|
|
 |
 |
|
FETHULLAH GÜLEN |
FETHULLAH GÜLEN terimi
kır kushu
tarafından 04.08.2003 tarihinde eklendi |
FETHULLAH GÜLEN sizce ne demek,
FETHULLAH GÜLEN size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| Bayan, 33 |
|
 |
|
|
 |
BUGÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN
Ey sevgili!
Ey gönlü kırık sevgili!
Ey uzaklarda, memleket hasretiyle iki büklüm, gelecek iyi bir haberi, hoş bir kelamı, tatlı bir selamı bekleyen sevgili!
Ey kavanozlara konarak getirilen vatan toprağını mukaddes bir varlık olarak saklayan; hafakanlı anlarda, hicran ve firkatin ağır bastığı demlerde, her ilden gelen bu toprakları öpen, koklayan, onları kaşına gözüne süren ve daha sonra mütemadiyen kanlı gözyaşları döken sevgili!
Bir kasım sabahında senin için kanatlanıyor kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
Senin için terkediyorlar gözyaşlarım pınarlarını…
Senin için pervaz ediyor sinemden yusuftutan kuşları…
Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
Bugün senin doğum günün…
Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
Bugün senin doğum günün.
Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
Bugün senin doğum günün.
Gökyüzünün ağladığı bir kasım sabahında, küçük bir Anadolu köyünde atmaya başladı nabzın.
Sen ilk çığlığını attığında anne ve babanın dilinden şükür cümleleri yükselmişti arşa.
Çünkü sen ey sevgili, anne ve babanın kabul olan en billur duasıydın…
Rüyasıydın.
Acı koridorlarında geçti ömrün…
Hasbilik ve diğergamlık iklimlerinde. En uzun gecelerde, insanlık için secdeye gidiyordu nasırlaşan alnın. Ahların gökkubbeyi yakıyordu ey sevgili can.
Derken, bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
Kainatın sonsuzluk parıltılarını seninle gördüm. Cinnetin kördüğüm olup, kentin sokaklarından aktığı şeytanî demlerde, sen tuttun ruhumun ellerinden. Dinginliğin serinliğine muhtaç yüreğim maviyi, yeşili, beyazı, en beyazı sende, seninle bildi. Kaybedilmiş düşlerin diyarına seninle gittim. Düş kahramanlarının rahle-i tedrisine seninle oturdum.
Evet dost! Böyleydi bir zamanlar ruh iklimimde yaşananlar. Sen bir vakit bükük boynun, yaşlı gözlerinle gittin suyun ötesine. Yollarımızın ayrıldığını söyledi yüreğime yusuftutan kuşları. Kimimizin bahtına gurbet, kimimizin talihine ihanet düştü sen giderken...
Senin maveraî bakışlarından mahrum kaldım önce. Hani o içinde tüm varlığı barındıran, içinde önden giden kutluların soluklarını, nefes alışlarını yaşatan bakışlarından...Derken kubbeleri saran, gökkubbeleri sarsan hıçkırıklarından ettiler beni. Sesinin kırılgan titreşimlerinden çoktan ayrı düşmüştüm. Kaderin en acı tarafları düşüyordu sineme: Gül dosttan ayrı kalmak!
Oysa dost, dudaklarından akan şeker şerbetlere doyamamıştım henüz, göz yaşlarınla yıkamamıştım kanayan varlığımı. Henüz yüreğimin ceylanları kalbine su içmeye gelmemişti. Ceylanlarım susuzluktan ölmek üzere şimdi ey dost!
Oysa her şey o kadar nefis ve lezizdi ki beraberken, ayrılığı düşünememişti geniş zamanlar bekleyen serseri ruhum. Ruhum bilmiyordu aslında her anın geniş zaman olduğunu, ya da beklenen o geniş zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini...
Şimdi yılların labirentlerinden geçiyor, seninle kanatlı altın zamanları düşünüyorum. Düşünüyorum da kalakalıyorum yerimde. Nerelerde o günler diyorum nerede o günler? Ah o günler.
Aşkın ve şevkin ruhumuzu kanatlandırdığı merhamet ve sevda günleri...Ve sen dostum.
Bugün senin doğum günün.
