daha sonraki gelişme içinde Materyalizm, iki ana akıma ayrılır: bir yanda diyalektik ve tarihsel materyalizm (Bkz: Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm) , öbür yanda materyalizmin basitleştirilmiş ve vülgarize edilmiş bir çok çeşitleri. Vülger materyalizmin en tipik olanı pozitivizme kayan vülger materyalizmdir, ve, yüzyılın dönümünde, diyalektik materyalizmin tahrifi olarak ortaya çıkan bu vülger materyalizm çeşitleri (Marksizm’in mekanik tarzda revizyonu eğilimleri ve diğerleri) , vülger materyalizmin bu tipik biçimine kaymışlardır. 19. yüzyılın ikinci yarısı sırasında Materyalizm’in olgun biçimlerinin burjuvazinin dar sınıf çıkarlarıyla bağdaşmazlığı kendini gösterdi. Materyalizm’in yandaşlarının ahlakdışı (immoral) olduklarını öne süren burjuva filozofları, onların bilincin mahiyetini kavrayamadıklarını öne sürerler ve Materyalizm’i onun ilkel biçimleriyle özdeşleştirirler. Bu filozoflardan bazıları, militan ateizmi ve teoretiko-bilgisel (theoretico-cognitive) optimizmi reddetmekle birlikte, üretimin ve tabiat bilimlerinin gelişiminin gereklerine uygun düşen materyalist dünya görüşünün bazı unsurlarını kabul etmek zorunda kaldılar. Öte yandan, idealizm lehine açıklamalarda bulunan ya da “bütün felsefeleri” pozitivist tarzda bertaraf eden birçokları, özel bilimsel araştırmalarında materyalist pozisyon aldılar (örneğin Haeckel ve Boltzmann’ın tabii-tarihsel materyalizmi) .Önde gelen bazı bilginler tabii-bilimsel materyalizmden bilimsel Materyalizm’e, ve sonuç olarak Diyalektik Materyalizm’e dönmüşlerdir (Bkz: Langevin, Joliot-Curie, Kotarbinski, Yanagide, Lamont ve diğerleri) .

Diyalektik Materyalizm’in gelişimi içindeönemli bir özellik de, onun natüralist materyalist teorilerdeki birçok zayıf noktaları ve idealizmin çağdaş biçimlerini eleştirme gücünü taşıyan yeni düşüncelerle zenginleşmiş olmasıdır. Bilimlerdeki çağdaş gelişme, doğa bilginlerinin diyalektik materyalizmin bilinçli taraftarları olmalarını gerektirir. Aynı zamanda, sosyo-tarihsel pratik ve bilim, materyalist felsefede sürekli ilerlemeye yol açar.

Kaynak: M. Rosenthal & P. Yudin: Materyalist Felsefe Sözlüğü
(02.01.2012 20:42)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
BayanGreat Expect.. Offline
Great Expectations__Seval
Bayan
İstanbul
Var olanın madde cinsinden olduğunu kabul eden düşünce biçimi...Ayrıca tüm sosyalistlerin diyalektik düşünce biçimini benimsediklerini biliyorum..(Atay hocam bak nasılda döktürüyorum) ... (01.12.2008 15:38)
(bakınız: düşünce, yorum, madde, beni, nasıl, hoca, benim, diyalektik, cins)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Baycihanapollo Offline
cihanapollo
Bay, 34
Belçika
DİYALEKTİK MATERYALİZM
Bilimsel dünya görüşü, iki büyük öğretiden meydana gelmiştir. Tarihsel Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm. Her iki öğretide diyalektik bir bağımlılık içindedir ve birbirini bütünler. Bundan başka ve aynı zamanda tarihsel gelişmeleri içinde düşünsel felsefeyle uygusalş bilimin bütün olumlu verileri de bu öğretilerde bütünlenmiştir. 'Çağdaş fizik doğum sancıları çekmekte ve diyalektik materyalizmi doğurmaktadır. Diyalektik materyalizmi; doğa, toplum ve bilinç olgularını evrensel bir varlık anlayışı içinde bütünler ve bu bütünlüğün aynı çelişme yasasıyla geliştiğini meydana koyar. Bundan ötürüdür ki eytişimci (diyalektikçi) ve özdekçidir (materyalisttir) . Diyalektik 'devim ve gelişme', Materyalizm, doğanın insan düşüncesinden bağımsız olarak varlığı' anlamındadır. Tarihsel ve diyalektik materyalist öğreti, ham ve metafizik yapılı diyalektikle ham ve metafizik yapılı materyalizmi aşıp yeni ve bilimsel birer anlam kazanan diyalektikle materyalizmin bağımlılığını ortaya koymakla oluşmuştur. Bu oluşma, bilim ve felsefe tarihinde tek ve en büyük bir devimdir. Bu oluşma sonucudur ki doğasal, toplumsal ve bilinçsel tüm olay ve olgular aydınlanmış, kolaylıkla anlaşılır olmuş, gerçekler meydana çıkmıştır. Bu oluşma sonucudur ki bilim felsefeleşmiş ve felsefe bilimselleşmiştir, bilim ve felsefe birbiriyle kaynaşarak tek ve bütün bir bilgi olmuştur. Diyalektik materyalizm'le, idealizm olduğu kadar, materyalizm de aşılmıştır. Metafizik olduğu kadar diyalektik de aşılmıştır, materyalizm diyalektikselleşirken diyalektik, materyalizmselleşmiştir. Diyalekikle materyalizm arasındaki bileşim, evrenin anlaşılmasını olduğu kadar değiştirmesini de zorunlu ve olanaklı kılmıştır. Bu yüzdendir ki diyalektik ve tarihsel materyalizm öğretisi, hem bilimsel-felsefesel bir kuram, hem de ve aynı zamanda bilimsel-felsefesel bir yötemdir. Tek ve biricik bilimsel dünya görüşü diyalektik materyalizmdir. Bu dünya görüşü diyalektikseldiri; çünkü doğasal, toplumsal ve bilinçsel tüm olaylara yaklaşma ve onları inceleyip kavrama yöntemi diyalektiktir; bu dünya görüşü materyalizmdir; çünkü doğasal, toplumsal ve bilinçsel tüm olayları yorumlayışı materyalisttir. Diyalektik materyalizm 'bulunan doğabilimsel sonuçlarla o sonuçlar üstünde düşünme tarzını karşıtlığı yüzünden, öğrenciler kadar öğretmenleri ve okurlar kadar yazarları da umutsuzluğa düşüren o sonusz karışıklığa' son vermiştir. Diyalektik materyalizmin bilimselliği, bilimsel verilere dayanmasından ve ancak bilimsel verilerle biçimlenmesinden ileri gelir. Bilimseldir, çünkü bilimle çelişmez, tersine bilimsel souçlarla upuygundur. Bilimseldir, çünkü evrene, fantastik peşin yargılarla değil, evrene özgü gerçek ilişkileri çözümleyerek yaklaşır. Bilimseldir çünkü evrenin bilimle bilinebileceğini savunur, hiçbir boş inanç ve gericilikle bağdaşmaz. Görüldüğü gibi bu bilimsellik, kimilerinin sandığı gibi yakıştırılmış bir bilimsellik değil, bilime dayanan ve bilimi savunan, bilimle güçlenen, ve bilimin gelişmesiyle oluşan bir kuramın gerçek bilimselliğidir. Gerek idealizmin ve gerek ham materyalizmin bilimsel olmadıkları ise doğa bilimlerine ters düşen kavramlarından, ve yorumlarından kolaylıkla anlaşılır. 'Bilimin her gelişmesinde diyalektik materyalist bilgilerin geçerliliği yeniden denetlenmeli ve geliştirilmelidir'. Diyalektik materyalizm gelişme olgusunun genel yasalarının bilimi'dir, öylesine ki, bilimsel gelişme olgusunu bütün öğretiler içinde tek başına temsil eder. Her bilim gerçeğin farklı alanlarındaki gelişmesini ancak o alanlarda geçerli özel yasalara bağlar, diyalektik materyalizm ise bizzat gelişme olgusunu genel yasalara bağlar. Bu genel yasalar, kurgusal varsayımlar değil; bizzat doğanın, toplumun ve bilincin işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır. Bu yasalar 'karşıtlıran birliği ve savaşı yasasıdır, nicelikten niteliğe ve nitelikten nicelğiğe geçiş yasası, olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası' adlarıyla anılırlar. Bu yasalar evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğinin, süreklilikte dönüşümlerle, nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yenin nasıl oluştuğunun anahtarını verir. Diyalektik materyalizm hem bilme hem de yapmanın öğretisi olmakla kuramla kırgının bağımlılığını da ortaya koymuştur. kuramsız kılgı ve kılgısız kuram olmaz. Kılgı kuramla başarılı olabildiği gibi kuramda kılgıdan yansır. Diyalektik materyalizmin gereği gibi anlaşılması için yukarıda sayılı üç genel yasayla;
Madde
Devim
Bilinç
Zaman ve uzay, oluş, yasa vb. gibi kavramların diyalektik materyalist tanımlarının ve özel ve genel, içerik ve biçim, öz ve olgu, neden ve sonuç, zorunluuk ve rastlantı, olanak ve gereklilik, mantıksal ve tarihsel vb. gibi ulamların bir birileriyle olan sıkı bağımlılıkların, yansı kuramı adıyla anılan diyalektik materyalist bilgi kuramının ve tarihsel materyalizm öğretisinin bilinmesi, bilimsel gelişmeyle sınırlı olarak, tüm olay ve olguların bilinmesi, ve ileride olacaklarında doğru olarak tahmin edilmesi demektir.
(15.04.2008 01:02)
(bakınız: insan, zaman, büyü, dünya, umut, anlam, gerçek, savaş, ayna, felsefe)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Bay2011 Offline
2011
x
Komünizmin fikir babaları Karl Marx ve Friedrich Engels, materyalist felsefeyi 'diyalektik' adı verilen yeni bir yöntemle açıklamaya çalıştılar. Diyalektik, evrendeki tüm gelişmenin çatışma sayesinde elde edildiği varsayımıdır. Marx ve Engels, bu varsayıma dayanarak tüm dünya tarihini yorumlamaya giriştiler. Marx, insanlık tarihinin bir çatışmadan ibaret olduğunu, mevcut çatışmanın işçiler ve kapitalistler arasında geçtiğini ve yakında işçilerin ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklarını iddia ediyordu.
Komünizmin fikir babaları Karl Marx ve Friedrich Engels, Darwin'in evrim teorisinin kendi ateist dünya görüşlerine bilimsel bir destek oluşturduğunu zannederek sevinmişlerdi.
Ancak Marx'ın ve Engels'in geniş bir kitleyi etkileri altına alabilmeleri için ideolojilerine bilimsel bir görünüm vermeleri gerekiyordu. 19. yüzyılda Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabında öne sürdüğü temel iddialar, Marx ve Engels'in fikirlerine sözde bilimsel bir dayanak oluşturdu. Darwin, canlıların 'yaşam mücadelesi' sonucunda, yani 'diyalektik bir çatışma'yla ortaya çıktıklarını iddia ediyordu. (bkz. Yaşam mücadelesi) Dahası, yaratılışı inkar ederek dini inançları da reddediyordu. Bu durum, Marx ve Engels için bulunmaz bir fırsattı.

