Şiir Antoloji.comKitap ŞiirEtkinlikler Şarkı SözleriŞarkılar Antoloji.comResim Antoloji.comForum NedirÜyeler Antoloji.comGruplar Antoloji.com Mesajlarım
 
 
http://nedir.Antoloji.Com
Arayın :
                              
Nedir Ana Sayfası
Son 24 Saat
Yazdıklarım
Yeni Terim Ekle
  Kişiler
 Genel
 Yaşam
 Edebiyat
 Güncel
 Toplum
 Bilim
 Din
 Müzik
 Tarih
 Cinsel
 TV Dizileri
 Atasözleri
 Deyimler
 Filmler
Futbol Takımları
Köyler

Muhsin İyiliksever - (Standart Üye)   Offline Offline

Bu üyenin profilini görmek için buraya tıklayın

Bay ,
Kıdem :
Aktivite :
Popülarite :
Sayfa: 1 2 3 4 5
sonraki sayfa >>
RABITA

Rabıta ile ilgili aldığım bazı sorular ve onlara verdiğim yanıtlar şunlardır:

‘Rabıtanın hak olduğuna inanıyoruz. Ama rabıtadan zevk alamıyoruz. Bunun için ne yapmalıyız? ’ ‘Rabıtadan yeteri derecede yararlanmak nasıl olur? ’ ‘Rabıtanın yarar sağlaması için ne yapmalıyız? ’ ‘Rabıtayı sevmek için neler yapmalıyız? ‘Şeyhe muhabbeti nasıl duyabiliriz, artırabiliriz? ’
Bu sorular, benzer mahiyettedir. Yanıtları aynı caddeye çıkar.

Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı nefsi fenaya (yokluğa) ulaştırmaktır. Nefsi yok kılıp Allah’a vasıl olmaktır. Fenafillâhın bir şartı vardır. Bu da önce fenafişşeyhe ulaşmaktır. Fenafişşeyh, müridin nefsini şeyhinde yok kılmasıdır. Yani mürit kendisini o kadar yok kılar ki, hayal dünyasında kendisini arasa ancak şeyhini bulur. Şeyhinin karşısında erimiştir. Nefsi ortadan kalkıp şeyhi var olmuştur. İşte fenafişşeyh makamı budur. Fenafişşeyh makamına insan durup durduğu yerde veya sanıldığı gibi sadece zikirle ulaşamaz. Rabıta ile ancak fenafişşeyh makamına varılabilir.

Rabıta karşısında nefis önce isyan eder. Ben bu cümle ile rabıtayı kabul etmeyenleri kastetmedim. Hayır, rabıtasını düzenli olarak yapan kişilerden söz ediyorum. İnsanoğlu işte böyle garip bir yaratıktır. Düşünce boyutunda rabıtanın hak olduğunu bilir, rabıta ile ilgili pek çok keramete de tanık olur, ayrıca düzenli olarak rabıtasını da yapar ama nefsi rabıtaya karşı çıkar. Çünkü nefis özgürlüğüne çok tutkundur. Başka birisinin boyunduruğuna girmek istemez. Hele başka bir insan, bu bir veli için de olsa, yok olmayı hiç istemez. Şeytanla işbirliğine de çok yatkındır. Rabıta ile günden güne özgürlüğünün elinden alındığını, eridiğini bilir, şeyhin nurundan rahatsız olur. Çünkü bu nurlar onun varlığını gün be gün yok etmektedir. Rabıta fenafişşeyh yolunda müridi gün geçtikçe olgunlaştırmaktadır. Bu yüzden nefis de ilkbaharın yaklaşması ile yerlerdeki karların yavaş yavaş erimesi gibi bir durum yaşamaktadır. Bundan büyük bir hoşnutsuzluk duymaya başlamaktadır. Çünkü nefsin kar kadar Allah’a (c.c.) soğuk olan bir tabiatı bulunmaktadır. Nefsin bu hoşnutsuzluğu ile insan rabıtadan zevk almamaya başlar. Rabıta ona çok sıkıcı bir iş olarak gözükür. Vesveseye girer. Kabz (depresyon) hali etkisi altına alır. Hatta rabıtada zamanını boşa harcadığı, kandırıldığı vehimlerini yaşamaya başlar. Oysa sadatların bildirdiği üzere rabıta tek başına insanı maksadına (fenafillâha) ulaştırmaya yeter. Zikir ise böyle değildir. Çünkü rabıta ile nefis katı yağın ısıda erimesi misali bir hal yaşar. Zikir ise genellikle nefsi katılaştırır. Çünkü zikreden insan genellikle farkına varmadan nefsanî bir kendini beğenmişlik çukuruna ister istemez düşebilir. Bu da onun manevi terakkisini durdurur. Ama rabıtanın nefsi hor hakir kılan, yok eden özelliği ile bu kişi böyle bir çukura düşmekten kurtulur. Elbette bu yolda zikir de gereklidir. Önemini küçümsemiyoruz. Rabıta yemekse, zikir su gibidir. Birbirinden ayrı düşünmek doğru değildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun olmazsa olmaz koşulu rabıtadır. Rabıta olmadan fenafişşeyh gerçekleşmez, fenafişşeyh olmadan da fenafillâh olmaz. Bunlar birbirine bağlı çarklardır. Bunların işlemesi rabıtanın edebine ve usulüne uygun olarak yapılmasına bağlıdır.