Şimdi kırılmış gönül aynama bakıyorum. Ne çok yarıda kalmış hıçkırıklarım, geceler boyu seccadenin gözlediği bilmem kaç damla gözyaşım, el uzatmadığım mahzun gönüllerim, kendisiyle geçinemediğim kobralarım varmış. Soluğuna susadığım sevgili, gerçekten tüm ölgünlüğümle varlığına şimdi daha çok muhtacım. Ellerini bekliyorum düştüğüm bataklıkların derinliklerinde.
Hani dost, hatırlar mısın bir defasında, kardeş ülke, can ülke, yar ülke Azerbaycan, kızıl çizmeler tarafından işgal edilmişti de, sen ruhunu kanatmıştın peygamber kürsüsünde. Ağlamıştın, ciğergâhini dağlamıştın, coşkun sular gibi çağlamıştın. Bir peygamber edâsıyla “Rabbî inni mağlub” demiştin. Sonra tekrar dönüp ümit depolamıştın tüm yüreklere. Kim bilir o gün semada melekler nasıl imreniyorlardı senin o günkü haline. Dostum, can dostum, gül dostum billur gözyaşlarını ne çok özledim bilemezsin!
Hani bir defasında da dudaklarından bir peygamber şairinin hal-i pür-melâli dökülüyordu. Meselenin içine - içinde tüm âlemin mesuliyetini taşıdığın kalbini koymuş ve inliyordun. Ka'b Bin Malik'ti sözlerinin kahramanı. Anlatıyor, anlatıyordun. Efendisinin dudaklarından af bekliyordu sözün sultanı şair. Şair, belki ömründe ilk defa yenik düşüyordu söze, af beklerken. Affı da, şairi de seninle bildim dost, nerdesin!
O arslan avcısı, şehitlerin şahı kutlu amcayı, çarmıha gerilen ve Merhameti Sonsuz'un ve O'nun sevgilisinin ismiyle üveyikler gibi kanatlanan ilk şehitleri, o anneyi ve o babayı ve onların güzide oğullarını, kuş tüyü yastıklara başını koyanı ve o başı en sevgili için at sırtında veren o güzeller güzeli delikanlıyı, “ haydi Huneyn'deki gibi bir daha! ” diyen şehit namzedi yaralıyı, Gazne sarayındaki Sultan'ın peygamberine duyduğu hürmeti, Yavuz soylunun selimliğini, genç yaşında sevgili niyetine kutlu kenti düşünde gören o peygamber adaşını, Çanakkale'deki aslanların aslanlığını hep seninle bildim, heceden geceye uzayan zaman dilimlerinde. Daha çok bilmek istiyorum nerdesin ey dost!
Ülkemin cinnet günlerinde bile itidal diyordun, ümit diyordun. Muhammedseverlere ye's yakışmaz diyordun. Ümitsizseniz, ümit sizsiniz diyordun. “Ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” diyordun. “Düşülen yerden kalkılır ayağa! ” diyordun. Filizkıranların filizleri hırpaladığı günlerde bile hep “ümit, ümit” diyordun, ümit depoluyordun boşalan gönül kaplarımıza. “Daha çok inanın, daha çok inanın! ” diyordun. Ve ben anlamıyordum daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Şimdi ümitsizliğe en yakın olduğum bu demde, ancak anlayabiliyorum, daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Ve nerdesin sevgili nerdeyse kaybetmek üzereyim beni en anlamlı kılan yanımı, ümidimi!
“Vefa! “diyordun hep sözlerinin bir yerinde. “Sultana sultanlık, gedaya gedalık yakışır! ” diyordun. “O Yâr'in kapısından zinhar ayrılmayın! ” diyordun. “Direnin! ” diyordun. “Onun kapısından başka kapı mı var? ” diyordun. “O' nu bulan herşeyi bulmuştur, O'nu kaybeden neyi bulmuştur ki! ” diyordun. “O'ndan isteyin! ” diyordun, “O vermek istemeseydi istemeyi vermezdi! ” diyordun. Vefalı dostum nerdesin?