Marx ve Engels, Darwin'in evrim kuramının kendi ateist dünya görüşlerine bilimsel bir destek oluşturduğunu zannederek sevinmişlerdi. Ancak evrim teorisi, 19. yüzyılın bilim açısından ilkel ortamında ortaya atıldığı için kabul görebilmiş, hiçbir bilimsel delili olmayan, yanılgılarla dolu bir teoriydi. 20. yüzyılın ikinci yarısında gelişen bilim, evrim teorisinin geçersizliğini ortaya çıkardı. Bu, Darwinizm için olduğu kadar materyalist ve komünist düşünce için de çöküş anlamı taşıyordu. Ancak materyalist görüşe sahip bilim adamları, Darwinizm'in çöküşünün kendi ideolojilerinin de çöküşü demek olduğunu bildiklerinden, Darwinizm'in çöküşünü insanlardan gizlemek için her türlü yönteme başvurdular.
(31.12.2007 00:39)
(bakınız: ateist, insan, çile, anne, komünizm, komünist, baba, dünya, anlam, deli)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Baybilimselbakış Offline
bilimselbakış
x
Diyalektik Materyalizm Üzerine
1.bölüm
Elif Çağlı
Ocak 2007
Antikçağ Yunan filozoflarından Herakleitos (İÖ. 540-480) günümüzden çağlarca önce, her şeyin aktığını ve aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını söylemişti. Herakleitos’un veciz sözleri, nesneleri ve olguları durağanlığı içinde değil değişim ve dönüşüm süreçleri halinde kavrayan diyalektik düşüncenin bir ifadesidir. Akıp giden nehir örneğinde olduğu gibi, doğada her şey gözle görünsün ya da görünmesin sürekli bir hareket halindedir. Örneğin yerküremiz her gün kendi etrafında dönerken, bir yıl boyunca da güneşin etrafında dönmektedir. Güneş 26 günde kendi etrafındaki dönüşünü tamamlamakta, galaksimizde yer alan diğer yıldızlarla birlikte 230 milyon yılda galaksiyi dolaşmaktadır. Biz farkında bile değilken, atomlar ve atomaltı parçacıklar her an hareket etmekte ve sürekli olarak yer değiştirmektedirler. Tüm evren gibi, onun bir parçası olan insanın biyolojik etkinliği de neticede atomların hareket yasalarına dayanmaktadır.
Diyalektik kavramının kökeni Yunanca dialektikos (tartışma) sözcüğüne uzanır. Diyalektik eski Yunanda tartışma sanatı anlamına geliyordu. Antikçağ Yunan düşünürleri, kendi aralarında yürüttükleri münazara tipi tartışmalarda bu diyalektik sanatını kullanmaya çok meraklıydılar. Fakat zamanla diyalektik kavramının kapsamı genişledi, karşıtlık ilişkisinden hareket ederek doğruya ulaşmaya çalışan düşünme ve araştırma yöntemi anlamında kullanılır hale geldi. Doğada var olan hareketi de kapsayacak genişlikteki içeriğiyle diyalektik, değişim ve hareket demektir. Değişim ve hareketin özü ise çelişkidir ve diyalektik yöntem de zaten çelişkinin mantığıdır.
İnsanlar diyalektiğin modern yasalarına vakıf olmadan çağlar önce diyalektik olarak düşündüler, çünkü doğanın ve yaşamın kendisi diyalektik hareketin varlığını gözler önüne sermekteydi. Eski Yunan filozoflarının büyük bölümü doğal diyalektikçilerdi. Bunun dışında, biçimsel mantığın yasalarını ortaya koyan ünlü bilgin Aristoteles (İÖ. 384-322) bile diyalektik düşüncenin sorunlarıyla ilgilenmişti. Ne var ki, doğa bilimlerinin ve deneysel araçların henüz yeterli düzeyde gelişmediği Yunan antikçağı, materyalist düşünce ve diyalektik yöntem açısından bir çocukluk dönemi oldu.
İlerleyen tarih kesitlerinde 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’da yükselmeye başlayan burjuva dönüşümler sürecine, doğa bilimleri, düşün ve sanat alanında muazzam atılımlar eşlik edecekti. Daha önce Avrupa Karanlık Çağın içindeyken, Arap bilim dünyası felsefede ve tıp, matematik, astronomi gibi alanlarda pek çok parlak başarılar elde etmişti. Bu kaynak sayesinde doğa bilimleriyle donanma ve eski Yunan’a uzanan köklerini yeniden keşfedebilme olanağına kavuşan Avrupa’da, özgür düşünce serpilmeye başladı. Söz konusu değişim 18. yüzyıl materyalizminin de yolunu açmıştı. Bu materyalizm, kendini henüz diyalektiğin gücüyle sağlamlaştırmamış olan mekanik bir materyalizmdi. Ama şurası açık ki, aradan geçen uzun tarihsel dönem boyunca saltanatını sürdürmüş bulunan idealist felsefe, bilimsel alanda sağlanan muazzam gelişmelerin insan düşüncesinde yarattığı değişim düzeyiyle büyük bir çatışkı içine girecekti. 19. yüzyıla, düşünce sürecinin idealist felsefenin ve metafizik yöntemin egemenliğinden kurtarılması sancıları damgasını basıyordu.
Alman felsefesinde büyük bir atılım sağlayan Hegel, 19. yüzyılda düşünce sürecine diyalektik yöntemi taşıdı ama kendisi idealist felsefenin sınırlarını aşamadı. Bu yüzden onun diyalektiği, varlığı düşünceden türetiyordu, yani ters durmaktaydı ve mistik bir kılıfa bürünmüştü. Marx ve Engels diyalektiği idealizmin mistik kılıfından çekip çıkardılar ve ayakları üzerine diktiler. Marksizmin kurucuları sayesinde diyalektik, doğanın ve insan tarihinin materyalist anlayışı ile bütünleştirilerek zenginleştirilmiş oldu. Bu bilinçli diyalektik, doğanın deviniminde kendilerini eninde sonunda kabul ettiren yasaların varlığını açıklığa kavuşturdu. Aynı şekilde, insan topluluklarının evrim tarihinde de böyle belirli hareket yasaları mevcuttu.
Diyalektik, doğada ve toplumda varolan karmaşık süreçlerin kavranmasına çalışan düşünce biçiminin bilimidir. Marksist önderlerin her vesileyle dikkat çektikleri üzere, bilimsel diyalektik doğaya ya da topluma birtakım kurgusal yasalar dayatmaz. Tam tersine, zaten varolan yasaları doğanın ve toplumun evrim sürecinin hareketliliği içinden bulup çıkartmaya çalışır. Tasavvur edilebileceği gibi, bu çaba derin bir bilimsel bilgi üzerinde yükselen ve kuşaktan kuşağa ilerleyen diyalektik ve tarihsel düşünce sürecinin ürünüdür. Bilimsel diyalektiğin bizzat kendisi de, olduğu yerde durmayan, kendi kendini sorgulayan, eleştiren ve eskiyen yönlerini yeni bilgilerin ışığında aşmaya çalışan hareketli bir niteliğe sahiptir.
Kuşkusuz düşünce sürecine bu itilimi veren nesnel nedenler vardır. Feodal Avrupa toplumlarının kapitalist dönüşümü, ekonomiden siyasete, bilimsel araştırmalardan hukuk kurallarına dek hemen her alanda burjuva devrimlerini dayatmıştır. 19. yüzyılda gerçekleşen bilimsel buluşlarla zenginleşen doğa bilimleri, diyalektik yöntemin açıklığa kavuşturmaya çalıştığı hareket yasalarının yeni gizlerini ele vermiştir. Bu durum, bu sıçramalı tarih kesitinde dünyaya gözlerini açan Marksist düşüncenin niteliğini de belirlemiştir. Marksizm daha başlangıcından itibaren, doğayı ve toplumu karmaşıklığı içinde kavramaya yatkın bir bilimsel yoğunluğa sahiptir.
Burjuva eşitlik anlayışından bilimsel sosyalizme
Tarihte düşünsel planda önemli atılımların yaşandığı dönemler incelenecek olursa, bunların insan topluluğunun fiili yaşam koşullarında devrimci sıçramaların kaydedildiği dönemler olduğu görülür. Kuşkusuz bu tür denklikler basit aritmetik eşitlikler düzeyinde değil, yoğun çelişkilerin, sıkışma ve patlamaların eşlik ettiği karmaşık süreçler halinde gerçekleşmektedir. Ama bir nokta çok önemlidir. Diyalektik harekette niceliğin niteliğe dönüşümü sürecinin başlangıçta çok belirgin hissedilemeyen mayalanma özelliği nedeniyle, düşüncenin siyasal eylemin önüne geçer gibi göründüğü tarihsel kesitler olmuştur. Görüngüde böyle bir gözlem kaydedilmiş olsa bile, hareketin iç yasaları daha yakından incelendiğinde, aslında somut yaşam alanında biriken çelişkilerin düşünsel düzeydeki fırtınaları ve devrimleri tetiklediği anlaşılacaktır.
Avrupa’da eski siyasal düzenleri sona erdiren burjuva demokratik devrimler çağını, düşünce ve kültür alanında bir canlanma ve atılım dönemi önceler. Rönesans (14. yüzyılın sonuyla 15 ve 16. yüzyılları kapsayan düşünsel ve kültürel yeniden doğuş) , dinde reform (16. yüzyılda Batı kilisesinde gerçekleşen dinsel devrim) ve 18. yüzyılda gelişen Aydınlanma hareketi (insan aklını bilginin ölçüsü kabul eden felsefi gelişim) bunu somutlar.
1789 Fransız devrimi öncesinde, yaklaşan devrimle ilgili olarak toplumu aydınlatan büyük devrimciler tarih sahnesine fırladılar. Din, doğa anlayışı, toplum ve devlet örgütü, kısacası her şey amansız bir eleştiriye tâbi tutuldu. Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler akıldışı ilan edildi ve bir yana atıldı. O çağın burjuva devrimcilerine göre, nihayet insanlık açısından gün doğuyordu. Artık insanlığı cehalete sürükleyen önyargılar, tüm haksızlık, ayrıcalık ve baskılar yeryüzünden sökülüp atılacaktı. Dünyaya sonsuz doğruluk ve sonsuz adalet egemen olacaktı.
Engels, aklın bu egemenliğinin burjuvazinin idealleştirilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını söyler. Nitekim burjuva devrimin sözde ölümsüz adalet savunusu, gerçekleşmesini burjuva adaletinde bulmuş, eşitlik arzusu yasa önünde burjuva eşitliğine varmıştır. Burjuva mülkiyet egemenliğini ilan etmiş ve büyük Fransız düşünürü Rousseau’nun toplum sözleşmesi ancak bir burjuva demokratik cumhuriyet biçimi altında dünyaya gözlerini açmıştır. Fakat Fransız devriminin eşitlik, özgürlük, kardeşlik çağrıları altında neticede burjuva egemenliğine varılması, burjuva devrimcilerin zaaflarına ya da kötü niyetlerine bağlanamaz. Tarihsel akışı doğru biçimde kavrayabilmek için, bu noktada da materyalist dünya görüşüne ve diyalektik yaklaşıma ihtiyaç vardır. Engels’in dediği gibi, 18. yüzyılın büyük düşünürleri de, kendi çağlarının kendileri için saptadığı engelleri öncellerinin hiçbirinden çok aşamazlardı.
19. yüzyılda Avrupa’da bilimsel alanda ve toplumsal üretim sürecinde kaydedilen ilerlemeler, düşünsel bakımdan da muazzam bir sıçrama yapılabilmesini mümkün kıldı. Böylece sosyalizm anlayışı da ütopik kılıfından kurtarılabildi ve modern işçi sınıfının devrimci gücüne dayanan gerçek bir temele oturtuldu. 19. yüzyılda Avrupa’da sürüp giden devrimci hareketlilik, sosyalizmi bilimsel dayanaklarına kavuşturan eşsiz bir faktördür. 1831’de Lyon’da patlak veren ilk işçi ayaklanması, yeni çağda artık devrimlerin sınıfsal niteliğinin değişeceğinin de habercisiydi. 19. yüzyılın ilerleyişi içinde çeşitli Avrupa ülkelerinde, dünyaya gerçek eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü getirecek olan işçi devrimleri yavaş yavaş o soylu başını göstermeye başlayacaktı. İngiliz Çartist hareketi, işçi sınıfının bağımsız bir örgütlü güç oluşturma yetisini dosta düşmana kanıtlamıştı.
Böylece ileri Avrupa ülkelerinde büyük sanayideki atılıma ve burjuva siyasal egemenliğin pekişmesine koşut olarak, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı da tarih sahnesinin ön planına fırlıyordu. Karşıt iki sınıf arasında giderek olgunlaşmakta olan iç mücadele, burjuva iktisadın ölümsüz doğrular diye piyasaya sürdüğü malların taponluğunu teşhir edecekti. Sermaye ile emeğin çıkarlarının özdeş olduğu, serbest rekabetin herkese refah getireceği yolundaki öğretiler, somut gelişmeler tarafından birer birer çürütüldü. Gerçekler dünyasında cereyan eden bu gelişmeler olumlu yansımalarını, Fransız ve İngiliz sosyalizminin geçmişe oranla olgunlaşmasında buldu. Ne var ki tarihin idealist anlayışından yakasını kurtaramadığı ve kapitalizmin ekonomik ilişkilerini bilimsel anlamda çözümleyemediği için, bu sosyalizm yine de ütopik ayak bağlarından tamamen kurtulabilmiş değildi. Sosyalist düşüncenin sağlam bilimsel dayanaklar üzerinde ayağa dikilmesi, Marx ve Engels gibi çığır açıcı devrimci önderler sayesinde gerçekleşti.
Marx, geçmiş tarihin bir sınıflar savaşımı tarihi olduğunu açıklığa kavuşturdu. Verili toplumsal yaşam koşulları, birbirine karşıt sınıflar arasındaki ekonomik ilişkilerin bir ürünüydü. Hukuk ve siyaset sistemlerinde ifadesini bulan toplumsal üstyapıyı son tahlilde toplumun ekonomik altyapısı belirlemekteydi. Bu altyapı, aynı zamanda dinsel, felsefi ve diğer fikirlerin kaynağını açıklamayı da mümkün kılıyordu. Böylece tarihin bu doğru yorumlanışı, yani tarihsel materyalizm insanlık tarihini pırıl pırıl aydınlatmaya başladı. Marksizmin bilimsel ürünü olan tarihsel materyalizm, insanların varlığını bilinçlerinin belirlemediğini, tersine insanların bilincini onların varoluş koşullarının belirlediğini kanıtladı. Bu sayede sosyalist düşünce, birtakım dâhi kişilerin kurgusal ve ütopik yaklaşımlarının ürünü olmaktan kurtuldu. Ve komünist hareket de, tarih tarafından oluşturulan iki karşıt sınıfın, burjuvazi ile işçi sınıfının mücadelelerinin zorunlu bir sonucu olma düzeyine yükselebildi.
Engels’in belirttiği gibi, artık gerekli olan tek şey bu iki sınıf arasındaki ekonomik çatışmanın bilimsel çözümüydü ve bu sorun da yine Marx’ın katkısı sayesinde çözümlenebildi. Marx’ın geliştirdiği artı-değer teorisi, işçinin sömürülmesinin temelinde yatan nedeni ve sermaye birikiminin sırlarını parlak biçimde ifşa ediyordu. Kısaca değinmeye çalıştığımız bu gelişim sürecinden de anlaşılacağı üzere, Marksist düşüncenin doğumu devrimci eylemin ve devrimci düşüncenin devinimi içinde gerçekleşen diyalektik bir süreçtir. Marksist dünya görüşü, gerek doğa gerek toplum bilimleri alanında idealizme esaslı ve devrimci bir darbe indirmiş bulunmaktadır. Marksizmin temel hareket noktaları diyalektik ve materyalizmdir.
Marksizm, bilincin maddeyi değil, maddenin bilinci belirlediğini bilimsel açıdan karşı konulamaz bir doğrulukla kanıtlamıştır. Doğa bilimleri alanında olduğu gibi toplumsal bilim alanında da düşünce üretimi, fikirlerin, tezlerin, analizlerin konusunu oluşturan varlıktan ya da gerçek süreçten ve onun hareketinden bağımsız olamaz, olmamalıdır. İdealist felsefe pek çok vesileyle bunun tersini iddia etmiş olsa da işin doğrusu böyledir. Bilinç diye adlandırdığımız düşünce süreci de, aslında maddenin yani beynin ürünüdür. Ve düşünen beyin, canlı maddenin evriminin sonucudur. Düşünce dünyasına dair her şeyin –bilimden hukuka, sanattan politikaya ve ahlâk anlayışına dek– kaynağı gerçek hareket ve maddi dünyadır.
Marksist düşüncenin temellerinin atıldığı dönem, işçi sınıfının ve onun devrimci eyleminin gelişimi bakımından günümüze oranla erken bir dönemdi. Buna rağmen Marksizm daha doğuşundan itibaren, çağının tüm bilimsel ilerlemelerini devrimci düşünce potasında eriten üstün bir sentez gücüne sahip oldu. Bu sayede işçi sınıfının bu düşünsel eylem kılavuzu, toplumsal gelişim yasalarını kavrama ve gelişimin ana eğilimlerini kestirme kudretini içerdi. Sınıfın nesnel ve öznel açıdan yeterince olgunlaşmadığı bir tarihsel kesit boyunca, Marksizm düşünsel bakımdan hep nesnel durumun ve devrimci eylemin önünde koşuyormuş gibi göründü. Fakat kapitalizm olgunlaşıp işçi sınıfının devrimci hareketi de eylem alanında zenginleştikçe ve deney açısından çeşitlendikçe, son tahlilde düşüncenin ebesinin maddi dünya ve bu dünyadan kaynaklanan eylem olduğu gerçeği daha kolay kavranır duruma gelmiştir. Günümüzün gerçeği budur.
Marksizm dogmatizmin düşmanıdır
Eski Yunanlı düşünürlerin tartışmalarında birer diyalektik ustası olduklarına değinmiştik. Onların bu temelden yükselen diyalektik kavrayışları, tez, antitez ve sentez üçlemiyle sembolize olmaktaydı. Tartışmalar bir konuda ortaya bir tez atılmasıyla başlatılıyordu. Daha sonra bu fikir bir antitez ile yadsınmaya, çürütülmeye çalışılıyordu. Nihayetinde tartışılan konu çeşitli açılardan irdelenen bir tartışma sürecinden geçmiş oluyor ve böylece ortaya bir sentez çıkartılıyordu. Bu münazaralar, mutlaka bir fikir birliğine varılmasını hedeflemeyen ve asıl olarak tartışma sayesinde bilgi ve kavrayışı derinleştirmeye çalışan bir çeşit beyin jimnastiği gibiydi. Ancak tarihsel akış içinde felsefi düşünce ve mantık yasaları pek çok değişime uğradı.
Avrupa’nın Karanlık Çağı boyunca Kilisenin toplum üzerindeki hâkimiyeti yansısını idealist felsefenin ve skolastik anlayışın (dinsel açıdan kabul gören felsefi görüşlere dayanılması) egemenliğinde bulmuştu. Avrupa Ortaçağı, eski Yunanla, diyalektik ve materyalist düşünceyle tarihsel bağları kopartan bir dönemdi. Bilimin ilerleyişi Kilisenin zorba diktatörlüğü tarafından durdurulmuştu. Avrupa’da bilim ancak burjuva gelişimin yol açtığı Rönesans ve Aydınlanma hareketinin uyandırıcı gücüyle ve Kilisenin skolastik din anlayışına karşı reformcu başkaldırışla ilerleme yoluna konulabildi. Nihayet 19. yüzyıla gelindiğinde, diyalektik düşünceyi yeni biçimde canlandıran Hegel’le birlikte eski diyalektik aşıldı. Hegel, antik Yunan diyalektiğinin hatalı yönlerini eleştirdi ve diyalektik mantığı daha üst düzeye taşıyacak yeni yasaları formüle etti.
Hegel büyük bir diyalektik ustasıydı. Ama onun için insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarıydı. Gerçek dünya yalnızca “fikir”in dışsal ve görüngüsel biçimiydi. Kısacası, idealizmin gölgesinden kurtulamamış olan Hegel diyalektiği gerçek dünyayı “fikir”in yansıması olarak ele alıyordu. Diyalektiği bilimsel, yani materyalist yapıya kavuşturanlar Marx ve Engels oldu. Marksizmin ayakları üzerine oturttuğu materyalist diyalektik, “fikir”in maddi dünyanın insan aklındaki yansımasından ve böylece düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey olmadığını kanıtladı. Marx, kendi diyalektik yönteminin Hegelci diyalektik yöntemden yalnızca farklı olmakla kalmadığını, onun tam karşıtı olduğunu belirtmişti. Marksizm diyalektik düşünceyi idealist ayak bağlarından kurtardığı gibi, onu metafizik yöntemin uzantısı olan mutlaklıklardan ve durağanlıklardan da azat etti. Böylece diyalektiğin gelişimi de yine diyalektik bir sürecin ürünü oldu.
Diyalektik materyalizmin ortaya koyduğu üzere, uzay ve zaman içinde hareket maddenin varoluş biçimidir. Madde hiçbir zaman ve hiçbir yerde hareketsiz var olmamıştır ve olamaz da. Ancak burada maddenin hareketi ile kastedilen yalnızca mekanik hareket, yani basit bir yer değiştirme hareketi değildir. Hareket, ısı ve ışık, elektrik ve manyetik gerilim, kimyasal bileşim ve ayrışım, yaşam ve nihayet bilinç demektir. Fizik, biyoloji, kimya gibi doğa bilimleri alanında kaydedilen ilerlemeler, gerçek yaşamdaki hareketin mutlak ve sert karşıtlıklar, açık ve aşılmaz ayrım çizgileri temelinde gerçekleşmediğini kanıtlamıştır. Bu bilimsel gelişme, gerçekliğin görelilik temelinde kavranmasını sağlamıştır.
Doğada ve toplumda belirli koşullar altında gerçekleşen evrim neticesinde ulaşılan düzey, ondan evvelki koşullara kıyasla bir ilerlemeyi temsil edebilir. Ama bu mutlak değil göreli bir ilerlemedir. Zira yalnızca geçmişe oranla mukayese yapılması yeterli olmaz. Her varlık ve olgunun bir geçmişi bir de geleceği vardır. Geçmişe oranla ilerici sayılabilecek bir tarihsel adım, geleceğe oranla gericileşebilir. Çarpıcı bir örnek olarak, tarih içinde burjuva demokrasisinin tuttuğu yer hatırlanabilir. Burjuva demokrasisi geçmişin mutlakıyetçi yönetim biçimlerine göre ileri bir adım niteliği taşırken, işçi devriminin ürünü olacak işçi demokrasisine kıyasla gericidir. O halde toplumsal olguları verili tarihsel koşullardan kopartarak tek yönlü biçimde değerlendirmek tamamen yanlış olur. Örneğimizdeki burjuva demokrasisi bir yönüyle ilerici, diğer bir yönüyle gerici nitelik taşımaktadır. Gerçeklik işte bu şekilde geçmişe ve geleceğe kıyasla, değişen somut koşullara göre değişir. Gerçekliğin bu değişken karakterinden rahatsızlık duyup, sözde daha tatmin edici görünen köşeli doğrular arayanlar iyi bir diyalektikçi olamaz ve metafiziğin tuzağında çırpınırlar.
Bilimin kendisi ve ilerlemesi de diyalektik bir nitelik taşır. Örneğin kimyasal elementlerin atom ağırlıkları tablosunun bulunması, türlerin dönüşümüne ve evrimine ilişkin yasaların keşfedilmesi, bilimde geçmişe oranla gerçekleşen büyük atılımlardır. Darwin’in evrim teorisi, organik maddeler (yapısında karbon bileşimleri içeren maddeler) alanında niceliksel birikimlerin niteliksel farklılıklara dönüştüğünü kanıtlayarak diyalektiğe büyük katkı sağlamıştır. Keza Engels’in vurguladığı bir başka husus da çok önemlidir. Doğa bilimlerinde hareketin temel yasası olarak önce enerjinin sakınımı yasası bulunmuştur. Bu yasaya göre, hareketi (veya enerjiyi) yok etmek ve yaratmak olanaksızdır. Ne var ki daha sonraki buluşlar sayesinde, bunun hareketin ya da enerjinin yalnızca nicel yönden kavranması anlamına geldiği anlaşılmıştır. Enerjinin dönüşümü yasasının bulunmasıyla birlikte bu eski bilgi aşılmıştır. Bu gelinen noktada, evrendeki toplam enerjinin yaratılamayacağı ya da yok edilemeyeceğini ifade etmek yetmez. Daha da önemli olan, enerjinin bir durumdan bir başka duruma dönüşebileceğini bilmektir.
Bilimdeki ilerleme sayesinde diyalektik kavrayış da bir üst düzeye sıçratılabilmiş ve harekete veya enerjiye dair sürecin nitel yönü bilince çıkartılabilmiştir. Aslında tüm evren, madde ya da enerjinin sonsuz hareketidir. Bir hareketin sonlanması diğerini başlatır, enerji maddeye madde enerjiye dönüşür, madde bir halden diğer bir hale geçebilir, kimyasal enerji elektrik enerjisine dönüşebilir ve bu böyle devam eder gider. Bu bitmez tükenmez devinimin başı ya da sonu yoktur, o her şeydir, uzay ve zaman da kendisidir.
Teorik doğa bilimleri bu gibi önemli buluşlardan önce sınırlı ve metafizik bir nitelik taşıyordu. Zira hareket noktasını, uzlaşmaz ve çözülmez olarak tasavvur edilen karşıtlıklar, mutlak ayrım çizgileri ve deneysel olarak kanıtlanmamış önsel birtakım kategoriler oluşturuyordu. Toplumsal yaşamda olduğu gibi doğada da kuşkusuz karşıtlık ve ayrımlar mevcuttur, ama bunlar ancak görece bir geçerlilikle varolurlar. Doğadaki ayrım çizgilerine ve karşıtlıklara yüklenen mutlak değişmezlik aslında doğada mevcut değildir, doğayı kavramaya çalışan insan düşüncesinin yanlış bir ürünüdür.
Tüm yaşam (evren, varlık) zaman ve uzay içinde sonsuz yinelenen bir çevrimdir. Engels’in dediği gibi, ister güneş ya da bulutsu buhar olsun, ister bir bitki ya da hayvan cinsi olsun, ister kimyasal birleşme ya da ayrışma olsun, özünde geçici olan ve içinde hiçbir şeyin sonsuz olmadığı bir çevrimin unsurlarıdır. Bu çevrim, sonsuz olarak hareket eden, hareketini ve değişimini birtakım iç yasalara göre yapan maddenin sonlu biçimdeki varlığını içerir. Bu gerçeği kabul etmek doğanın diyalektik anlayışının özünü oluşturur. Evrim zinciri içinde bazı bitki ve hayvan türleri başkalaşım geçirir veya yok olur, yeni türler ortaya çıkar. Güneş de dahil tüm yıldızlar ve gezegenler doğar ve ölürler.
Doğa bilimleri alanında gerçekleşen gelişmeler, doğayı diyalektik düşünce yöntemi dışında kavrayabilmenin mümkün olamayacağını kanıtlar. Bilimsel düzeyde ilerleyen deneylerle ulaşılan sonuçlar bilimsel kavramlarda ifadesini bulur. Kavramlar doğayı yaratmaz, doğanın hareketi kavramlara can verir. Bu gerçekliğin kavranabilmesi, gözlem ve deneylerden elde edilen sınırlı bilgi ve kavramlara mutlak değerler atfedilmesinin yanlışlığını da gözler önüne sermektedir. Ulaşılan bilgi ve buradan türetilen kavramlar gerçekliğe yaklaşmaya çalışan göreli sonuçlardır. Bilimsel kavrayışın göreli doğruluğunun kabulü, düşünce alanında kaydedilen önemli bir devrimdir. Bilimsel düşünce üretimini idealizmin ve metafiziğin tutsaklığından kurtaran bu devrimin yarattığı olanaklar, Marksizmin kurucuları tarafından toplumsal hareket yasalarının ve insanın kavranması sürecine de başarıyla taşınmıştır.
İnsanın varlığı, düşüncesi, yaşam tarzı, bunların tümü de diyalektik bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. Bu gerçeklik hem biyolojik hem de toplumsal bakımdan geçerlidir. İnsan tek hücreli canlılardan memelilere doğru ilerleyen organik evrim sürecinde doğanın meydana getirdiği en karmaşık organizmadır. Diğer yandan insanın gelişimi tarihsel-toplumsal bir süreçtir. Doğayla binlerce yıllık mücadele içinde insanın atası maymundan farklılaşmış, dik yürümeyi becermiş, heceli sesler çıkartarak dil oluşturmuş, beyni gelişmiş, elini önce uzmanlaşmış bir alet gibi kullanırken daha sonra elleriyle yeni aletler üretmiş ve böylece bildiğimiz insan ortaya çıkmıştır. İnsan, bitkilerin ve hayvanların yerini değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda oturduğu yerin görünüşünü, iklimini değiştirerek doğaya damgasını vurmayı da başarmıştır. Elin üretici faaliyetine ve dilin oluşumuna bağlı olarak gelişen insan beyni, tarihin ilerleyişi içinde buhar makinesi gibi nice önemli icatlara imzasını atmıştır. Bu gelişim süreci içinde insan, aynı zamanda doğayı ve çevresini tüm karmaşık ilişkileri içinde kavrama çabasını da ilerletmiştir.
İnsan bilgisi sürekli bir değişim ve hareket halindedir. Basit gerçekleri veya gözle görülür anlık durumları bir yana bırakacak olursak, genelde bilimler alanında karmaşık gerçekliği mutlak anlamda doğru yansıtabilen bilgi yoktur. Gerçekliğe olabildiğince yaklaşmaya çalışan doğru bilgi vardır. Bilimsel bilginin üstünlüğü, somut koşullardaki değişimi kavramaya çalışmasıdır. Marksizm bize, bütün tanımların ve kavramların, tezlerin, açıklama ve değerlendirmelerin, kısacası bilginin mutlak olmadığını göreli bir değer taşıdığını öğretmiştir. Ama mutlak ile göreli arasındaki farklılık da diyalektik tarzda kavranmalıdır. Skolastik ve metafizik düşünce mutlaklığı savunmakla nasıl yanlış bir uca savruluyorsa, göreliliği mutlaklaştıran bilinemezci felsefe akımı da bir başka yanlış ucu temsil etmektedir. Bilinemezci felsefe, yüzeyde görünenler dışında öze değin hiçbir şeyi bilemeyeceğimizi iddia eder. Oysa göreli bilgimiz, bildiğimiz, bilebileceğimiz hususları içerir. Ve bu bilgi, hem bilinenleri sorgulamakta hem de bilinmeyenleri keşfetmekte bilimsel bir dayanak noktası oluşturur.
Yaşamın kendisini tüm zenginliği içinde kavrayabilme çabası, diyalektik düşünmeyi ve dogmatizmden uzak durmayı gerektirmektedir. İnceleme ve düşünme sürecinde ilerlememizi sağlayan bilimsel dayanak noktaları gerçekliğin ta kendisi değil, zihindeki yaklaşık ifadeleridirler. Bunların her zaman birtakım eksiklikler ve kusurlar içerebilecekleri unutulmamalıdır. Bilimin her dalında, tıpkı doğanın diyalektik hareketinde olduğu gibi, yeni bulgular eşliğinde eskiyi yadsıyan ve bu sayede bir üst basamağa sıçrayan sarmal bir hareketlilik vardır. Doğa bilimleri, var olan bilgiyle yetinmeme, gözlem ve deneyi geliştirme ve bunu başarabilmek için gerekli araçları zenginleştirme çabası sayesinde ilerleyebilmiştir.
Bilimsel kuşkuculuk, mevcut bilgiyi sorgulama ve yeni bilgilere ulaşma tutkusu toplum bilimi alanında da kesinlikle gereklidir. Üstelik organik doğada gözlemlenen süreçler nispeten benzer biçimde tekrarlanabilirken, toplum tarihinde incelenen olgular somut koşullardaki farklılıklara bağlı olarak sürekli değişen yönler içerirler. Bilim ve teknikteki her yeni keşif, ya da toplumsal yaşama dair her yeni bilgi kavrayışımızı ilerletir. Fakat diğer yandan da, üzerinde düşünülmesi ve yanıt bulunması gereken yeni soruları önümüze koyar. Marksizm dogmatizmin, yani değişen gerçeklik karşısında değişmez olduğu varsayılan açıklama ve formüllere saplanıp kalmanın düşmanıdır. Dogmatizme düşmemek için diyalektik düşünme yetisi kazanılmalıdır.
İdealizm ve materyalizm
Marx ve Engels, bilimin esasında doğanın ve toplumun tarihinden ibaret olduğunu vurguladılar. İnsanlar doğanın ve toplumun tarihi konusundaki bilgi yetersizlikleri nedeniyle, kendileri hakkında, ne oldukları ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip oldular. Toplumsal ilişkilerini, beyinlerinde insana ve tanrıya dair oluşmuş baş aşağı duran düşüncelere bağımlı olarak düzenlediler. Kendi beyinlerinin bu ürünleri, onları yaratan beyinlerini esir aldı. Düşünceyi ve tanrı fikrini yaratanlar, kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye vardılar.
Düşünce ile varlık arasındaki ilişki ve bu ilişkide hangisinin önde geldiği çağlar boyu felsefenin temel konusu oldu. İdealist felsefe düşünceyi varlığın önüne geçirdi. Bu felsefeye ya da bu dünya görüşüne göre evren ve dış dünya, düşünce bunları beyinde yarattığı için var oldular. Ünlü felsefeci Descartes’in “düşünüyorum, o halde varım” özdeyişi bu ters kavrayışı çarpıcı biçimde dile getirir. Oysa gerçeklik böyle değildir. Var olduğumuz için düşünürüz. Materyalist felsefe, evreni, dış dünyayı ve kendi varlığımızı bu doğru yaklaşım temelinde kavrar ve açıklar. Marksizm, doğanın ve toplumun, biz düşünsek de düşünmesek de var olduğunu ve düşüncemizin zaten bu varoluştan türediğini kanıtlayan bilimsel ve materyalist dünya görüşüdür.
Aslında düşünce denen şey, yaşamın insan beyninde doğru ya da yanlış yansımasıdır. Yaşam alanına gerekli bilgi donanımıyla ve geniş bir ufuktan bakan kişi, doğru düşünce yöntemi sayesinde gerçekliğin baş aşağı edilmemiş düşünsel yansımasını zihninde üretebilir. Bu sayede elde edilen bilgi gerçek yaşamdan türetilmiş sağlıklı bilgi olacaktır ve bu durum düşüncenin kaynağının gerçek yaşam süreci olduğunu ispat eder. En soyut görünen matematik alanında bile bilimsel olarak kanıtlanmış formüller, simgeler, sayısal ifadeler birtakım dâhilerin kafalarından öylesine fırlayıp çıkmış ürünler değildir. Bunlar gerçek yaşamdaki karmaşık bağıntıların matematik dilindeki karşılıklarıdır. Pek çok kişi bunun bilincinde olmasa da, sayılar ve geometrik biçimler, gerçek dünyada varolan nesnelerin, hareketin ve bunlar arasındaki çeşitli türden ilişkilerin ifadesidirler.
Ne var ki idealist felsefe gerçekleri ters yüz eder. Tarihin ve toplumsal yaşamın ve düşünce üretiminin idealist açıklamasında düşünce gerçek yaşamdan önde gelir. Buna göre en basitinden en karmaşığına kadar her tür düşünce, salt düşünen beynin ürünüdür. Ve düşünce yaşamın değil, yaşam düşüncenin yansımasıdır. Yaşamdaki nesneler, mutlak akıl bunları düşündüğü için varolmuşlardır. Bu yanlış kavrayışa göre, örneğin soyut düşünce tamamen kerameti kendinden menkul biçimde sayıları ya da geometrik şekilleri icat etmiştir. Gerçekliğin bu ters yüz edilmiş felsefesine göre, yaşamsal gereksinmelerin çeşitlenmesi bizzat insanın üretici faaliyetinden kaynaklanmamış da birtakım büyük düşünürler düşündüğü için böyle olmuştur.
İdealist anlayış gerçekliği böylece çarpıtıp düşünceye mutlak güç atfettiğinden, kendini doğa bilimlerinin belirleyiciliğinden de bağımsız kılmıştır. Bu nedenle, aslında kendi yaratısı olan bir düşünce dünyası içinde debelenip durmuştur. Çeşitli idealist düşünce okulları arasındaki tartışmalar dış dünyadan neredeyse tamamen kopuk bir içsel tartışma niteliği taşır. Dünyada önemli altüstlükler yaşanırken kiliselere kapanmış din bilginlerinin meleklerin cinsiyetini tartışmakta oldukları, idealist felsefenin gülünçlüğünü çarpıcı biçimde dile getiren bir örnektir. İdealizm, felsefenin ayaklarını yeryüzünden kopartarak adeta gölgelerden oluşan bir “gerçekler” âleminde saltanat sürmüştür.
Oysa materyalist anlayışın kanıtladığı gibi, düşünce, türettiği ilkeleri, kategorileri ve kavramları, kendi dışında varolan evrenden, dış dünyadan alır. Örneğin sermaye ve emek gibi iktisadi kategoriler, toplumsal üretim ilişkilerinin teorik ifadeleri ve varolan gerçekliğin düşünsel soyutlamalarıdırlar. Fikirler ve kategoriler, ifade ettikleri ilişkilerden bağımsız ebedi varoluşa sahip değillerdir. Bunlar tarihsel ve geçici ürünlerdir. Sermaye ve emek karşıtlığına dayanan üretim ilişkileri ortadan kalktığında, bu kategoriler de mevcut toplumsal yaşamı ifade etmek bakımından geçerliliklerini yitireceklerdir.
Materyalist düşüncenin gelişimi de başlı başına önemli bir konudur. Marx ve Engels, önemli Alman felsefecisi Feuerbach’ın da savunduğu eski materyalizmin eksikliklerini tespit etmişlerdi. Bu materyalizm kimya ve biyoloji gibi alanlarda sağlanan son gelişmeleri hesaba katmamıştı, dolayısıyla mekanik yanı ağır basıyordu. Hareketi basitçe mekanik yer değiştirme düzeyinde algılıyor ve evrendeki dönüşümü makinelerde olduğu gibi zorunlu bir nedensellik sürecine bağlıyordu. Özetle diyalektik değildi, metafizik görüşlerden kendini kurtaramamış ve tarihsel materyalizm düzeyine yükselememişti. Devrimci pratik eylemin rolünü kavrayamamıştı, dünyayı yalnızca yorumluyordu. Marx, Feurbach’ın felsefesini eleştirirken bu aksaklığı özellikle dile getirdi. Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardı, oysa sorun onu değiştirmekti.
Marx yalnızca dini düşüncelerin yansıttığı idealizmi değil, idealist felsefenin bilimsel kisvelere bürünen çeşitlemelerini de eleştirdi. Üniversite kürsülerine egemen olan ve akademik çevrelerde büyük otoriteler olarak kabul edilen kimi Avrupalı düşünürlerin savunduğu bilinemezciliği (agnostisizm) ve olguculuğu (pozitivizm) teşhir etti. Herkes için geçerli nesnel bilgi olabileceğini reddeden bilinemezcilik ve bilimciliği savunduğu halde aslında nesnel gerçekliği yadsıyan olguculuk, her zaman metafizikle uzlaşmaya, egemen düzene karşı çıkmamaya kapı açtı. Marx, bu tarz düşünce sistemlerinin idealizme verilmiş gerici ödünler olduğunu son derece parlak biçimde kanıtladı.
Modern materyalizm içsel özellikleriyle tamamen diyalektiktir ve diğer bilimlerin üstüne taht kurmuş bir felsefeye hiç de ihtiyacı yoktur. Kendi ekseninde dönüp duran ve dış dünyadan kopuk bir felsefenin, modern çağda insan düşüncesini ilerletmeye hiçbir faydası dokunmamıştır ve dokunamaz da. İnsanın yaşam koşullarını bilinçli biçimde düzenlemesi için, dünyada olup bitenleri kavramayı mümkün kılacak bilgilere, deneylere, doğa bilimlerine ihtiyacı vardır.
Burjuva bilimciler doğa bilimleri alanında materyalizmi ve diyalektiği benimsedikleri oranda yol alabildiler. Ne var ki sıra toplum bilimleri alanına geldiğinde, bu bilimcilerin tipik bir idealist gibi düşünüp tutum aldığını ortaya koyan sayısız örnek vardır. Fizik, kimya, astronomi ya da biyoloji alanında bilimi ilerletici büyük bilimsel buluşlara imza atıp, toplumsal yaşamda gerici fikirleri destekleyen kişileri bulup çıkarmak zor olmayacaktır. Hatta bizzat kendi bilim alanları dahilinde eklektik bir düşünsel yapıya sahip olan bilimcilerin sayısı da az değildir. Örneğin mekaniğin ve gök cisimlerinin hareket yasalarına bilimsel açıklamalar getiren büyük bilgin Isaac Newton, evrendeki hareketin tanrı tarafından verilen ilk itkiye bağlı olduğuna inanabilmişti. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, bir taraftan bilimsel görüşleriyle tanrıyı evrenden kovarken, diğer yandan bir yaratıcının olması gerektiği fikrine dört elle sarılan nice bilim insanı var. Böylesi örnekler kimi durumlarda kişilerin iç dünyasındaki yanılgılara bağlanıyor olsa da, genelde ve son tahlilde burjuva toplumda sınıfsal tutum alışla yakından ilintili bulunuyor.
Egemen sınıflar çağlar boyu emekçi kitlelerin uyanışını engellemek için gerçekleri çarpıttılar. Bu yüzden insanlar, kendileri, çevreleri ve ilişkileri hakkında hep yanlış fikirlere sahip oldular. Yine aynı nedenle, kendi yaratıcı ve dönüştürücü güçlerinin bilincine varamadılar. İdealist felsefe ve din, yaşamın gerçek anlamda devamını sağlayan üretici-yaratıcı kitlelerin, insan düşüncesinin ürünü olan hayali şeyler önünde secdeye varmasını sağladı. İdealist felsefe günümüzde de sömürülen kitlelerin bilincini çarpıtmak amacıyla, insanı yaratanın bizzat insanın üretici faaliyeti olduğunu yadsıyor. Bilimsel ve teknolojik devrimlerle övünen kapitalizm, beri yanda tüm yaşamın bir mutlak yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu fikrini hâlâ topluma empoze ediyor. Bilimsel düşüncenin ve bilimsel buluşların ilerlemesi sonucunda yaratıcı fikri toplumsal yaşamdan kovulduğu oranda, idealizm bu kez de çarpıtmalarını bilimsel ambalajlarla piyasaya sürüyor.