Sevgi ve muhabbet ancak senin bakışlarına o kadar yakışabilirdi. “Herkesi sevin! ” diyordun. “Açın sinenizi ummanlar gibi olsun! ” diyordun. “İnançla gerilin ve sevin insanı! ” diyordun. “Kalmasın! ” diyordun “el uzatmadığınız mahzun bir gönül! ” Bu dem o kadar mahzunum ki Dost, nasihatlerinin zümrüt yamaçlarında gezdiremiyorum yüreğimin beyaz kanatlı kısrağını...
Barış ve kardeşlik türkülerini kırık mızrabından yükselen nağmelerden öğrendim. Yarasalar, karanlık zaman ve zeminlerde cirit atarken bile, sen “hoşgörü, barış ve kardeşlik” diyordun. İfritlerin yolumuzu kesip, bizleri yemeğe hazırlandıkları anlarda bile sen, “ ifritlere de hoşgörü! ” diyordun. “Benim dostlarım kobralarla bile iyi geçinmelidir! ” diyordun, kapalı kapılar ardında birileri senin kalbini kırmaya hazırlanırken. Sen gideli bilir misin halim nicedir dostum, nerdesin?
Yeryüzü sakinleri gülen demişlerdi adına. Oysa bilmemişlerdi ki dost, her dem kanardı yüreğin. Kainat için, insanlık için...Güneşli güzel günler için billur gözyaşlarını ceyhun yaptığını bilmemişlerdi dost. Oysa sen hiç gülmemiştin. Güldürmek için ağlıyor, yaşatmak için yaşıyordun. Nerdesin gözlerime ağlamayı öğreten sevgili!
Bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
Bir kasım sabahında senin için kanatlandı kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
Senin için terketti gözyaşlarım pınarlarını…
Senin için pervaz etti sinemden yusuftutan kuşları…
Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
Bugün senin doğum günün…
Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
Bugün senin doğum günün.
Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
Bugün senin doğum günün.
Ve kutlu olsun doğum günün… (18.10.2007 00:07)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
| Bayan, 33 |
|
 |
|
|
 |
BUGÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN
Ey sevgili!
Ey gönlü kırık sevgili!
Ey uzaklarda, memleket hasretiyle iki büklüm, gelecek iyi bir haberi, hoş bir kelamı, tatlı bir selamı bekleyen sevgili!
Ey kavanozlara konarak getirilen vatan toprağını mukaddes bir varlık olarak saklayan; hafakanlı anlarda, hicran ve firkatin ağır bastığı demlerde, her ilden gelen bu toprakları öpen, koklayan, onları kaşına gözüne süren ve daha sonra mütemadiyen kanlı gözyaşları döken sevgili!
Bir kasım sabahında senin için kanatlanıyor kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
Senin için terkediyorlar gözyaşlarım pınarlarını…
Senin için pervaz ediyor sinemden yusuftutan kuşları…
Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
Bugün senin doğum günün…
Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
Bugün senin doğum günün.
Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
Bugün senin doğum günün.
Gökyüzünün ağladığı bir kasım sabahında, küçük bir Anadolu köyünde atmaya başladı nabzın.
Sen ilk çığlığını attığında anne ve babanın dilinden şükür cümleleri yükselmişti arşa.
Çünkü sen ey sevgili, anne ve babanın kabul olan en billur duasıydın…
Rüyasıydın.
Acı koridorlarında geçti ömrün…
Hasbilik ve diğergamlık iklimlerinde. En uzun gecelerde, insanlık için secdeye gidiyordu nasırlaşan alnın. Ahların gökkubbeyi yakıyordu ey sevgili can.
Derken, bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
Kainatın sonsuzluk parıltılarını seninle gördüm. Cinnetin kördüğüm olup, kentin sokaklarından aktığı şeytanî demlerde, sen tuttun ruhumun ellerinden. Dinginliğin serinliğine muhtaç yüreğim maviyi, yeşili, beyazı, en beyazı sende, seninle bildi. Kaybedilmiş düşlerin diyarına seninle gittim. Düş kahramanlarının rahle-i tedrisine seninle oturdum.
Evet dost! Böyleydi bir zamanlar ruh iklimimde yaşananlar. Sen bir vakit bükük boynun, yaşlı gözlerinle gittin suyun ötesine. Yollarımızın ayrıldığını söyledi yüreğime yusuftutan kuşları. Kimimizin bahtına gurbet, kimimizin talihine ihanet düştü sen giderken...
Senin maveraî bakışlarından mahrum kaldım önce. Hani o içinde tüm varlığı barındıran, içinde önden giden kutluların soluklarını, nefes alışlarını yaşatan bakışlarından...Derken kubbeleri saran, gökkubbeleri sarsan hıçkırıklarından ettiler beni. Sesinin kırılgan titreşimlerinden çoktan ayrı düşmüştüm. Kaderin en acı tarafları düşüyordu sineme: Gül dosttan ayrı kalmak!
Oysa dost, dudaklarından akan şeker şerbetlere doyamamıştım henüz, göz yaşlarınla yıkamamıştım kanayan varlığımı. Henüz yüreğimin ceylanları kalbine su içmeye gelmemişti. Ceylanlarım susuzluktan ölmek üzere şimdi ey dost!
Oysa her şey o kadar nefis ve lezizdi ki beraberken, ayrılığı düşünememişti geniş zamanlar bekleyen serseri ruhum. Ruhum bilmiyordu aslında her anın geniş zaman olduğunu, ya da beklenen o geniş zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini...
Şimdi yılların labirentlerinden geçiyor, seninle kanatlı altın zamanları düşünüyorum. Düşünüyorum da kalakalıyorum yerimde. Nerelerde o günler diyorum nerede o günler? Ah o günler.
Aşkın ve şevkin ruhumuzu kanatlandırdığı merhamet ve sevda günleri...Ve sen dostum.
Bugün senin doğum günün.
Şimdi kırılmış gönül aynama bakıyorum. Ne çok yarıda kalmış hıçkırıklarım, geceler boyu seccadenin gözlediği bilmem kaç damla gözyaşım, el uzatmadığım mahzun gönüllerim, kendisiyle geçinemediğim kobralarım varmış. Soluğuna susadığım sevgili, gerçekten tüm ölgünlüğümle varlığına şimdi daha çok muhtacım. Ellerini bekliyorum düştüğüm bataklıkların derinliklerinde.
Hani dost, hatırlar mısın bir defasında, kardeş ülke, can ülke, yar ülke Azerbaycan, kızıl çizmeler tarafından işgal edilmişti de, sen ruhunu kanatmıştın peygamber kürsüsünde. Ağlamıştın, ciğergâhini dağlamıştın, coşkun sular gibi çağlamıştın. Bir peygamber edâsıyla “Rabbî inni mağlub” demiştin. Sonra tekrar dönüp ümit depolamıştın tüm yüreklere. Kim bilir o gün semada melekler nasıl imreniyorlardı senin o günkü haline. Dostum, can dostum, gül dostum billur gözyaşlarını ne çok özledim bilemezsin!
Hani bir defasında da dudaklarından bir peygamber şairinin hal-i pür-melâli dökülüyordu. Meselenin içine - içinde tüm âlemin mesuliyetini taşıdığın kalbini koymuş ve inliyordun. Ka'b Bin Malik'ti sözlerinin kahramanı. Anlatıyor, anlatıyordun. Efendisinin dudaklarından af bekliyordu sözün sultanı şair. Şair, belki ömründe ilk defa yenik düşüyordu söze, af beklerken. Affı da, şairi de seninle bildim dost, nerdesin!
O arslan avcısı, şehitlerin şahı kutlu amcayı, çarmıha gerilen ve Merhameti Sonsuz'un ve O'nun sevgilisinin ismiyle üveyikler gibi kanatlanan ilk şehitleri, o anneyi ve o babayı ve onların güzide oğullarını, kuş tüyü yastıklara başını koyanı ve o başı en sevgili için at sırtında veren o güzeller güzeli delikanlıyı, “ haydi Huneyn'deki gibi bir daha! ” diyen şehit namzedi yaralıyı, Gazne sarayındaki Sultan'ın peygamberine duyduğu hürmeti, Yavuz soylunun selimliğini, genç yaşında sevgili niyetine kutlu kenti düşünde gören o peygamber adaşını, Çanakkale'deki aslanların aslanlığını hep seninle bildim, heceden geceye uzayan zaman dilimlerinde. Daha çok bilmek istiyorum nerdesin ey dost!