Sınıflı toplumların tarihinde hep görüldüğü üzere, toplumsal yozlaşma ve çürüme koşulları, doğaüstü güçlerden medet umma ve mistik fikirlere sarılma şeklinde seyreden kör inançları beslemektedir. Bilimsel ilerleme bakımından kat edilen mesafelere rağmen kapitalist düzen de bu kuralın dışında kalamamıştır. 20. yüzyılı bir yana bıraktık, yeni milenyuma giriş diye onca reklâmı yapılan 21. yüzyıl da beraberinde kapitalizmin derinleşen çürümesini ve toplumu uyutmak için baş vurulan eski hurafeleri getirdi. Canlı türlerin kökenini ve çeşitlenmesini açıklayan evrim teorisinin yıllar içinde bilim alanında elde edilen yeni verilerle büsbütün güçlenmesi karşısında, din çevrelerinin –Hıristiyan ya da Müslüman vb. fark etmez– “akıllı tasarım” gibi zırva teorilerden medet umması bu durumun çarpıcı bir örneğini sunuyor.
Diyalektik Materyalizm Üzerine /2
Elif Çağlı
Metafizik ve diyalektik
Metafizik kavramı eski Yunanda Aristoteles’in fizik bilimiyle ilgili kitaplarının dışında kalan felsefe incelemelerini tanımlamak üzere, “meta ta physika” (fizik ötesi) anlamında kullanılırdı. Ancak bu kavramın kapsamı zamanla genişledi ve kanıtlanmamış önsel kabullerden hareket eden düşünce tarzını anlatır hale geldi. Ortaçağın skolastik felsefecileri, algılanabilen fiziki dünyanın ötesinde tanrısal bir dünyanın var olduğunu düşünür ve metafizik sayesinde bu fizik ötesi dünyanın kavranılabileceğine inanırlardı. Uzun yıllar boyunca metafizikçiler, insani ya da tanrısal, her şeyi açıklayabilecek kesin ve değişmez tanımlamalar peşinde koştular.
Marksist terminolojide metafizik, gelişimin kaynağı olan iç çelişkilerin varlığını reddeden felsefi yaklaşımı ve buradan türeyen inceleme ve düşünce yöntemini anlatır. Metafizik, doğadaki varlıkların veya toplumsal olguların hareket ve değişim içinde oluşlarını ihmal eder. Onları durağan, birbirinden bağımsız, yalıtık şeyler olarak ele alıp inceler. Buna göre, diyelim olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dışlarlar, neden ve sonuç kesin biçimde birbirlerine karşı gelirler. Böylece farklı kategoriler düşüncede mutlaklaştırılmakta, gerçeklik yalnızca siyah ve beyaz gibi sert karşıtlıklara indirgenmektedir. Ara renkler ve geçişsel süreçler göz ardı edilmektedir. Metafizik yöntem gerçekliği çok yönlülüğü ve zenginliği içinde kavrayabilmekten uzaktır. Oysa yaşamın kendisi, karşıtların birbirinden yalıtık olmadığı, bir arada var olduğu, iç içe geçtiği, birbiriyle çatıştığı, bir şeyin bir diğerine dönüştüğü çok renkli ve çok yönlü hareketli bir süreçtir.
Çarpıcı bir örnek olması bakımından yaşam ve ölüm karşıtlığı ele alınabilir. Keskin tanımlamalarıyla metafizik yöntem, yaşayan ve ölmüş olan varlıkların birbirinden ayırt edilmesini sağlayabilir. Ama doğanın canlı akışı içinde gerçeklik hiç de bundan ibaret değildir. Yaşam ve ölüm adlı zıt kutuplar evrende her düzeyde bir arada var olur ve aralarında kıyasıya çekişirler. Yaşam ölüme meydan okuyan bir süreçken, ölüm de anlık bir olay olmayıp yaşamı yenilgiye uğratmaya çalışan bir süreçtir. Aslında her canlı, yaşam-ölüm diyalektiğini içinde taşır. İnsan dahil her organik varlık gözle görünmeyen bir yaşam-ölüm mücadelesi içinde yol alır. Somutlamak üzere belirtmek gerekirse, her an bedenimizde bazı hücreler eskir ve ölürler, fakat yanı sıra yeni hücreler doğar ve yaşarlar. Böylece yaşadığımız sürece bedenimizin maddesi yenilenir ve değişir.
Yaşam ve ölüm örneğinde görüldüğü üzere, zıt kutupların varlığı ve bu zıt kutuplar arasındaki gerilim madde ve hareketin içeriğidir. Tüm evren ve toplumsal yaşam, zıt kutupların birliği ve mücadelesi temelinde biçimlenir ve dönüşüme uğrar. Her türlü hareket ve değişim, zıtların karşılıklı etkileşimi ve mücadelesinden kaynaklanır. Evrenin kendisi tam anlamıyla diyalektik bir devinim sürecidir. Kısacası, her türlü varoluşun özü diyalektiktir ve bu özün şifresini çözebilmek de ancak diyalektik düşünce sayesinde olanaklı hale gelebilmiştir. Doğa bilimlerindeki büyük buluşlar metafizikçilerin boş iddialarını yerle bir etmiş, diyalektiğin zafer çanlarını çalmıştır. Bilim, bütün organik doğanın, bitkilerin, hayvanların ve insanın milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinin ürünü olduğunu kanıtlamıştır. Ve diyalektiğin önemi işte bu noktada belirginleşir. Zira diyalektik, doğanın, insan toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişme yasalarını inceleyen ve kavrayan bilimdir.
Eskiden metafiziğe saplanmış yerbilimciler, gezegenimizin kıtasal sistemini tanrı tarafından o şekilde yaratılmış durağan bir sistem olarak kavrayıp, o şekilde kavratmaya çalışıyorlardı. Oysa modern jeoloji bilimi, kıtaların doğduklarını ve öldüklerini, kaydıklarını, yer değiştirdiklerini ispatladı. Benzer biçimde, aslında dünyanın manyetik kutupları da uzun bir süreç içinde yer değiştirmektedir. Bilimsel araştırmalar, dünyamızın manyetik kuzey kutbunun yaklaşık yedi yüz bin yıl önce şu anki coğrafi güney kutbunun civarında bir yerlerde bulunduğunu ortaya koymaktadır. Yine bu araştırmalara göre, bu tür değişimler son 65 milyon yıl içinde iki yüz kereden fazla gerçekleşmiş bulunmaktadır.
Engels, doğanın diyalektiğin deneme tezgâhı olduğuna değinir. Modern doğa bilimleri doğanın deneme tezgâhına her gün artan malzeme sunmaktadır. Bilimsel buluşlar, doğada her şeyin metafizik değil ama diyalektik yasalara göre yürüdüğünü kanıtlamaktadır. Doğa kesintisiz bir var oluş ve yok oluş sarmalında, spiral basamaklarda ilerleyen sonsuz bir akış halindedir. Ve zaten diyalektik düşüncenin kendisi de, sonsuz hareketin doğru tarzda düşünen beyindeki yansımasından ibarettir. Hareketin sonsuzluk özelliğini kavramaya çalışan diyalektik açısından, o halde hiçbir şey kesin, mutlak ve değişmez değildir. Diyalektik yaklaşımın üstünlüğü, her şeydeki ve her şeyin içindeki geçici niteliği açıklayabilmesidir.
Karmaşık gerçekliği kabaca basite indirgemesi nedeniyle indirgemeci düşünce diye de adlandırılan metafiziğin temel kusuru, sonsuz hareketten oluşan varlığın hareketsiz izlenimleriyle yetinmesidir. Oysa diyalektik düşünce, Troçki’nin ifadesiyle, daha derin yaklaşımlar, düzeltmeler, somutlamalar aracılığıyla kavramlara bir içerik zenginliği ve esneklik kazandırır. Onları, yaşayan olgulara bir ölçüde daha yakın kılan bir lezzete kavuşturur. Diyalektik düşüncenin indirgemeci düşünceyle ilişkisi, hareketi canlandıran bir filmin hareketsiz bir fotoğrafla ilişkisine benzemektedir.
Metafizik ve diyalektik düşünce biçimi arasındaki ayrımın önemi, doğanın ve toplumsal yaşamın canlı akış içinde kavranmaya çalışılması noktasında belirgin hale gelir. Zira nesneleri durağan halde, cansız ve diğerlerinden yalıtık biçimde düşündüğümüzde, mevcut çelişkilerin ve hareketliliğin farkına varamayız. Örneğin bir toplu iğne ile bir mıknatısı kabaca dıştan incelediğimizde birbirine benzer ya da benzemez pek çok özellik keşfedebiliriz. Ama bu düşünce basamağında nihayetinde bir mıknatıs şu ya da bu özelliklere sahip bir mıknatıstır, toplu iğne alt tarafı bir toplu iğneden ibarettir. Bilim alanı dışında, insanların gündelik yaşamında söz konusu iki nesneyi bu şekilde kabaca algılamak ve bunların belirli işlere yarayan iki ayrı nesne olduğunu bilmek yeterli görünür. Bu açıdan bu kadarı da gerekli ve yararlı bir bilgidir. Ama bu gözlem sınırları içinde henüz olayların derinine inmiş değilizdir, incelememizi alışıldık metafizik düşünce biçimi ile yürütmekteyizdir.
Fakat mıknatıs ve toplu iğneyi karşılıklı hareketleri (örneğin mıknatıs toplu iğneyi kendine çeker) , ilişkinin neden olduğu içsel değişim (toplu iğnenin mıknatısın etki alanına girmesiyle atomlarının dizilişinde değişim olur) vb. noktasına kadar ilerleterek düşündüğümüzde diyalektiğin alanı içine gireriz. Bu alanda çelişkilerle yüz yüze gelmek ve “çelişkiye düşmek” kaçınılmazdır. Örneğin mıknatıs tarafından çekilen toplu iğnelerin, ona dokundukları anda birbirlerini itmeye başladıklarına tanık oluruz. Çünkü mıknatısa dokunan toplu iğnelerin her biri artık sıradan bir iğne değil, birer mıknatıstırlar! Daha önce her biri mıknatıs tarafından çekilen toplu iğneler, bu değişim nedeniyle artık birbirlerini itmeye başlamışlardır.
Diyalektik düşünce hareketin esasında bir çelişki olduğunu, fakat aynı zamanda da çelişkinin çözümünü kendinde içerdiğini kanıtlar. En basitinden mekanik yer değiştirme hareketinde bile, hareketin başlangıcı ile sonuçlanması arasındaki süreç bir çelişkinin ortaya çıkışını ve çözümünü içerir. Örneğin bir masayı odanın bir köşesinden diğer köşesine taşıdığımızda sürecin bütününü ifade etmek istersek, aynı cisim bir uzay ve zaman içinde belirli bir noktada hem var olmuş hem de olmamıştır. Ama mekanik hareketin kendisi çelişkiyi “şimdilik” çözmüş ve masaya odanın diğer köşesinde yeni bir konum kazandırmıştır.
Basit bir mekanik yer değiştirme hareketi bile özünde bir çelişki içeriyorsa, maddenin daha yüksek hareket biçimleri, organik yaşam ve gelişim haydi haydi ve daha üst düzeyde çelişkiler içerecektir. Yaşam ve ölüm karşıtlığı hatırlanacak olursa, organik yaşam zaten her an bazı hücrelerin ölmesi ve yenilerinin doğması (yani canlının her an hem kendisi olması hem de olmaması) şeklinde ilerleyen bir süreçtir. Bu nedenle canlılığın kendisi sürekli ortaya çıkan ve ancak çatışmalarla çözülen bir çelişkidir. Zaten herhangi bir canlı varlık açısından bu çelişkinin bitmesi, canlılığı var eden yaşam-ölüm çatışmasının ölüm lehine sonuçlanması anlamına gelmektedir. Ancak unutmamalı ki, bu ölüm başka canlılar açısından yaşamın başlangıcı ya da devamı olacak, yani çelişki ve hareket mutlak anlamda asla sona ermeyecektir.
Diyalektik çelişkinin bilimsel ifadelerini içeren alanlardan biri de matematiktir ve bu alandan da bir örnek verilebilir. Matematikle haşır neşir olmaya başladığımızda, doğal sayılar alanında işler nispeten kolay görünür. En temel aritmetik işlemlerinden toplama işlemini düşünelim. 1+1 “2” eder ve düz mantıkla bu sayı dizisini gücümüz yettiğince uzatmak mümkündür. Ne var ki, bir başka temel işleme, çıkarma işlemine başvurduğumuzda durum değişir. İlkokul çağındaki çocuklara “akılları karışmasın” diye küçük sayıdan büyük sayı çıkmaz denir. Ama aynı çocuklar birkaç yıl sonra, küçük sayıdan büyük sayının da çıkartılabileceği gerçeğini hazmetmek zorunda kalırlar. Bu çelişki, onlara yeni bir sayılar kümesi (negatif sayılar) tanıtılarak aşılır. Negatif sayıların varlığı bu tür bir çelişkiyi algılamamızı sağlar ama yepyeni çelişkilere de yol açar. Negatiflik kavramı şaşkın çocukların son şaşkınlığı olmayacaktır!
Neticede evren tüm parça ve parçacıklarıyla birlikte bir bütün olarak kendini sonsuz bir çelişkiler süreci halinde yeniden ve yeniden yaratır. O halde idealist felsefenin ve metafiziğin konusunu oluşturan şu meşhur “yaşamı başlatan ilâhi dış kuvvet” ya da hareketi oluşturan “ilk itiş” gibi kavrayışlar tamamen dayanaksızdır. Maddenin (veya enerjinin) kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan hareket ve bu hareketin sürekliliği ve dönüşümü dışında bir başlangıç ya da son yoktur.
Formel (biçimsel) mantık
Düşüncenin gelişim süreci içinde biçimsel mantık insanların gündelik yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken kimi bilgileri ve kıyaslama olanaklarını sağlamıştır. Biçimsel mantığın zaman içinde geliştirilmiş bazı yasaları vardır. Bu mantık yasalarının geliştirilmesinde Aristoteles’in rolü büyüktür. Fakat bu büyük bilgin yalnızca formel mantığın yasalarını ileri sürmemiş, aynı zamanda diyalektik konusuyla da ilgilenmiştir. Kıyas (mukayese) yöntemi, Aristoteles tarafından yasaları belirlenmiş olan ilk mantıksal tümdengelim sistemidir ve bir sonuç çıkarma yöntemidir. Bu mantık sistemine göre her kıyas iki öncül önerme ve bir sonuç önermesi olmak üzere üç önermeden oluşur. Bilinen bir örneği hatırlatalım. Diyelim iki öncül önerme sırasıyla şöyle olsun: 1) Bütün insanlar ölümlüdür. 2) Ali bir insandır. 3) Sonuç önermesi: “O halde Ali de ölümlüdür” şeklinde olacaktır.
Biçimsel mantığın en önemli yasası olan özdeşlik yasasına göre bir şey kendisine eşittir ve başka bir şey olamaz. İşte bu yaklaşım, biçimsel mantıkla diyalektik mantık arasındaki büyük farkın kavranabileceği hassas noktayı oluşturur. Biçimsel mantık açısından “A” “A”ya eşitken, diyalektik mantık eşit olduğu varsayılan bu iki “A”nın farklı olabileceği üzerinde odaklaşır. Örneğin aynı ağırlıkta olduğunu sandığımız bir kilo pirinç, kuru bir ortamda tarttığımızda başka, rutubetli ortamda tarttığımızda başka bir ağırlığı ifade edecektir.
Yaşam, biçimsel mantığın durağan kategorilerini ezip geçen karmaşık bir etkileşimler sistemidir. Bir bütünü oluşturan parçalar olarak, diyelim “A” ve “B”yi ayrı ayrı tanıma ihtiyacımız ne kadar gerçekse, bu parçaların aslında birbirleriyle sürekli ve karşılıklı ilişki içinde oldukları da o kadar gerçektir. Örneğin tıp bilimi vücudumuzdaki tüm organların tek tek yapısını, işlevini ve önemini bilmekle yetinemez. Zira bu organlar birbirleriyle etkileşim halindedirler. Hastalıkları teşhis edebilmek ve tedavi çaresi bulabilmek için bunların bütünsel bir sistem olarak nasıl çalıştıklarını, birinin bozukluğunun diğeri üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu bilmek gerekir. İnsan vücudu böylece parça ve bütün ilişkisinin önemini gözler önüne serer. Vücudumuzun işleyişi birbirinden yalıtık tek tek fonksiyonların basit bir toplamı değildir, diyalektik bir bütündür. Örneğin sinir sistemimizin işleyişi en gelişkin bir bilgisayarın işleyişinden çok daha karmaşıktır.
Biçimsel mantık kurallarının yetersizliğini vurguluyorsak da bunları tamamen bir kenara fırlatıp atamayız. Marksizm biçimsel mantığın yetersizliğini gözler önüne serer, ancak onu toptan reddetmez. Çünkü somut yaşamda bu kurallara da belirli bir düzeyde ihtiyaç duyarız. Matematik biçimsel mantık kurallarına dayanır. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme gibi temel işlemleri öğrenebilmek bu sayede mümkün olur. Ayrıca biçimsel mantık, kimya, biyoloji, mekanik bilgisinin gelişimine de temel oluşturmuş, ama bilim bu noktada durmamış ve diyalektik düşünce sayesinde inanılmaz mesafeler kat etmiştir.
Bilimsel ilerlemenin hem biçimsel mantığın hem de diyalektiğin yasalarından yararlandığı açıktır. Biçimsel mantık, farklı kategorileri kaydetmesi ve çeşitli düzeyde sınıflandırmalar yapması bakımından yarar sağlamıştır. 18. yüzyılda biyoloji alanında bitki ve hayvan türleri için gerçekleştirilen sınıflandırma, bitki ve hayvanların sistematik incelemesini ve farklı türlerin birbirleriyle karşılaştırılmasını mümkün kılmıştır. Fakat biçimsel mantık aynı zamanda da durağan ve değişmez biçimde algılanan bir sistem yaratmıştır. Buna göre bir kuş bir kuştur, bir memeli bir memelidir. Oysa doğada bu türler arasında nice geçiş halkaları bulunur. Varlıkları ve olguları dinamik biçimde, yüzeysel değil de derinlemesine kavramaya çalıştığımızda biçimsel mantık kurallarının yetersizliği ortaya çıkacaktır. Ve bu noktada imdada yetişecek olan diyalektik mantıktan başkası olamaz. Biçimsel mantık çelişkinin varlığından rahatsız olur ve dışlamaya çalışırken, diyalektik düşünce çelişkinin tüm varlığın özünü oluşturduğu gerçeğinin bilincindedir. Hareket ve değişim, yaşam ve gelişme kaynağını çelişkide bulur.
Düşünce üretiminde kullanılacak yöntem sorunu her zaman felsefenin önemli konusu olmuştur. Biçimsel mantık soyut düşünceyi hareket noktası olarak almış ve genelde tümdengelim yöntemine dayanmıştır. Biçimsel mantıkta soyuttan türetilen düşünce somutu açıklamak için kullanılır. Bu da bir şeyin ya da olgunun bilimsel deney ve gözlemin zenginliği içinde değil de, yalnızca soyut genellemelerden (öncüllerden) hareket ederek açıklanması demektir.
Doğru bir sonuca varabilmek için öncüllerin doğru olması gerektiğini, kuşkusuz biçimsel mantık da genelde kabul eder. Ama adından da anlaşılacağı gibi, bu mantık sisteminde biçim yani düşünce sürecine dayatılan kurallar önemlidir. Böylece katı biçim, zengin özü ezer. Biçimsel mantığın kategorileri, gerçekliğin durağan fotoğrafından türetilen soyutlamalarla, aslında son derece zengin ve hareketli bir niteliğe sahip somut gerçekliği açıklamaya çalışmaktadır. Bu çabanın bu içeriği nedeniyle, belli bir düzeyden sonra ne denli yetersiz kalacağı aşikârdır. Doğru görünen öncüllerden hareket edilmesi ve katı kurallara uyulması sayesinde ortaya çıkacak sonuç, biçimsel mantık açısından kesinlikle geçerli görünebilir. Ancak gerçekliğin değişken yönlerini hesaba katmayan genellemelere dayanılması halinde yanlış sonuçlara çıkmak işten bile değildir. Gündelik yaşam içinde insanların çoğu yanlış genellemelerle birtakım doğru sonuçlara vardıklarını sanırlar. Örneğin işçi sınıfının örgütsüz kesiminin sürüklendiği içler acısı duruma bakıp, “bu işçilerle hiçbir şey olmaz” genellemesiyle sınıftan tamamen umut kesilmesi sıkça karşılaşılan bir durumdur.
Kıyasçı muhakeme tarzı Ortaçağ Avrupa’sında egemen olduğu gibi, 17. yüzyıl Fransız felsefe geleneğinde de (örneğin Descartes) yaygın kabul görmüştür. Fakat biçimsel mantığın kurallarına dayanan bu tümdengelimci düşünce ekolünün yetersizlikleri, İngiltere’deki hummalı kapitalist gelişmenin gereklerine yanıt veremez hale gelmiştir. Böylece Anglo-Sakson dünyasında ampirizme (deneycilik) ve tümevarımcı muhakemeye önem verilmeye başlanmıştır. Ampirizm dine ve ortaçağ dogmatizmine karşı mücadelede olumlu bir rol oynamış, ama zamanla onun da tek yanlılığı ortaya çıkmıştır. Ampirizm, geniş kapsamlı teorik bütünlemeleri dışlayan aşırı parçacı yapısıyla materyalizmi yoksullaştıran bir özelliğe sahiptir. Materyalizm, ancak Marksizmin diyalektik yöntemiyle zenginleşmiş ve bilimsel derinliğe ulaşabilmiştir.
Diyalektik mantık
Evrendeki ve insanlığın evrimindeki hareket yasalarının gerçekliğe olabildiğince yaklaşan tarzda kavranabilmesi için, dinamik biçimde düşünmeye ihtiyaç olduğu son derece açıktır. Bu da ancak diyalektik mantık sayesinde mümkün olabilmektedir. Diyalektik mantık biçimsel mantığın kıyas gibi geçerli bazı kurallarını toptan yadsımasa bile, ondaki yetersiz yönleri eleştirmekte ve tamamen aşmaktadır. Böylece diyalektik, muhakeme ve inceleme sürecine arzulanan dinamizmi kazandıran etkin yöntem olarak yükseklere tırmanmaktadır.
İnsan zihni, sonsuzluk, enerji ve maddenin dönüşümü gibi soyut kavramları kolay hazmetmez ve gündelik yaşamın yansımaları olan somut ifadelerle düşünmenin rahatlığını arar. Ne var ki, soyut görünen karmaşık formüller ve kavramlar vasıtasıyla bilinmeyene ulaşmaya çalışmak, bilimin vazgeçilmez özelliğidir. Matematik, yaşamdaki ilişkilerin düşünce dünyasında kompleks ifade ve bağıntılarını üretmek bakımından soyutlamanın en çarpıcı biçimde uygulandığı bilim dalıdır. Burada soyutlama kavramı, metafiziğin yetersizliğini sergilerken değindiğimiz anlamda somut yaşamdan kopuk “soyut” kurallar türetmeyi değil, somutun zenginliğini kavramaya çalışan bilimsel yöntemin bir unsurunu ifade eder. Latince kökeni itibarıyla soyutlama sözcüğü, bir şey-“den almak” anlamına gelir. Geometrik biçimlerle ilgili kavramların ya da sayısal ifade ve formüllerin türetimi için, somutun çeşitliliği içinden soyutlanan (çıkartılıp alınan) bir özelliğin belirtilmesi, diğer yönlerin ise ihmal edilmesi gerekir.
Örneğin “2” sayısı iki ekmeğin sayısal ifadesi olabileceği gibi, pekâlâ iki işçiden ibaret bir çokluğa da denk düşebilir. Sayısal olarak “2” kavramı ile izah edilen niceliğin, iki ekmek mi ya da iki işçi mi olduğunun hiçbir önemi yoktur. Keza diyelim “silindir” diye adlandırılan bir geometrik biçimin bir ilaç tüpü mü yoksa bir su tankı mı olduğu da, silindir soyutlamasını yapmak ve bu şekle dair formülleri türetmek bakımından bir önem arz etmez. İşte bu örnekler birer düşünsel soyutlamadır. Ve yaşamdaki somut olgulardan elde edilen bu soyutlamalar, daha sonra yaşamın somutuna geri dönecek ve orada çok iş göreceklerdir. Nitekim toplumsal yaşamın ilerleyişi içinde insanın doğayla savaşımını ve yaşamını kolaylaştıran pek çok buluş ve icat bu sayede mümkün olabilmiş ve üretilebilmiştir.
Çeşitli düzeylerde soyutlamalar yapmak bilimsel araştırma yönteminin zorunlu bir unsurudur. Bilim, varlıkları ve olguları karmaşık hareket ve ilişkileri içinde kavrayabilmek için onlardan parçalar almaya, onları kesitlere bölerek incelemeye, kısacası soyutlama yapmaya ihtiyaç duyar. Örneğin bir kurbağanın bütünsel anatomisi hakkında fikir sahibi olabilmek için, önce kurbağanın çeşitli parçalarını incelemeye tâbi tutmak (bu parçaları tek tek bütünden çekip çıkartarak, yani soyutlayarak mikroskop altına yatırmak gibi) gereklidir.
İlk bakışta belki bir çelişki gibi görünebilir, ama bu soyutlamalar olmaksızın somutu zenginliği içinde kavramak olanaksızdır. Öte yandan, bütünden soyutlanmış bilgi kuşkusuz bütünün yalnızca belirli yönleri üzerinde odaklaşmış bilgidir, tek yanlıdır ve sınırlıdır. Somutun bütünlüğünün parçalanmasıyla elde edilen bu soyutlamalar sayesinde geliştirilen bilginin, daha sonra yine somuta ulaşarak bütünleştirilmesi gerekir. İşte ancak bu sayede, varlık ve olguların karmaşık iç bağıntılarıyla yaşamın ve hareketin zengin somut kavranışını elde edebiliriz. Ayrıca unutmamak gerekir ki, hakikat her zaman somuttur. Zengin, bütünsel, karmaşık olan ve daha yüksek basamaklarda yer alan soyut genellemeler değil, somut gerçekliktir.
Diyalektik yöntem, tümdengelim (bütünden parçaya, genelden özele, somuttan soyuta) ve tümevarım (parçadan bütüne, özelden genele, soyuttan somuta) süreçlerini bütünsel bir inceleme, muhakeme ve sonuçlandırma sürecinin bileşenleri olarak kullanır. Tümdengelim sürecinde bütünden parçalar ayrıştırılır, bir başka deyişle somutun genelinden bazı özel yönler çekilip çıkartılır. Böylece incelenen varlık ya da olgu analiz edilir, parçalar hakkında ayrıntılı bilgi toplanır. Bu sayede bütünün parçaları hakkında, önceki evreye oranla çok daha fazla bilgi elde edilir. Fakat şimdi de parçalara ilişkin bu bilgileri bir araya getirmemiz, yani bütünleştirmemiz gerekir. Bu tümevarım sürecidir ve düşüncemiz bu kez soyuttan somuta ilerler. Bilimsel inceleme ve bilimsel sonuçlara varma sürecindeki bütün bu faaliyetlerin anlamı, analizin sentezle, tümdengelim yönteminin tümevarım yöntemiyle birleştirilmesidir ve zaten diyalektik yöntemin özü de budur. Lenin’in sözleriyle, canlı algıdan soyut düşünceye ve buradan pratiğe: hakikati bilmeye, nesnel gerçekliği bilmeye giden diyalektik yol işte budur. Marx kendi inceleme ve sunuş yöntemini açıklarken bu önemli husus üzerinde durmuştur.
Devranın salt rastlantılarla mı, yoksa birtakım iç yasalarla mı dönüp durduğu hususu da felsefenin önemli bir tartışma konusu olmuştur. Aslında rastlantı ve yasa arasında da diyalektik bir ilişki vardır. Doğada ve tarihte rastlantılar kuşkusuz belirli bir rol oynarlar. Bilinen bir örnektir ama önemlidir. Ekim Devriminin başında Lenin gibi bir önder olmasaydı devrimci hareketin akışı değişebilirdi. Tarih, mutlaka Lenin gibi bir önderi çıkarmak üzere önceden kurgulanmış değildir.
Gelişim süreçlerini, her şeyin dış etkenlere kapalı ve değişmez bir iç yasa tarafından belirlendiği kısır bir döngü şeklinde algılamak, aslında tüm sonuçların önceden kesin biçimde kurgulanmış olduğunu iddia etmek anlamına gelir. Bu, doğanın ve tarihin kaderci bir açıklama tarzı olurdu ve çeşitli faktörlerin etkisiyle değişikliğe uğrayan gerçek hareketin niteliği ile bağdaşmazdı. Diyalektik kavrayış, rastlantının rolünü yadsımaz. Onun hareketi yolundan saptırabileceğini, yani yasayı belirli derece ve düzeyde değişikliğe uğratabileceğini kabul eder. Ama diğer yandan, ilk bakışta rastlantı gibi görünen olaylar zaman içinde tekrarlayan bir nitelik kazanabilirler. Bu gibi durumlarda, hareketin daha önceki yörüngesinden saptığı ve şimdi de kendini bu şekilde ortaya koymaya başladığı anlaşılır. Böylece tekrarlayan “rastlantılar” yeni yasaları geçerli kılarlar, ama yeni rastlantılar da tekrar bu yasaların işleyişini değişikliğe uğratabilirler.
Diyalektik gelişme, alt basamaklardan yukarı basamaklara doğru kıvrılarak ilerleyen sarmal bir nitelik taşır. Ancak hareketin biteviye aynı tempoda ve kesintisiz yukarı çıkan biçimde algılanması tamamen yanlış olacaktır. Zira diyalektik süreç, niceliğin niteliğe dönüştüğü sıçramalarla, süreklilik içinde kopuşlarla, çeşitli altüst oluşlarla, devrimlerle ilerler. Doğada ya da toplumda çeşitli eğilim ve kuvvetler çelişki ve çatışma içindedirler. Karşıt kutuplar mücadele içinde birlikte var olurlar. Diyalektik gelişme, geçmiş evreleri yadsıyarak farklı niteliğe ulaşan bir özelliğe sahiptir. Bu değindiğimiz hususlar, yani niceliğin niteliğe (ya da tersi) dönüşümü, karşıtların birliği ve mücadelesi ve yadsımanın yadsınması diyalektiğin üç temel yasasıdır. Diyalektik düşüncenin bu temel yasaları, ayrıca parça ve bütün, biçim ve içerik, sonlu ve sonsuz, çekme ve itme gibi önemli karşıtlıklar konusunu da aydınlatmakta ve bu zıt çiftlerin aralarındaki ilişkileri kavramayı mümkün kılmaktadır. Şurasını da belirtmek gerekir ki, diyalektiğin bu yasaları icat edilmemiş, doğanın ve insan toplumunun tarihinden çıkartılmışlardır.
Niceliğin niteliğe dönüşümü yasası
Diyalektik konusunda üzerinde durulması gereken birinci husus, hareketin ya da enerjinin dönüşümündeki yasaya ilişkindir. Enerjinin veya maddenin varoluş süreci, maddenin bir halden diğer bir hale dönüşümünü (örneğin katı halden sıvı hale veya sıvı halden gaz haline ya da bunların tersi) , yahut kimyasal enerjiden elektrik enerjisine, mekanik hareketten ısıya geçişi vb. içerir. Geçişsel süreçler nicel birikimlerin ürünü olan nitel sıçrama anlarına sahiptirler. Bir başka deyişle, evrendeki hareket her zaman tedrici (derece derece, yavaş yavaş) ve düzenli bir karakter arz etmez.
Diyalektik açıdan evrim süreci, yalnızca tedrici bir gelişim ve barışçıl bir ilerleme süreci anlamına gelmemektedir. Doğada ve tarihte uzun süren tedrici değişim süreçleri, ani patlamalarla ve beklenmeyen olaylarla (doğadaki depremler veya toplumdaki devrimler gibi) kesintiye uğrarlar. Nicelik birikimi bir noktadan sonra niteliksel dönüşümü tetikler. Değişen nitelik ise zamanla kendi niceliğini biriktirmeye koyulur. Diyalektikte bu durum niceliğin niteliğe (ya da tersi) dönüşümü yasası olarak adlandırılır. Böylece şu ya da bu gelişim süreci, nicel olarak değerlendirilebilen tedrici değişimlerin yanı sıra nitel olarak ayırt edilebilen sıçrama anlarını da kapsamaktadır.
Doğa bilimlerinden bir örnek vermek gerekirse, çok bilinen bir örneği hatırlayabiliriz. Suya ısı vermeye başladığımızda sıcaklığı artmaya ve buhara dönüşmekte olan miktar da artmaya başlar. Ancak bu buharlaşma henüz suya su demekten vazgeçmemizi gerektirecek bir düzeyde değildir. Kaptaki su hâlâ su olarak durmaktadır, onda belirgin bir değişiklik göremeyiz. Ancak suyun sıcaklığı 100 dereceye yaklaşmaya başladığında sudaki içsel hareket gözle görülür hale gelir, buharlaşmanın artık fark edilmemesi mümkün değildir. Ama 99 derecede henüz görmediğimiz bir şeyi 100 derecede görmeye başlarız. Su kaynamaya başlamıştır. Sıcaklıktaki bu niceliksel artış suyun niteliğinde de çok hızlı ve sıçramalı bir dönüşüme yol açmıştır. Su büyük bir hızla ve kütlesel biçimde buharlaşır. Nicel birikim sıçramalı bir şekilde niteliksel bir dönüşüme yol açmıştır, artık sıvı sudan değil gaz halindeki sudan yani buhardan bahsetmemiz gerekmektedir.
Doğada niceliğin niteliğe dönüşümü yasasını türlerin gelişimi bağlamında da izlemek mümkündür. İnsan ile maymunların ortak bir atadan evrilerek geldiği biliniyor. Maymunlar içerisinde insana en yakın tür olarak bilimciler şempanzeleri gösteriyorlar. Canlıların içerisinde insanın evrimi hiç kuşku yok ki muazzam bir sıçramayı ve köklü bir kopuşu temsil etmektedir. Ancak en yakın akrabası olan şempanze ile arasındaki niteliksel uçuruma rağmen, genetik yapılarının yüzde 96’sı aynıdır. Bir başka deyişle, bu denli büyük bir niteliksel farklılık, yüzde 4 gibi son derece küçük bir niceliksel farklılıktan kaynaklanmaktadır. Benzer bir durumu esasında tüm canlı türleri arasında da görmekteyiz. Demek ki, son derece küçük niceliksel farklar ya da niceliksel dönüşümler, büyük niteliksel farklılıklara yol açabilmektedir.
Doğadaki gelişim süreçlerinde niceliksel birikimler nihayetinde niteliksel değişiklikler yaratırlar. Marksizm insan toplumunun yaşamında da diyalektik sürecin yasalarının işlemekte olduğunu açıklamıştır. İnsanların yaşam koşullarını üretme tarzı da, tedrici değişim süreçlerinin yanı sıra kopuşları ve ani sıçrama dönemeçlerini içermektedir. Örneğin feodal toplumun içinde önce tedrici gelişimlerle ilerleyen burjuva üretim ilişkileri, neticede eski feodal kabukla bağdaşmamış ve köklü niteliksel değişimler burjuva devrimlerle gelmiştir.
Toplumsal alandan diğer bir örnek Marx’ın Kapital’de değindiği elbirliği olgusunun öneminden hareketle verilebilir. Marx kapitalist üretim sürecinin özelliğini pek çok açıdan analiz ettiği gibi, söz konusu olgunun anlamını da açıklığa kavuşturmuştur. Birçok bireyin elbirliği, yani birçok gücün birleşmiş bir güç durumunda kaynaşması, kendini oluşturan güçler toplamından niteliksel olarak farklı ve üstün yeni bir güç demektir.
Aslında insan toplumunun binlerce yıllık yaşam deneyinden süzülmüş kimi atasözleri, insanlar bunun bilincinde olmasalar bile diyalektiğin bazı yasalarını ifşa etmektedir. Hepimiz şu atasözünü biliriz: Bir elin nesi var, iki elin sesi var! İşçi sınıfı örgütlenmeye koyulduğunda, güçlerini birleştiren iki işçinin artık o tek tek işçilerden niteliksel olarak farklı yeni bir güç oluşturacağı açıktır. İşin gerçeğinde diyalektik hayatın o denli içindedir ki, ufak ufak birikimlerin büyük değişimleri doğuracağı hemen herkes tarafından doğal şekilde bilinir. Örneğin, “damlaya damlaya göl olur” atasözünün (kapitalistler bu gibi atasözlerini her zaman yalnızca paraya tahvil etmeye meraklı olsalar da) illâ geçmiş zamanların küçük kumbaralarını hatırlatması gerekmez. Doğada o su damlaları nice gölleri oluşturabileceği gibi devasa kayaların altını oymakta, yeryüzü şekillerini değiştirmektedir.
Toplumsal yaşamın diyalektik materyalist analizi yalnızca geçmiş tarihi anlamamızı değil, gelecekte olabilecekler konusunda da bilinçli kestirimlerde bulunabilmemizi olanaklı kılmaktadır. Bilindiği üzere, işçi hareketinde duraklama ve gerileme dönemlerinin yaşanması doğaldır. Böylesi dönemlerde işçi kitleleri, bozuk düzenin aynen akıp gideceği ve hiçbir şeyin değişmeyeceği düşüncesiyle umutsuzluğa kapılırlar. Devrim fikrine pek itibar edilmez, örgütlü devrimci mücadeleden kaçış eğilimi ağır basar. Oysa yüzeydeki durgun görünümün altında bu döneme son verecek bir birikim ve mayalanma içten içe oluşur. Kapitalist düzenin yarattığı ağır sömürü, baskı, yoksulluk ve işsizlik koşulları kitleleri bir anda devrimci kılmasa da, işçilerin bilincinde izler bırakır.
Başlangıçta küçük görünen izler büyür ve derinleşir. Zamanla devrimci propaganda ve örgütlenme çağrılarına kulak kabartan işçilerin sayısı artar. Bu adeta kimyasal bir yapı içinde enerjinin birikimi süreci gibidir ve Troçki tarafından da “devrimin moleküler süreci” olarak adlandırılmıştır. Süreç içinde oluşan birikimler kendilerini ani sıçrama ve patlamalarla ortaya koyarlar. Her şey eninde sonunda karşıtına dönüşür. Aynı şekilde, uzun bir süre boyunca kendilerinden umut kesilen işçi-emekçi kitleler de devrimci sıçramalarla durgunluk dönemlerine son verirler. Değindiğimiz süreçler kuşkusuz yalnızca nesnel faktörlerin etkisi altında biçimlenmemektedir. Her alanda nesnel ve öznel faktörler arasında karşılıklı etkileşim olması da diyalektiğin yasasıdır. Öznel faktör yani işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi, sürecin nesnelliğini etkileyen ve süreci hızlandıran ya da yavaşlatan bir etkendir.
Karşıtların birliği ve mücadelesi
Doğadaki varlıkların ya da toplumsal olguların dış görünüşlerindeki durağanlıkla yetinmeyip, onları dikkatli bir incelemeden geçirdiğimizde ve içsel hareket yasalarını kavramaya çalıştığımızda, hareketi var edenin karşıtlıklar olduğunu görürüz. Bir bütünün çelişkili parçalarının kavranması diyalektiğin özünü oluşturur. Yaşamı ve hareketi yaratan, karşıtlar arasındaki gerilimdir. Doğada olduğu kadar insan yaşamını ilgilendiren hemen her alanda da her şey karşıt çiftler halinde bulunur. Yoksul olmazsa zengin olmaz. Güzel, çirkin kavramıyla ifade edilene göre bir anlam taşır, iyi varsa kötü de vardır. İnsanın iç dünyası da diyalektiğin yasalarına göre biçimlenir. Benimsenen toplumsal değer yargılarına göre iyi kabul edilen yönlerle, kötü kabul edilen yönler birlikte ve mücadele halindedirler.
Hareketin sürekliliği içinde doğada zıt kutuplar yer değiştirebilirler. Örneğin yumurtanın tavuktan ve tavuğun yumurtadan çıkması misali, neden sonuç ve sonuç neden olabilir. Doğanın diyalektik sonsuzluğu içinde, mutlak bir başlangıç ve son aramak beyhudedir. Zira aslolan, neden ve sonuçların sürekli yer değiştirmesidir; başlangıç addedilen şeylerin bir başka açıdan son, son zannedilen şeylerin ise diğer bir bakımdan başlangıç olmasıdır. Yumurta açısından tavuk başlangıçtır, tavuk olmadan yumurta olmaz. Oysa tavuk açısından yumurta başlangıçtır ve bu böyle akar gider.
Bir molekülü oluşturan atomların yapısı da maddenin özünde çelişkinin yattığını gözler önüne serer. Atomlar kendi içlerinde artı ve eksi elektrikle yüklü parçacıkları içermekte ve bu çelişkili birliktelik gözle görülmeyen sürekli bir hareketin kaynağı olmaktadır. Doğa, karşıt eğilimlerin bir arada varolma dinamiğini sergiler. Pozitif negatifle, kuzey kutbu güney kutbuyla, itme kuvveti çekme kuvvetiyle, dişi erkekle birlikte vardır. Zaten atomun varlığı da karşıt özelliklere ve elektrik yüklerine sahip parçacıkların birliği demektir. Hatta insan bile, birbirleriyle muazzam derecede etkileşen ve böylece bütünsel bir sistem oluşturan küçük tanecikli artı ve eksi parçaların birliğidir.
Manyetik güç ancak kuzey ve güney kutbu gibi zıt kuvvetlerin aynı sistem içinde bütünleşmesi sayesinde oluşur. Gündelik yaşamda hepimizin kullandığı basit bir pil ancak artı ve eksi kutupların varlığı ve bu karşıtlığın yarattığı gerilim sayesinde işlev görür. O halde bir çelişkinin olumlu ve olumsuz iki kutbu birbirlerine karşıt oldukları kadar ayrılmazdırlar. Toplumsal yaşamdan örnek vermek gerekirse, kapitalizmde proletaryasız burjuvazi ve burjuvazisiz proletarya olamaz. Doğadaki ve toplumsal yaşamdaki gelişme, temelde karşıtların mücadelesine dayanır. Nasıl ki vaktiyle Avrupa’da ekonomik yaşamı ilerleten temel faktör burjuvazinin feodaliteye karşı mücadelesi olmuşsa, kapitalizme karşı işçi sınıfının yürüttüğü devrimci mücadele de günümüzde toplumsal gelişmenin ilerletici gücüdür.