Ülkemin cinnet günlerinde bile itidal diyordun, ümit diyordun. Muhammedseverlere ye's yakışmaz diyordun. Ümitsizseniz, ümit sizsiniz diyordun. “Ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.” diyordun. “Düşülen yerden kalkılır ayağa! ” diyordun. Filizkıranların filizleri hırpaladığı günlerde bile hep “ümit, ümit” diyordun, ümit depoluyordun boşalan gönül kaplarımıza. “Daha çok inanın, daha çok inanın! ” diyordun. Ve ben anlamıyordum daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Şimdi ümitsizliğe en yakın olduğum bu demde, ancak anlayabiliyorum, daha çok inanmanın ne demek olduğunu. Ve nerdesin sevgili nerdeyse kaybetmek üzereyim beni en anlamlı kılan yanımı, ümidimi!
“Vefa! “diyordun hep sözlerinin bir yerinde. “Sultana sultanlık, gedaya gedalık yakışır! ” diyordun. “O Yâr'in kapısından zinhar ayrılmayın! ” diyordun. “Direnin! ” diyordun. “Onun kapısından başka kapı mı var? ” diyordun. “O' nu bulan herşeyi bulmuştur, O'nu kaybeden neyi bulmuştur ki! ” diyordun. “O'ndan isteyin! ” diyordun, “O vermek istemeseydi istemeyi vermezdi! ” diyordun. Vefalı dostum nerdesin?
Sevgi ve muhabbet ancak senin bakışlarına o kadar yakışabilirdi. “Herkesi sevin! ” diyordun. “Açın sinenizi ummanlar gibi olsun! ” diyordun. “İnançla gerilin ve sevin insanı! ” diyordun. “Kalmasın! ” diyordun “el uzatmadığınız mahzun bir gönül! ” Bu dem o kadar mahzunum ki Dost, nasihatlerinin zümrüt yamaçlarında gezdiremiyorum yüreğimin beyaz kanatlı kısrağını...
Barış ve kardeşlik türkülerini kırık mızrabından yükselen nağmelerden öğrendim. Yarasalar, karanlık zaman ve zeminlerde cirit atarken bile, sen “hoşgörü, barış ve kardeşlik” diyordun. İfritlerin yolumuzu kesip, bizleri yemeğe hazırlandıkları anlarda bile sen, “ ifritlere de hoşgörü! ” diyordun. “Benim dostlarım kobralarla bile iyi geçinmelidir! ” diyordun, kapalı kapılar ardında birileri senin kalbini kırmaya hazırlanırken. Sen gideli bilir misin halim nicedir dostum, nerdesin?
Yeryüzü sakinleri gülen demişlerdi adına. Oysa bilmemişlerdi ki dost, her dem kanardı yüreğin. Kainat için, insanlık için...Güneşli güzel günler için billur gözyaşlarını ceyhun yaptığını bilmemişlerdi dost. Oysa sen hiç gülmemiştin. Güldürmek için ağlıyor, yaşatmak için yaşıyordun. Nerdesin gözlerime ağlamayı öğreten sevgili!
Bir kırkikindi gibi düştün gönül topraklarıma. Eylülde avuçlarıma gül gül, zemheride yanan yanaklarıma kardelen kardelen düştün gül gönüllü dost!
Bir kasım sabahında senin için kanatlandı kelimeler, yüreğimin hasret burcunda…
Senin için terketti gözyaşlarım pınarlarını…
Senin için pervaz etti sinemden yusuftutan kuşları…
Kalbim bu sabah senin kalbin gibi kırık, sinem senin sinen gibi paramparça…
Ve gözlerimim derin uçurumlarında, sana dönük binlerce ışık kanatlı hasret kısrağı…
Ey sevgili can, ey kalbimin kaynadığı, ey ruhumun eridiği, ey sinemin titrediği sevgili…
Bugün senin doğum günün…
Acı ve sancılarla geçen altmış altı yıllık hazin bir sevda öyküsünün başladığı gün. Hakk için, Halkın için nabzının ilk attığı günden bu yana tam altmış altı yıl geçti ey sevgili cânân.
Bugün senin doğum günün.
Ama dudakların yine ayrılık ikliminde, hicran besteleri terennüm etmekte.
Ağlamakta, yine inlemekte sinen.
Bugün senin doğum günün.
Ve kutlu olsun doğum günün… (18.10.2007 00:06)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
| Bay, 25 |
| Trabzon |
 |
|
|
 |
sağ-sol olaylarında kardeşin kardeşi vurduğu bir dönemde, üniversitelerin tamamen eğitimden uzaklaşıp farklı ideolojileri temsil ettiği bir dönemde sevgi ve kardeşlik diyerek insanlarin gönlünü fetheden bir şahsiyet ve mükemmel bir karakter...!
ve şunda en güçlü devletlerin parayla yapamadığını ona gönül verenler sevgiyle yapıyor.dünyaya sevgi kardeşlik ve hoşgörü tohumları ekiyor.bunun en büyük ispatı ise türkçe olimpiyatlarıdır. (16.10.2007 10:25)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
(bakınız: insan, sevgi, türk, para, büyü, dünya, hoşgörü, kardeş, üniversite, gönül)
|
|
|
|
| Bayan, 26 |
| Mardin |
 |
|
|
 |
Tek kelimeyle.Alimi... (15.10.2007 23:06)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
(bakınız: kelime, alim)
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
Diyaloğu emreden Ayetler (4) : Teğabun,14
Yazar Dr. Emin Şimşek
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.” (Teğabün,64/14)
Ayet-i Kerimede görüleceği üzere, düşman olan eşler,çocuklar veya her ikisi içinde, onların İslam’a kazandırılmaları için affetmeyi, kusurlarını yüzlerine vurmamayı öğütlemektedir. (11.10.2007 22:17)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
(bakınız: çocuk, islam, arda, ayetler, emek, iman, merhamet, öğüt, çocuklar, düşman)
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
Küfrü Hoş Görenlere Cevap:
“Kim Allah’a ve Resul’üne iman etmezse, bilsin ki biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih: 13)
Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor.
“Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslâh etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü yani Muhammed Allah’ın resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” (Küresel Barışa Doğru: 131. sh)
Fethullah Gülen ise kendi kitabında böyle söylüyor.
Oysa bir insan Allah-u Teâlâ’ya iman edip Resulullah Aleyhisselâm’a iman etmedikçe hiçbir zaman iman sahibi olmaz.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” (Mâide: 44)
“Lâilâhe illallah”tan sonra “Muhammedün Resulullah” demek Tevhid’in iki rüknünden biridir. Muhammed Aleyhisselâm’a inanmayan kişi müslüman sayılmaz.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm’ı dost edindi. Adını adı ile andı. Onun hoşnutluğunu kendi hoşnutluğu ile bir tuttu. Ona imanı, Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah”tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi. Muhammed Aleyhisselâm’a inanmayan kişinin müslüman sayılmayacağını belirtti.
Bu iki kelime arasında tam bir ittifak vardır. Resulullah Aleyhisselâm’ın peygamberliğine şehâdet olmadan sadece Allah inancı fayda vermez. Kâfir de Allah’a inandığını söylüyor. Ama Peygamber’imize inanmadığı için imanı makbul değildir. Allah’a inandığını söylüyor ama O’nun gönderdiği peygamberine 'Ben senin peygamberini kabul etmiyorum! ' diyor.
Nitekim diğer din sahipleri de Allah’a inanıyorlar. Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmedikleri için küfürde kalmış oluyorlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bu ümmetten yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamberliğimi duyar da benim getirdiğime iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur.” (Müslim: 153)
“Lâ ilâhe illâllah” demekle iman etmiş olmaz, “Muhammedün Resulullah” deyince iman etmiş olur. Allah-u Teâla onun sayesinde dalâlette olanları hidayete erdirdi.
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyurmaktadır:
“Muhammed Allah’ın Peygamber’idir. Onunla beraber bulunanlar da kâfirlere karşı çok çetin ve sert, birbirlerine karşı çok merhametlidirler.” (Fetih: 29)
“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imrân: 102)
Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyurmaktadır:
“Cennete sadece müslüman olan girer.” (Buhârî)
Bunlar kimi aldatmaya çalışıyor!