Kapitalist toplum işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki karşıtlığa dayanmakta ve bu temelde yol almaktadır. Kapitalist üretim tarzı bu iki karşıt sınıfın birlikte varoluşuna dayanmaktadır. Ama bu birlikte varoluş, aslında mücadele içindeki bir birlikteliktir. Açıktır ki, kapitalist üretim tarzının yarattığı toplumsal sorunlar işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini kaçınılmaz kılmaktadır. Sermaye birikimi ve ücretli emeğin sömürüsü arasındaki ilişki nedeniyle, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki çelişki kesinlikle uzlaşmaz (antagonistik) bir çelişkidir. Çünkü sermaye birikimi, ancak işçi sınıfının ürettiğinden çalınan artı-değer sayesinde gerçekleşmektedir. Kapitalistin daha fazla refaha ermesi, işçinin daha fazla sömürülmesi ve yoksullaşması anlamına gelmektedir. İşçi sınıfı kapitalizm altında hem maddi yaşam koşulları bakımından ve hem de kendi emeğine yabancılaşarak manen yoksullaşmaktadır.
Marx bir başka yabancılaşma konusundan, dinden örnek vererek bu konuya değinmiştir. İnsan Tanrı’ya kendisinden ne kadar çok şey hasrederse, kendisine o kadar az şey kalmaktadır. Tıpkı bunun gibi, işçi kendisini iş sürecinde ne kadar çok harcarsa, kendisinin yarattığı nesneler dünyası karşısına o denli güçlü şekilde dikilmektedir. Böylece işçi kendi üretici faaliyetine ve bu faaliyetinin ürününe o denli yabancılaşmakta ve dolayısıyla iç yaşamında o denli yoksullaşmaktadır. İşçiyi bu durumdan kurtaracak olan, kapitalist düzene karşı yürüteceği örgütlü devrimci mücadele olabilir Diyalektik Materyalizm Üzerine /3
Elif Çağlı
25 Mart 2007
Yadsımanın yadsınması yasası
Diyalektiğin diğer bir yasası ise yadsımanın yadsınması yasası olarak adlandırılır. Ancak en başta belirtelim ki, bir şeyi diyalektik manada yadsımak o şeyi ondan birtakım miraslar almaksızın tamamen yok etmek anlamına gelmez. Yadsıma kavramı diyalektikte, bir varlık ya da toplumsal olgunun eski koşullara göre oluşmuş durumunu, değişen koşullar çerçevesinde olumsuzlayarak aşmak demektir. Zira doğada ve toplumda hareket ve gelişmenin yasası böyledir. Daha önce var olan öncüller olmadan, hiçbir şey birdenbire ortaya çıkmaz. Diğer yandan, gelişmenin seyri içinde doğada herhangi bir varlığın herhangi bir hali veya herhangi bir toplumsal ilişki düzeyi yadsınır, aşılır. Ancak daha sonra, eskiyi yadsımış olan bu hal veya düzey de aşılacak ve böylece yadsıyan da yadsınacaktır.
Örneğin toprağa düşen bir buğday tohumu elverişli koşullara sahip olduğunda filizlenerek yeni bir buğday başağına dönüşür. Tohum, olgunlaşarak yaşlanan bitkinin yadsınmasıdır. Fakat genç bitkinin yeşermesiyle bu tohum da yadsınmış olur. Ne var ki yaşamın dönüşümü bu noktada da durmayacaktır. Bir gün bu genç bitki de yaşlanacak ve vereceği tohumların filizlenmesiyle o da aşılıp geçilecektir. Bu yasayı kavramayan ya da kabul etmeye yanaşmayan biri, bu buğday tohumunu ayağının altında ezerek onu mutlak anlamda ortadan kaldıracağını iddia edebilir. Ama doğada ve toplumda işler bu kadar basit yürümez ve diyalektiğin söz konusu yasasıyla anlatılmak istenen de zaten bu değildir. Yadsımanın yadsınması yasası, böyle ayak altında ezilip giden tohum taneleriyle ilgilenmez. Yeşermeye devam eden milyarlarca tohum tanesinin ve bunlarla devam edecek yaşamın gelişme sürecinin özelliğini anlatmaya çalışır.
Metafizikçiler diyalektiğe saldırmak için yadsımanın anlamını, yadsınan şeyi öldürmek, onu yok etmek şeklinde saptırmak isterler. Zira çelişkiyi kabul etmeyen metafizikçi için yadsımak demek, yadsınan şeyin son bulması demektir. Oysa doğa ve yaşam bu tür bir mutlaklık temelinde ilerlememektedir. Canlı yaşamın sürekliliğinde herhangi bir yadsıma ile süreç son bulmamakta, yadsıyan da günün birinde yadsınmakta ve böylece hareket, dönüşüm ve gelişim devam etmektedir. Ayrıca, doğada ve toplumsal yaşamda süreçler kısır bir döngü içindeymiş gibi kendilerini aynen tekrarlamazlar. Gelişim süreçleri, birbiri ardı sıra gelen çelişkilerle yol alan açık uçlu spirallere benzerler. Diyalektiğin üçüncü yasası, işte gelişim süreçlerinin bu özelliğini ifade eder. Diyalektik harekette, basitten karmaşığa ve hareketin alt biçimlerinden daha üst biçimlerine yükseliş söz konusudur.
Yukarda verdiğimiz buğday tohumu örneğinde olduğu gibi, toplumsal yaşamın ve düşüncenin gelişim süreci de yadsımanın yadsınması kuralı temelinde yol alır. Hatırlanacak olursa, geçmişin sınıfsız toplumu, onun içinden çıkan sınıflı toplumlar tarafından yadsınmıştır. Ama kapitalizme son verecek olan işçi devrimi sayesinde toplum komünizme ilerlediğinde, bu kez de sınıflı toplumlar gerçeği yadsınmış olacaktır. Böylece yadsımanın yadsınması ile, ilkel sınıfsız toplumdan gelişkin sınıfsız topluma ilerleyiş söz konusudur.
Mülkiyetin tarih içindeki değişimi diyalektiğin bu yasasının işleyişini somutlar. Örneğin ilkel komünal toplumun çözülüşü, çeşitli Avrupa ülkelerinde kendi üretim araçlarının sahibi olan küçük üreticileri de yaratmıştı. Bu bireysel özel mülkiyet, ilkel komünal toplumdaki ortak mülkiyetin yadsınmasıydı. Fakat tarihin ilerleyişi içinde ortaya çıkan kapitalist mülk edinme biçimiyle, bu kez de, kişisel emeğe dayanan bu bireysel özel mülkiyet biçimi yadsınacaktı. Kapitalist gelişme küçük üreticileri yıkıma sürükler ve onların küçük özel mülkleri büyük kapitalist özel mülkiyet tarafından yutulur. Büyük ölçekli üretime dayanan ve sermayenin merkezileşmesinin ifadesi olan kapitalist özel mülkiyet, küçük mülk sahibinin emeğine dayanan kişisel özel mülkiyeti ortadan kaldırır. Ama tarihsel devinim bu noktada da durmaz, çünkü bu kez de kapitalist özel mülkiyet kendini yadsıyacak maddi koşulları geliştirmeye koyulur.
Kapitalist üretim biçimi üretim araçlarını merkezileştirir, emeği toplumsallaştırır. Bunun neticesinde, üretici güçlerin gelişme düzeyi üretim araçlarının özel mülk edinilmesiyle çelişir. Kapitalist özel mülkiyet üretici güçlerin gelişimini engelleyen bir ayak bağına dönüşür. Marx’ın deyişiyle, şimdi mülksüzleştirilecek olan artık kendi hesabına çalışan küçük üretici değil, birçok işçiyi sömüren kapitalisttir. Vaktiyle küçük üreticileri mülksüzleştirerek büyük kapitalist olanların mülksüzleştirilmesinin zamanı gelmiştir. Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalmaya başlar ve mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler. İşçi sınıfının tarihsel eylemi sayesinde üretim araçları toplum tarafından ortaklaşa mülk edinilir. Yadsımanın yadsınması ile ilerleyen bu süreç sonucunda insan toplumu yeniden ortaklaşa mülkiyet koşullarına kavuşmuş olur. Ama bu ortaklaşmacılık, ilkel komünal toplumdaki düzeyi fersah fersah aşan üstün bir tarihsel basamaktır. Kısacası incelenen örnek her ne olursa olsun, daha öncekini yadsımış olanın yadsınması başlangıç noktasına geri dönüş anlamına gelmemektedir. Gelişme süreçlerini spiral bir merdivene benzetecek olursak, bu sayede bir üst basamağa erişilmektedir.
Yadsımanın yadsınması konusunda bir başka örnek, bizzat düşüncenin gelişimi alanından verilebilir. Engels’in Anti-Dühring’de belirttiği üzere, antik Yunan felsefesi ilkel bir materyalizme dayanmış ve düşünce ile madde arasındaki ilişkiyi açığa çıkartmakta yetersiz kalmıştır. İlerleyen zaman içinde varlıkları ve olguları daha derinden kavrama çabası, bu kez maddeden ayrı bir ruhun olduğu yolundaki idealist öğretiye can vermiştir. İdealist düşünce tarzı, ruhun ölümsüzlüğünün savunusuna ve nihayetinde de tektanrılı din anlayışının ortaya çıkmasına götürmüştür. Böylece ilkçağ materyalizmi, idealist felsefe tarafından yadsınmış, aşılmış olmaktadır. Fakat daha sonraki bilimsel buluşların sonucu olarak, bu kez de idealizm artık savunulamaz bir duruma gelmiş ve o da modern materyalizm tarafından yadsınmıştır. Örneğimizde somutlanan yadsımanın yadsınması ile biçimlenen modern materyalizm, basitçe eski materyalizme dönüş değildir. Felsefe ve doğa bilimlerinin iki bin yıllık evriminin ürünü olan birikimin kavranması ve içselleştirilmesidir. Engels’in deyişiyle, zaten bu artık bir felsefe değil ama gerçek bilimler içinde yararlılığını gösterecek ve kullanılacak yalın bir dünya görüşüdür.
Tarihin diyalektik materyalist kavranışı
İdealist tarih anlayışı, sınıflara bölünmüş toplumlarda tarihi biçimlendiren temel faktörün sınıf mücadeleleri olduğunu görmezden geliyordu. Bu “tarih” yazımında, savaşların nedenleri olarak farklı sınıf çıkarları arasındaki çatışmaların incelenmesini bulmak mümkün değildi. İnsan topluluklarının maddi yaşamlarını üretme tarzı ve buradan kaynaklanan ekonomik ilişkiler, idealist tarihçi ve ideologlara hep “uygarlık tarihi”nin ikincil unsurları, ihmal edilebilir faktörler olarak görünüyordu ya da onlar böyle göstermeye çalıştılar.
Örneğin eskiden Hintliler ve Mısırlılarda üretici güçler düzeyinin belirlediği işbölümünün ilkel biçimi, devlet ve din düzeyinde bir kastlar rejiminin doğmasına neden olmuştu. Ne var ki idealist tarih anlayışı, kastlar rejiminin bu ilkel toplumsal biçimi doğuran güç olduğunu iddia etti. Gerçeklik işte böyle ters yüz edilmişti. Fakat bilimsel düşüncenin ilerleyişine paralel olarak, Marksizm tarafından geliştirilen materyalist tarih anlayışı sayesinde gerçeklik ayakları üzerine dikildi. Ve böylece idealizm son sığınağından da, tarih anlayışından da kovulmuş oldu.
Tarihsel materyalizm, toplumsal bilinci belirleyenin toplumsal varlık koşulları olduğunu gözler önüne serer. Doğa bilimleri doğanın tarihi ile ilgilenirken, tarihsel materyalizmin konusunu insanların tarihi oluşturur. Marx’ın geliştirdiği materyalist tarih anlayışı tarihe dayatılan bir model değildir. Bu bilimsel dünya görüşü, toplumun ve toplumsal gelişmenin yasalarının dikkatli ve derinlemesine incelenmesinin eşsiz bir meyvesidir.
Tarihsel materyalizm, idealist tarih anlayışında olduğu gibi birtakım keyfi önermeler ve dogmalardan hareket etmez. Onun hareket noktası gerçek bireyler ve onların maddi yaşam koşullarıdır. Tüm insan tarihinin ilk ve nesnel öncülü, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Bu bireylerin kendi geçim araçlarını üretmeye başlamaları onların ilk tarihsel eylemidir. Bu tarihsel eylem, ilkel insan topluluklarının kendilerini hayvanlardan ayırt etmesini mümkün kılmıştır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirlerken, bunun uzantısı olarak kendi maddi yaşam tarzlarını da üretmeye başlamışlardır.
Bununla kastedilen, bireylerin kendi fiziki varlıklarını yeniden üretmeleri değildir; bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde toplumsal bir yaşam tarzı üretmeleridir. Tarihte insan toplulukları yaşamlarını sürdürmek için, değişen ihtiyaç ve koşullara bağlı olarak değişik yaşam tarzları üretmişlerdir. İlkel komünal, asyatik, köleci, feodal ve kapitalist üretim tarzları şeklinde çeşitlenen bu farklı yaşam tarzları, insanların neler ürettiklerine bağlı olduğu kadar bunları nasıl ürettiklerine de bağlıdır. O halde tarih içinde insan topluluklarının varlık koşulları, üretimin maddi koşullarına bağlıdır. İnsanlık tarihi, insan nüfusunun çoğalmasına da koşut olarak bireylerin arasında gelişen ilişki ve işbölümünün tarihidir. Bu tarih veya toplumsal ilişkilerin biçimi, esasen üretim sürecinin niteliği tarafından belirlenir.
Bir ulusun üretiminin gelişim düzeyi, diğer bazı iç ve dış faktörlerin yanı sıra, o ulusun diğer uluslarla ilişkilerini ve bizzat o ulusun kendi iç yapısını belirleyen esas etkendir. Üretimin gelişme düzeyi ise, üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyinden, en açık şekilde de işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır. Örneğin kır ile kentin ayrışma derecesi, o toplumun bir tarım toplumu mu yoksa bir kent toplumu mu ya da bir sanayi toplumu mu olduğunu gözler önüne serer. İşbölümünün gelişmesinin farklı aşamaları, farklı mülkiyet biçimlerine denk düşer. Örneğin asyatik tarım komünlerinin tarımsal üretimine dayanan despotik Doğu toplumlarında toprakta özel mülkiyet yokken, kent medeniyetine ve zengin ticari ilişkilere dayanan köleci Roma İmparatorluğu’nda özel mülkiyet gelişmiştir. Ayrıca işbölümünün her yeni evresi, üretici faaliyetin konusu, üretim araçları ve üretilen ürünlerin niteliği ile birlikte bireylerin kendi aralarındaki toplumsal ilişkileri de koşullandırır.
Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı Önsöz’de, tarihin materyalist anlayışına dair vardığı sonucu özetler. Buna göre, insanlar varlıklarının toplumsal üretiminde kendi aralarında kendi iradelerine bağlı olmayan bazı zorunlu ilişkiler kurmaktadırlar. Üretim ilişkileri olarak adlandırılan bu ilişkiler, o insan topluluğunun maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül etmektedir. Söz konusu üretim ilişkileri, toplumun iktisadi yapısının niteliğini de belirler. Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin bütünlüğünden oluşan üretim tarzı yani iktisadi altyapı, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapıyı biçimlendirir. Başka bir ifadeyle, bireyler arasında varolan üretim ilişkileri kendilerini zorunlu olarak siyasal ve hukuki ilişkiler olarak da ifade etmek durumundadırlar.
Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini de koşullandırır. İnsanların toplumsal varlık koşullarını belirleyen faktör bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen toplumsal varlık koşullarıdır. Basite indirgeyerek ifade edecek olursak, hangi toplumsal koşullar içinde yaşar ve kendini öyle var edersen öyle de düşünürsün. Ancak asla unutmamak gerekir ki, Marksizm mekanik bir ekonomik determinizme indirgenemez. Altyapı ve üstyapı veya toplumsal varlık koşulları ve toplumsal bilinç unsurları arasında karşılıklı diyalektik bir ilişki vardır. Yine de son tahlilde esas belirleyici olan ekonomik temel ve nesnel toplumsal koşullardır.
Nasıl ki doğa sürekli bir hareket halindeyse, toplumsal yaşam koşulları da durağan değildir, zamanla değişmektedir. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Vaktiyle üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, şimdi onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temelde yeni bir üretim tarzına geçişi zorlayan mayalanma ve gelişim, siyasi ve hukuki üstyapıyı da az ya da çok hızla sarsmaya ve altüst etmeye koyulur.
Marksist tarih anlayışının açıkladığı üzere, fikirlerin, siyasi anlayışların ve bilincin üretimi, esasen insanların maddi faaliyetine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, yani gerçek yaşamın diline bağlıdır. Bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz. Ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir. Buna rağmen insan düşüncesiyle insanın varoluş koşulları arasındaki ilişki, fotoğrafçılıktaki karanlık kutudaki gibi baş aşağı görünebilir. Aslında bu durumun da yine maddi bir nedeni vardır. Örneğin göz merceğinin yapısı ve ışığın kırılması nedeniyle nesneler gözün ağ tabakasında ters görüntü oluştururlar. Bu durum nasıl ki fiziksel yaşam sürecinden kaynaklanıyorsa, insanların kendi tarihsel yaşam süreçlerini algılamalarında da böylesi kırılmalar gerçekleşmektedir. Buna bağlı olarak, toplumsal yaşamda gerçekliğin ters yüz edilmiş ideolojileri biçimlenir. İnsan beyninin yarattığı ahlâk, din ve metafizik gibi olağanüstü düşünceler, nihayetinde insanların yaşam süreçlerinin ürünü olan birtakım yüceltmelerdir. Ve bunlar neticede, şu ya da bu tarihsel dönemde yaşamış olan insanların verili maddi ve toplumsal koşullarına bağımlı olmuştur. Bu nedenle bilinç de, gerçek tarihsel gelişme çerçevesi içinde yol alır.
İşte değinmeye çalıştığımız tüm bu hususlar tarihsel materyalizmin temel yapıtaşlarıdır. Bu tarih anlayışı, idealist tarih anlayışında olduğu gibi her bir tarihsel dönemi açıklamak için kurgusal bir kategori yaratmak zorunda değildir. Tarihin materyalist kavranışı, daima, insan topluluklarının eseri olan gerçek tarihin zeminine basar. Tarihsel materyalizm insan topluluklarının pratiğini, nereden geldiği bilinmeyen birtakım soyut fikirlere göre açıklamaz. Tersine, mevcut fikirlerin oluşumunu, insanların maddi pratiğinin düzeyine ve sınıfsal çıkarların farklılığına göre açıklar. Yine aynı şekilde tarihsel materyalizm, tarihin, dinin, felsefenin ve bütün öteki teorilerin devindirici gücünün, saf düşünceden kaynaklanan bir eleştiri olmadığını kanıtlar. Yaşam koşullarını değiştirecek ve dönüştürecek olan, örgütlü insanların mevcut düzene yönelik pratik eleştirisi yani devrimdir.
Tarihte kişinin rolü önem taşıyor olsa da son tahlilde tarihi yapanlar “büyük adamlar” değildir, kitlelerdir. Asırlardır insanlar kendi tarihlerini kendileri yapmaktadırlar. Ortam ve koşullar insanları biçimlendirdiği kadar, insanlar da içinde yaşadıkları ortam ve koşulları biçimlendirmektedirler. Ne var ki her dönemin verili koşulları, insan topluluklarının kendi tarihlerini yapış tarzını da belirler. Her kuşağın içine doğduğu üretici güçler ve üretim ilişkileri düzeyi, kısacası üretim tarzı tarihin somut temelini oluşturur. İnsanlık tarihinde tüm büyük çatışmaların temelinde üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki yatar.
Dünya üzerindeki insan topluluklarının kaderini birbirine bağlayan kapitalist üretim tarzı bu çelişkinin niteliğini de küreselleştirmiştir. Artık söz konusu çelişkinin bir ülkede sınıf çatışmalarına neden olması için, o ülkede aşırı ölçüde yoğunlaşmış olması gerekli değildir. Sanayileri daha çok gelişmiş ülkelerle rekabet, sanayileri daha az gelişmiş ülkelerde de bu çelişkiyi alabildiğine yoğunlaştırıp keskinleştirmektedir. Eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının uzantısı olarak, devrimci durumlara yol açan krizler az ve orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde çok daha sık ve derin biçimlerde patlak vermektedir. Kapitalizmin tarihi bu durumu kanıtlayan pek çok örnekle doludur.