Biz Allah-u Teâlâ’nın hükmünü beyan ediyoruz. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar zâlimlerdir.” buyuruyor. (Mâide: 45)
Âllah-u Teâlâ böyle buyuruyor, bu din-i İslâm’dan sapanlar ne söylüyor?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Resul’üm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiyâ: 107)
“Allah’a ve Resul’üne itaat edin.” (Enfâl: 1)
“Peygamber’e itaat eden, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.” (Nisâ: 80)
“Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet edenler, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar.” (Mücâdele: 20)
“Kim Allah’a ve Resul’üne iman etmezse, bilsin ki biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih: 13)
İlâhi hüküm budur. Bu yoldan sapmışlar halkı aldatmaya mı çalışıyorlar?
Biz elhamdülillah müslümanız. Bizim kitabımızda bunlar var. Amma onların kitabında bunlar yazmaz ki!
Fethullah Gülen bir beyanında da şöyle demiştir:
“Bu tavır benim şahsi yapımla ilgili değildir. Ben inancımın gereğini yerine getiriyorum.” (Zaman. H. Gülerce -09.07.2004-)
“İnancımın gereğini yerine getiriyorum” diyor. İslâm inancının gereği başka olduğuna göre ayrı bir inanç, ayrı bir din edindiğini kendisi ilân ediyor. Bu kendi icadı, kendi görüşü ve kendi inancıdır.
İslâm inancı ise şudur:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Ve Hazret-i Allah; Kelâm-ı kadim’i, beyân-ı hâkim’inin Tevbe: 23, Nisa: 144, Âl-i imran: 28, Nisâ: 139, Mümtehine: 1, Mâide: 80-81-82, Mücâdele: 14-15, Bakara: 120, Mümtehine: 13, Bakara: 217, Bakara: 105, Âl-i imran: 100-101-102, Âl-i imrân: 118-119-120, Tevbe: 28, Tevbe: 95, Enfâl: 73, Âl-i imrân: 179, En’âm: 125, Yunus: 100, En’âm: 121 ve buna mümasil birçok Âyet-i kerime’lerinde küfrü ve kâfirleri hoş görmeyi kesinlikle yasaklamış, onlarla kurulacak dostluğun vehametini, zararını beyan etmiş, âkıbetlerinin büyük bir azap olduğunu haber vermiştir.
İslâm’ın kitabındaki Âyet-i kerime’ler bunlardır. Onların kitabında bu Âyet-i kerime’ler yok mu?
Bunların müdafiliğini yapan buna göre yapsın.
Ya ilâhi hükme göre konuşun ya da İslâm sıfatı ile karşımıza çıkmayın.
Zaman müslüman olarak cevap verdiğini iddia ediyorsa ilâhi hüküme göre cevap vermesi lâzım.
Küfrü hoş gördüğünü ilân ediyorsa açıktan açığa etmesi lâzım.
Artık herşey meydana çıkmıştır. Hakk biliyor, halk da bilsin.
Daha önce Müslümanların ön safında görünüyordu. O büyük Zât-ı muhterem’in izinde yürüyormuş gibi göründü.
•
Bu Zat-ı muhterem’i kendilerine alet etmesinler. Bu Allah dostuna iftira ve zulüm yapmasınlar. Zira bu gibilerin durumunu Said-i Nursi Hazretleri adeta feryat ile tarif etmiştir:
“Ecnebilerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle (tabiat fenleriyle) dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrin (lânet) ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri (Avrupalıları) taklide çalışmayınız! Âyâ (acaba) Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten (düşmanlıktan) sonra, hangi akılla onların sefahet (akılsızlık) ve bâtıl efkârlarına (fikirlerine) ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok yok! Sefihâne (akılsızca) taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip (dahil olup) kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz (yok ediyorsunuz) .
Âgâh (uyanık) olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe (uydukça) , hamiyet (iman ve İslâm’ı savunma) dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibânız, milliyetinize karşı bir istihfattır (küçük görmedir) ve millete bir istihzâdır (alay etmedir) .
(.......)