Sınıflı toplumların tarihi incelendiğinde, toplumsal yaşamın çelişkilerle dolu olduğu görülecektir. Çeşitli uluslar arasında çatışma ve savaşlar olduğu gibi, aynı ulus içinde de çıkar çatışmaları ve sınıfsal karşıtlıklar temelinde bazen sinsi bazen açık bir iç savaş yürümektedir. Yüzeysel algılamada tam bir kaos gibi yansıyan bu karmaşık tablonun netliğe kavuşturulabilmesi için bilimsel analiz yöntemine ihtiyaç vardır. İşte diyalektik ve tarihsel materyalizm üzerinde yükselen Marksizm, bu ihtiyacı giderebilen yegâne dünya görüşünü bize sunmaktadır.
Marx ve Engels Komünist Manifesto’da sınıflı toplumların tarihinin anlaşılmasını sağlayacak anahtarı dünya işçilerine verdiler. Sınıflı toplumların tarihi, özünde sınıf savaşımlarının tarihidir. Manifesto’da belirtildiği gibi, özgür insan ve köle, patrisyen ve pleb, efendi ve serf, lonca ustası ve kalfa, kısacası ezen ve ezilen arasında uzlaşmaz karşıtlıklar olagelmiştir. Bu nedenle bunlar arasında kimi zaman gizli, kimi zaman açık bir kavga yürümüştür. Ve bu kavga her defasında, ya bir devrim sayesinde toplumun geniş ölçüde yeniden kurulmasıyla ya da katılan sınıfların ortak yok oluşuyla sonuçlanmıştır. Feodal toplumun yıkıntılarından yeşeren modern burjuva toplum da sınıf düşmanlıklarını giderememiştir. Yalnızca eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni baskı koşulları, yeni savaşım biçimleri koyabilmiştir. Burjuvazinin çağı sınıf düşmanlıklarını yalınlaştırmıştır. Toplum bir bütün olarak giderek daha fazla karşı karşıya gelen iki büyük düşman kampa, burjuvazi ve proletarya olarak iki büyük sınıfa bölünmüştür.
Görüldüğü üzere, karşıtlık ve karşıtların mücadelesi yalnızca doğada yer alan süreçlerle sınırlı bulunmuyor. Diyalektiğin bu yasası, insanlığın toplumsal yaşam sürecini de biçimlendiriyor. Bu durum, içinde yer aldığımız kapitalist çağ için haydi haydi geçerlidir. Kapitalist toplum var olduğundan bu yana, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık ve bu karşıtların mücadelesi temelinde yol aldı. Onun sonunu getirecek olan da, diyalektiğin yasaları gereği yine bu mücadele olacaktır.
Toplumsal yaşamın tarihsel materyalist açıklaması, idealist düşünürlerin tepetaklak ettiği neden-sonuç ilişkilerinin yerli yerine oturtulmasını ve kavranabilmesini imkân dahiline soktu. İdealist yaklaşım ya da Marksist yöntemden uzak duran küçük-burjuva ahlâkçılığı ise, toplumsal formasyonları biçimlendiren ve sırası geldiğinde değişikliğe uğratan çelişkilerin nesnelliğini yadsıyor. Onlar doğada olduğu gibi tarihte de zorunluluklar yasasının işleyişini bilince çıkarmaktan uzaklar. Küçük-burjuva ahlâkçılığın dar prizmasından dünyaya bakanlar, tarihsel olguları “iyi” ya da “kötü” gibi idealist kategorilere ayırt ederek kavramaya (yani kavramamaya) yeminliler. Oysa bu gibi yaklaşımlarla toplumsal tarihin bilimsel yorumuna ulaşabilmek asla mümkün olmadı ve de olmayacak.
Tarihin ilerletici gücü
Tarihsel materyalizm, insan topluluklarının yaşam koşullarının ilerleyiş ve değişiminde insan iradesinden bağımsız olarak hükmünü icra eden yasayı keşfetti. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için karşısına bir zorunluluk olarak dikilen ihtiyaçların karşılanması ve karşılanan ihtiyaçlarla birlikte yeni ihtiyaçların doğması tarihte ilerletici bir rol oynar. Zorunlulukların baskısı, eski dönemlerin sınıfsız toplumunu çözmüş ve sınıflı toplumları ortaya çıkartmıştır. Yani toplumun sınıflara bölünmesi birtakım hain insanların şeytanca fikirlerinin sonucu olmamıştır. Sınıflı toplumlar, insanlığın ilkel dönemindeki ortaklaşmacı yaşam koşullarına oranla, insanlar arasında eşitsiz ilişkileri, sayısız haksızlığı, baskıyı ve kötülükleri yaratmıştır. Ama beğensek de beğenmesek de tarihin tekerleği bu yolda ilerlemiştir.
Tarihte zorunlulukların yarattığı değişimde yalnızca birtakım kötülükleri gören biri, olguları bilimsel tarzda kavrama çabasından tamamen uzak demektir. Zira insanlığın üretici güçlerinin gelişmesi yaşanan bu tarihin bir ürünüdür. Diyelim sınıflı toplumlar gerçeği olmasaydı, bugün ilkel komünal toplum koşulları içinde yaşıyor olurduk. Oysa tüm kötücül sonuçlarıyla birlikte o sınıflı toplumlar tarihidir ki, bugün işçi sınıfını geleceğin üstün sınıfsız toplumunu kurabilecek potansiyellere sahip bir toplumsal güç katına yükseltebilmiştir.
Engels bu konuyu açıklığa kavuşturmak için eski dönemlerden bir örnek verir. Antik Yunan’da toplumun ileriye gidişi, o günün maddi koşulları nedeniyle ancak kölelik biçimi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta geçmiş koşullarla kıyaslandığında, bu durum köleler açısından bile bir ilerleme olmuştur. Zira köle, köle sahibi açısından korunması gereken kıymetli bir maldır ve üretici güçlerin gelişmesi kölelerin efendileri tarafından doyurulmasını, giydirilip bakılmasını sağlamıştır. Oysa daha eski dönemlerin kıtlık koşullarında, çeşitli ilkel insan toplulukları ele geçirdikleri savaş tutsaklarını masrafa neden olmasın diye rahatlıkla öldürebilmekteydiler. Avrupa’nın ekonomik, siyasal ve entelektüel evriminin kökeninde yatan da eski Yunan ve köleci Roma İmparatorluğu sayesinde bu alanlarda sağlanan ilerlemedir. Kısacası, tarihsel gerçekleri kavrayabilmek için duygusal değil bilimsel yaklaşıma ihtiyaç olduğu açıktır.
Eskiyi yadsıyacak olan yeni ve daha yüksek düzeydeki üretim ilişkileri, bu ilişkileri var edecek maddi koşullar eski toplumun bağrında çiçek açmadan tepeden iradi kararlarla indirilemezler. İçerdiği üretici güçleri geliştirme potansiyelini tüketmeden, bir toplumsal oluşum tarih sahnesinden çekip gitmez. Fakat insanlık tarihi durduğu yerde durmaz ve er geç diyalektik dönüşüm noktalarına doğru ilerlenir. Sınıf karşıtlıkları üzerine kurulu her toplumsal formasyon, üretici güçler ve üretim ilişkileri arasında var olan ve zamanla daha da olgunlaşan çelişkiler nedeniyle ölmeye yazgılıdır. Kapitalist üretim tarzı da bu yasanın işleyişinden muaf değildir. Kapitalizm altında üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, biz onun farkında olsak da olmasak da var olan ve varlığını sürdüren nesnel bir çelişkidir. Bilimsel komünizm işte bu gerçek çelişkinin kavranması ve devrimci çözümü üzerinde odaklaşır.
Marksizmin anahtarı tarihte bundan önce neler olduğunu anlamamızı sağladığı gibi, tarihin güncel gelişme eğilimlerini kavrayabilmemizin kapısını da açıyor. Marksizmin kurucularının geliştirdikleri diyalektik ve materyalist tarih anlayışı, genel olarak toplumsal devrimlerin ve özelde proleter devrimin yasalarını ortaya koyuyor. Bunlara burada çok kısaca değinmek yararlı olacak.
Tarihin incelenmesi, verili bir üretim tarzı çerçevesinde üretici güçlerin gelişmesinin mevcut üretim ilişkileriyle artık bağdaşmadığı bir aşamaya gelip dayandığını göstermektedir. Bu aşamada üretici güçler mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde artık zararlı ve yıkıcı güçlere dönüşürler. Kapitalizmde bu durum, işçi sınıfı içinde düzene karşı devrimci bir isyan duygusunun gelişmesiyle de yansımasını bulur. Proletarya içinde komünist bir bilinç gelişir. Bilinçlenip örgütlenen işçiler, devrimci savaşımın egemen sınıfa ve onun devletine yönelmek zorunda olduğunu kavramaya başlarlar.
Tarihte kapitalizme öngelen tüm sınıflı toplumlarda cereyan eden devrimlerde toplumsal eşitsizlik ve sınıflara bölünme koşulları devam etmiş, yalnızca bu eşitsizliğin ve sınıfların varoluşunun koşulları değişikliğe uğramıştır. Oysa işçi sınıfının tarihsel eylemi, toplumsal eşitsizlik ve sınıf ayrımı üreten koşulları temelden ortadan kaldıracaktır. Diğer yandan, sınıfsız, devletsiz ve sömürüsüz toplum özlemini yaşama geçirip koruyabilmek, ancak bilinçli kitlelerin aktif eyleminin eseri olabilir. Kitleleri bu komünist bilinç doğrultusunda dönüşüme uğratmak ise, pratik tarihsel hareket yani devrim sayesinde mümkün olacaktır. Bu nedenle Marksizm proleter devrimin sürekliliğini, yalnızca mevcut egemen sınıfı devirmenin tek yolu bu olduğu için değil, onu deviren sınıfa eski sistemin bulaştırdığı pislikler ancak bu sayede süpürülebileceği için de savunur.
Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, modern çağın sınıflar mücadelesini ateşleyen temel çelişkidir. Bu çelişki kendini somutta proletarya-burjuvazi karşıtlığı olarak ortaya koyuyor. Kapitalizm her düzeyde çelişkiler ve çatışkılar yaratmadan yol alamaz. Marx ve Engels’in eşsiz açıklamalarından hareketle buna çeşitli örnekler vermek mümkündür. Kapitalizm altında gerçekleşen makineli üretimin insan toplumunu üretici güçlerin gelişimi bakımından ileriye taşıdığı doğrudur. Ama makineler pek çok işçinin işini elinden çekip alır. Böylece kapitalizmde çalışma araçlarının gelişmesi, işçilerin elinden onların yaşama araçlarının çekilip alınması pahasına gerçekleşir. İşçinin öz ürünü olan makine, işçiyi köleleştiren bir alete dönüşür.
Makineli üretimin yoğunlaşmasıyla çalışma araçlarında sağlanan tasarrufa, işgücünün en hoyrat biçimde çalıştırılması ve sömürülmesi eşlik etmektedir. İşçilerin bir bölümünün yoğun tempolarla, fazla mesailerle çalıştırılması, diğer bir bölüm işçilerin işsiz ve aç kalması anlamına gelir. Daha fazla kâr peşinde koşarken aşırı üretim bunalımlarıyla yüz yüze gelen kapitalizm çelişkilerini aşamaz. Kapitalist üretim biçiminin kalıbına sığamayan toplumsallaşmış üretici güçler, özel mülkiyete dayanan üretim ilişkilerine her büyük bunalımda başkaldırırlar. Metaların sürümünü, satışını, kısacası tüketimi artırmak için global ölçekte delicesine yeni dış pazarlar peşinde koşan kapitalist ülkeler, öte yandan yarattıkları işsiz ve aç yığınlar nedeniyle kendi iç pazarlarını felâkete sürüklerler. Sermaye birikimi kaçınılmaz olarak sefalet birikimiyle atbaşı gider. Fourier’in ünlü deyişiyle, bolluk kıtlık ve sefaletin kaynağı durumuna gelir.
Ama kapitalizmle ilgili olarak bir de madalyonun diğer yüzüne kazılı gerçekler var. Kapitalizm üretim araçlarını bireysel küçük mülkiyetin konusu olmaktan çıkardığı gibi, üretim sürecini de bir dizi bireysel eylem durumundan bir dizi toplumsal eylem durumuna dönüştürmüştür. Böylece ortaya çıkan ürünler artık geçmiş dönemlerde olduğu gibi bireysel ürünler durumunda değildir, bunlar toplumsal ürünler niteliği kazanmıştır. Bir ceket ya da bir buzdolabı, en başlangıcından nihai ürüne dek bu metaların üretilebilmesi için üretim sürecinde yer alan pek çok işçinin ortaklaşa ürünüdür.
Geçmiş dönemlerin bağımsız çalışan küçük üreticisini, zanaatkârını, lonca örgütlerini yok ederek ilerleyen kapitalizm, niceliğin niteliğe dönüşümü yasası gereğince ürüne toplumsal bir karakter kazandırmıştır. Eski çağlarda bireysel küçük üreticiler şu ya da bu ürünü ben ürettim diyebiliyorlardı. Oysa modern işçiler arasından birilerinin çıkıp da işte bunu başlı başına ben ürettim diyebilmesi olanaklı değildir. Kapitalizm bir yandan açlık, yoksulluk, işsizlik getirirken, öte yandan geçmiş dönemlerin küçük mülk sahiplerinin “ben”cilliğinin zeminini yok etmiştir. “Biz” diyerek kendisine karşı harekete geçebilecek mezar kazıcısını yaratmıştır kapitalizm. Burjuva toplumun gelişimi, toplumsallaşan üretici güçlerle özel mülkiyet ilişkileri arasında giderek keskinleşen çelişkiyi çözecek maddi koşulları da hazırlamıştır.
Marksizm, işçi sınıfının devrimci eyleminin toplumu nasıl muazzam bir dönüşüme uğratabileceğine işaret ediyor. İşçi devriminin açtığı yoldan ilerlenmesi sayesinde üretim araçlarına toplum tarafından el konabilecek. Meta üretimi tamamen ortadan kalkacak ve ürünün üretici üzerindeki egemenliği son bulacak. İşçinin özemeğinin ürünü artık onun hizmetine girecek. Yeryüzünden meta ekonomisi düzeninin temizlenmesiyle birlikte, paraya ve mallara tapınma dönemi, kapitalizmin yarattığı tüketim çılgınlığı, insanın kendine ve doğaya yabancılaşması son bulacak. İşçi sınıfının tarihsel süpürgesi sınıflı ve sömürülü toplumlar olgusunu dünyamızdan ebediyen süpürüp atacak. Savaşlar son bulacak, insan insanın dostu olacak. Toplumsal üretim süreci, planlı, programlı ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden bir nitelik kazanacak. Bugüne dek tüm çağlara damgasını basmış olan bireysel yaşama savaşının son bulmasıyla, insanlar kendi tarihlerini artık tam bir bilinçle yapabilecekler, kendi kendilerinin efendisi olabilecekler. Diyalektik tarzda düşünecek olursak bu tarihsel eylemin anlamı, insanlığın çağlar boyunca esaretinde olduğu zorunluluk dünyasından engin bir özgürlük dünyasına sıçrayışıdır.
İşçi sınıfının Marksizme ihtiyacı var
İdealist felsefe yalnızca birtakım softaların kendi aralarında meleklerin cinsiyetini tartışmalarıyla sınırlı kalmış olsaydı, gündelik yaşamın hayhuyu içinde nefes almaya bile vakit bulamayan işçi sınıfını hiç de ilgilendirmezdi. Ne var ki, idealist felsefe egemen sınıfların elinde bir bilinç bulandırma aracı olarak aslında tam da o gündelik yaşamın en küçük hücresine nüfuz ediyor. Din veya “bir ilâhi yaratıcının varlığı” fikri, ezilenlerin kendilerini ezenlere başkaldırmaması ve mevcut durumlarını bir takdiri ilâhi olarak kölece kabullenmeleri için egemen sınıfın çıkarına kullanılıyor. İnsanı yaratanın bizzat üretici insanın kutsal emeği olduğu gerçeğinin kavranması, her zaman egemen sınıfların korkulu rüyasını oluşturuyor.
Gerçeklerin içyüzünü kavramaya başlayan işçinin, kendisini var edenin patronu olmadığını, aksine patronları kendisinin var ettiğini bilince çıkartması hiç de zor olmayacaktır. O yüzden daha önceki egemen sınıflar gibi burjuvazi de, dini, gelenekleri, örf ve adetleri, işçi-emekçi kitleleri uyutacak bir silah olarak elde tutmaktadır. Bu silahı parçalayacak dünya görüşünün yani Marksizmin işçi sınıfına nüfuz etmemesi için, işçi-emekçi kitlelerin çevresini gerçek ya da düşünsel hapishane duvarlarıyla kuşatmaktadır.
Bu koşullar nedeniyle, işçi sınıfının günümüzde Marksizmle donanmaya ve böylece harekete geçmeye, ekmeğe, suya, havaya duyduğu ihtiyaçtan bile daha fazla ihtiyacı olduğunu söylemek abartma olmayacak. Marksizmin işçi sınıfının devrimci silahına dönüştürdüğü diyalektik düşünce, örgütlü proleter gücün içerdiği nicelikten çok öte bir bileşik nitelik yarattığını kanıtlıyor. Bu gerçeklik, en basitinden daha karmaşığına doğru her düzeyde geçerlidir. Örneğin bir araya gelmiş iki işçi, bir fabrikada birbirinden yalıtılmış olarak çalışıp duran iki yalnız işçiye oranla bambaşka bir güç oluşturur. Niceliği büyütelim, yüz kişilik bir fabrikada elliyi aşkın işçinin ekonomik haklarını savunmak üzere bir araya gelip kenetlenmesi niteliksel bir sıçrama gerçekleştirir. Bu sıçrama, sendikasız bir işyerinin işçilerini sendikal düzeyde örgütlü militan işçilere dönüştürebilir.
Ama bu kadarı da yetmez. İşçi sınıfı kapitalist sömürü düzenine son verme azmiyle devrimci siyasal örgütlenme yoluna koyulduğunda, işyerlerinin, fabrikaların, ülkelerin sınırlarını aşan ve dünyayı değiştirme kudretine sahip olan bir niteliğe yükselir. Bolşevik önder Lenin devrimci örgütün önemini vurgulayabilmek için, büyük bilim adamı Arşimet’in formüle ettiği kaldıraç yasasını toplumsal mücadele alanına uyarlamıştı. Bir düzine profesyonel devrimcinin dünyayı yerinden oynatabileceğine değinmişti. Gerçekten de proletaryanın örgütlü devrimci gücünün dünyayı yerinden oynattığı Büyük Ekim Devrimiyle kanıtlandı. Rusya’da toplumsal koşulların değişmesi ve sömürülen ezilen kitlelerin kendi kaderlerini ellerine almaları, iktisadi gelişmenin kendiliğinden sonucu olarak gerçekleşmedi. Çarlık Rusya’sını yerle bir eden muazzam değişim, iktisadi gelişmenin yoğunlaştırdığı katlanılmaz çelişkilerin örgütlü işçi sınıfının devrimci kılıç darbesiyle çözülmesi sayesinde oldu.
Hiçbir ülkede burjuva resmi tarih gerçekleri bu şekilde yazmıyor. Kapitalist toplumda egemen sınıfın egemen ideolojisi bilimsel düşünceyi tarih alanından kesinlikle dışlamış bulunuyor. Oysa burjuvazi işine geldiği ölçüde pekâlâ bilime inanıyor. Bilimsel buluşları ve teknolojiyi üretim sürecini daha kârlı kılmak üzere kendi hizmetine koşmasını biliyor. Ne var ki burjuva ideologları toplumsal yaşam alanında kitlelere sürekli olarak idealist felsefeyi, metafiziği ve boyun eğmeyi empoze ediyorlar. Kapitalizmi aklayabilmek için, toplumun zengin ve yoksul ekseninde kutuplaşmasının suçunu “tanrı”nın üzerine atıyorlar. “Dünya böyle yaratıldı, her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır” vaazlarıyla sömürülen kitleleri kaderlerine boyun eğmeye veya zenginleşme sevdasıyla birbirlerini ezmeye davet ediyorlar.
Gerçekte paradan başka tanrı tanımayan burjuvazi, işçi sınıfının kurtuluşuna adanmış devrimci düşünceyi kötü bir maddiyatçılık olarak lanse etmek için yırtınıyor. Elinin altındaki her araçla Marksizme lanetler yağdırıyor. Ama burjuvazinin bu çırpınışı tarihin akışını değiştiremeyecek. Egemen güçlerin zulmü ve hileleri, devrimci işçilerin Marksizmin aydınlattığı yolu tutmasına engel olamayacak. Somut deneylerin ve tarihsel pratiğin eşliğinde kendisini sorgulayan ve geliştiren Marksist düşünce, içine girdiğimiz bu son tarihsel kesitte işçi sınıfının devrimci eylemine daha önce görülmemiş düzeyde yol gösterecek. İşçi sınıfı kendi varlığının ve devrimci potansiyelinin bilincine varıp örgütlendiği ve mücadeleye atıldığı takdirde, sömürü düzenini ve sınıfları toptan tarihin çöplüğüne süpürmek işten bile olmayacak.