İşte muzır (zararlı) kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler (akılsızlar) , Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nevi habistirler (pistirler) .”/(Lem’alar)
İmâm-ı Rabbânî -kudise sırruh- Hazretleri de şöyle buyurmuştur:
'Allah-u Teâlâ'nın ve Resûl'ünün düşmanı olan kâfirleri kendine düşman bilmelidir. İslâm düşmanlarını aşağı tutmalı, kıymetsiz ve rezil olmaları için uğraşmalıdır. O alçaklara hiçbir zaman ve hiçbir yerde saygı göstermemelidir! Onlarla görüşmemeli, hiç mi hiç buluşmamalıdır. O düşmanlara hep sert davranmak, elden geldiği kadar yüzlerini görmemek ve işe karıştırmamak lâzımdır! ..' (Mektûbât; 165. Mektup)
•
Göz yaşlarıyla: “Bir evimden başka hiçbir şeyim yok.” diyordu. Müslümanların merhametini celbediyordu. Ne para, ne senet, ne ev, ne araba, hiçbir şey bırakmadı.
O kadar para topladılar ki nihayet arzu ettikleri noktaya gelince, paralarını muhafaza edemez oldular, koyacak yer bulamadılar.
Âyet-i kerime’de:
“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
Buyurulduğu halde onlar bu Âyet-i kerime’ye karşı geldiler ve banka kurdular.
Daha sonra papazlarla anlaştı, kiliseler açtı.
Allah-u Teâlâ’nın murdar dediğine;
“Şüphesiz ki Allah katında yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır.” (Enfâl: 55)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurduğu kâfirlere “Hazret” diyor.
Çünkü bu duruma düşmüş.
Küfrü hoş gördüğüne göre hıristiyanlar namına çalışıyor, İslâm’ın ise aleyhinde çalışıyor. Amerika’da yaşayıp oradan idare ettiğine, Amerika kendi nam-ı hesabına kullandığına göre onlar için çalışır, onların himayesi altındadır. Türkiye ve İslâm’la hiçbir ilgisi yoktur. ABD’nin direktifi ile çalışır. Hususi görüntülü telefonları vardır, oradan idare eder, konuşur. Ayna gibi halk onu görsün. Küffarın ajanlığını yapmak, gerçek gadab-ı ilâhi’ye muciptir.
Bu güzelim vatanı bölmek için küfrü yaymak için çok çalışıyorlar. Bunu müslüman yapar mı? Bu icraat bizden görünüp içten tehlike arzedenlere yakışır.
Allah-u Teâlâ münâfıklar hakkında Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Allah kahretsin onları! Hakk’tan nasıl çevriliyorlar? ” (Münâfikun: 4)
“Allah münâfık erkeklere, münâfık kadınlara ve kâfirlere ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Tevbe: 68)
“Yeminlerini kendilerine bir kalkan yaptılar. Allah’ın yoluna engel oldular. Gerçekten onlar çok kötü bir şey yapıyorlar.
Çünkü onlar, imana girdiler, sonra kâfir oldular. Bunun üzerine kalpleri mühürlendi de, onlar artık anlamaz bir toplum oldular.” (Münâfikun: 2-3)
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir! ” (Tevbe: 73) (08.10.2007 12:37)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
| Bay, 25 |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
teker teker çıkın abi dikkat çekmeyin aman :)
her görüşün liderine yapıldıgı gibi, söyledikler dogpru olsun yada olmasın, Fethullah Gülen'in de söylevleri bazı gruplar tarafından çarğıtılmıştır... Kesinlikle bir nur cemaati yandaşı değilim, ama kendine güvenerek ortada bir akım yaratmaya çalışanlara veya bir akımı sürdürenlere her zaman saygım vardır...Bence, tarikatlıktan çok, olayı bir olgu şeklinde düşünmemiz gerekiyor.. (06.10.2007 01:31)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
(bakınız: zaman, saygı, tarikat, yara, esin, güven, araf, ilim, gibi, lara)
|
|
|
|
| Bayan, 20 |
|
 |
|
|
 |
bu defa bu konu hakkında konuşmuycam ve aynı şeyleri yaşamıycam (02.10.2007 21:33)
|
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
(bakınız: yaşam, aynı, şeyler)
|
"FETHULLAH GÜLEN" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|