PATİKAYOLU@MSN.COM
HARAMİLER@MSN.COM
(09.11.2007 22:35)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
BayMEHDİ Sahib-.. Offline
MEHDİ Sahib-i zaman...
Bay, 41
İstanbul
Kimden: MEHDİ Sahib-i zaman... (Bay, 34)
Kime: Grup: Kahrolsun Ateizm...Yaşasın Alevizm...
Tarih: 13.8.2007 13:44 (GMT +2:00)


Konu: GÜMAN NE DEMEKTİR...


Güman: esk...Kuşku,şüphe,sanma,zan...

Bize göre Güman'ın bugün ki eş anlamlı sinonim karşılığı,leksikolojik açıdan lengüistik açılımı ve terminolojik adı DİYALEKTİK MATERYALİZMDİR...

Dede Korkut: *Tanrı'nın birliğine yoktur gümanımız...*

Hacı Bektaş-ı Veli: *İmanın aslı Rahman...Gümanın aslı Şeytan'dır...*

Pir Sultan: *Güman getirme gönlüne,Hak perde çeker önüne...*

Niyazi Mısri: *Mürşid gerektir bildire hakkı sana hakka’l-yakîn...Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş...*

Derviş Muhammed: *Hak kuluna olun yakın...Güman ehli olman sakın...*

Ve Mehdi şöyle dua etti:

*Yarabbi elimi kolaylaştır yazımı güzelleştir...Dilimi kolaylaştır sözümü güzelleştir...Artır imanımı yok et gümanımı...Öldür nefsimi dirilt ruhumu...*


Zikr-i Hakikatimizdir...
______________________
Baki Gerçekler Demine Hu Dost Allah Eyvallah...
Gerçeğe Hu Mü'mine Ya Ali Ya Mehdi Sahib-i zaman...
(13.08.2007 13:50)
(bakınız: dost, zaman, güzel, bugün, anlam, korku, gerçek, şeytan, alevi, tanrı)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Baydelil0465 Offline
delil0465
x
acaba diyalektik dedikleri gerçek maddeden mi ifade edilir.maddenin olmadığı bir hayat sözkonusu olamazmı? dünyada sadece maddeylemi herşey açıklanır. maddenin olmadığı okadar güzel şeyler varki insana haz veren. bana göre madde herşey değil,? (20.03.2006 02:04)
(bakınız: insan, hayat, güzel, dünya, gerçek, dede, madde, herşey, sade, acaba)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Baykara han Offline
kara han
x
İstanbul
Evrenin özünün 'madde' olduğunu savunan ve 'maddeden başka hiç birşey' olmadığını savunan felsefe. (02.08.2004 16:18)
(bakınız: aşk, felsefe, şey, hiç, dede, birşey, baş, nin)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Bayerukutto Offline
erukutto
Bay, 34
Antalya
diyalektik materyalizm kelime anlamıyla somuta indirilecek olursa zıtlıkların dunyası ve kaynagı anlamı cıkabilir. bu anlamda Marx bu gorusu ortaya atarkende Hegelden esinlenmistir. ve ona gore hersey degisen dunyada zıtlıklardan olusur. ii kotu cirkin guzel gibi nesnelerde bu zıtlıklarında yeni seyler dogururlar. ama bu yaklasım salt ekonomik anlamda bir islerleklik kazanmıztır Marx'a gore. yani bu degisen dunyadaki zıtlıkların sadece ekonomik alanlarda isler oldugunu ve tum bu zıtlıklardan meydana gelen olgularında golge varlıklar oldugunu iddia eder. bencede en buyuk cıkmazı ve acmazı budur. zaten ekonoımik bir doktrin olmasa Lenin neden bunu uygulayarak kolhozları kurmasın yada neden kollektivist bir yapıda Romanov ailesine karsı bir ayaklanma cıkarmasın (17.02.2004 14:24)
(bakınız: ben, sen, ayna, ada, neden, yara, esin, kelime, lenin, aile)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Sayfa: 1 2
sonraki sayfa >>

"DİYALEKTİK MATERYALİZM" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2014. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu.
Şu anda buradasınız: DİYALEKTİK MATERYALİZM NEDİR? diyalektik materyalizm ne zaman?

Antoloji.com
30.07.2014 10:03:33  #.234#
  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Nedir  » Gruplar  » E-Kart  » Sinema  » Haber  » Bilgi Yarışması  » İletişim
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İnsan Kaynakları   » İletişim   » Seçim  
[Hata Bildir]