Rabıtadan azami derecede yararlanmak, zevk almak, rabıtayı sevmek istiyorsak rabıta sırasında kendimizi daha doğrusu nefsimizi şeyhin karşısında yok bilmek gerekir. Tabii bunu yapmak başlangıçta biraz zor olabilir. Ama zamanla bu meleke gelişecektir. Şeyhin suretini canlandırırken veya şeyhin karşısında var olduğumuzu düşünürken kendimizin anasır-ı erbasını (toprak, su, hava, ateş) dağıtmalı; toprağını toprağa, suyunu suya, havasını havaya, ateşini ateşe katıp tamamen yok etmeliyiz. Bunu yaparken nefsimizi küçük görmeli, onun şeyhin karşısında bir varlığa sahip olmasını bile düşünmemeliyiz. Peygamberimizin (s.a.s) şu hadis-i şerifini de daima tefekkür etmeliyiz: ‘Varlığın (nefsin) öyle büyük bir günah ki, onunla başka bir günah mukayese bile edilemez.’ Rabıta sırasında insan bu şekilde hareket ederse, yani nefsini hor ve hakir kılarak yok farz ederse hemen rabıtadan yararlanmaya, şeyhin nurundan ve feyzinden istifade etmeye başlar.

Rabıta sırasında nefsi ezmek, hor hakir kılmak, yok farz etmek yanında başka bir şeye de dikkat etmek gerekir: Şeyhi gönüller sultanı olarak telakki etmek. Onu Allah dostu olduğu için yüceltmek. Bunun için onun görkemli bir tahta oturduğunu düşünmek ve kabul etmek güzel bir sonuç verir.

Siz bunları tatbik ettiğinizde nefis ve şeytanların hemen bu oldubittiyi kabul edip teslim olacaklarını mı sanıyorsunuz? Böylece rabıtada karşılaştığınız problemler bu şekildeki bir uygulama ile son mu bulacaktır? İnsanoğlu nefis ve şeytanları tanımadığı için böyle safça şeyler düşünebilir. Gerçekte nefis de şeytanlar da çok inatçılardır. Davalarından öyle kolay kolay pes etmezler. Aldığınız bu kararları uygulama yolunda daima size sinsice yaklaşırlar, çaktırmadan çeşitli engelleme girişimlerinde bulunurlar. Öyle ki bir bakmışsınız birkaç ay sonra rabıta olgusu ‘eski tas, eski hamam’ deyiminde olduğu gibi bir hal almış olabilir. Aldığınız kararları da unutmuş olursunuz. Sanki içinizden silinmiş gibi. Nefis kendisini yokluğa (fenafişşeyhe, fenafillâha) götüren bu rabıtanın en azılı düşmanıdır. Ondan kurtulmak tamamen mümkün olmadığı zaman ‘bari öylesine yapılsın’ diye bir politikaya başvurur: Rabıta sırasında benlik davası ile şeyhi kafasında canlandırır veya şeyhin karşısında durur. Tabii o zaman da rabıta feyizsiz, nursuz geçeceğinden bin çeşit vesveseye de kapı açacaktır. Onun için rabıtada bir gevşeklik olduğu, rabıta verimli geçmediği zaman hemen onu masaya yatırmalı, değerlendirmeli; nefsin rabıta sırasındaki benliğini ezmeli, onu yok kılma yoluna gidilmelidir. Nasıl okullarda derslerdeki konular belli bir periyotla sınavlarla yoklanıyorsa biz de rabıtalarımızı ara sıra ölçüp değerlendirmeli, onların nefis ve şeytanların etkileri ile yavaş yavaş nereye doğru kaydırıldıklarını görmeli, hemen gerekli önlemleri almalıyız. Hatta bu ölçüp değerlendirmeyi her rabıtadan sonra alışkanlık yapmak, nefse ve şeytanlara bu hususta göz açtırmamak anlamına gelecektir.

Rabıtada kendimizi şeyhin karşında yok farz edersek bu durum insana büyük bir zevk verir dedik ama nefis neden bu zevkten hoşlanmıyor? Kendimizi şeyhin karşısında ezmek, küçük görmek, yok kılmak sırasında duyulan zevk ruhanidir. Nefsanî değildir. Nefs bundan sıkılır. Ruh Allah’tan geldiği için bir Allah dostunun huzurunda bu şekilde oluştan dolayı büyük bir zevk alır. Bu zevk günden güne de artar. Ruh rabıtayı sever. Nefis ise günden güne bunalımlara (kabz haline) girer. Kişi, rabıtada biraz ilerleyince bu maceranın söylediğimiz gibi olduğunu, geliştiğini anlayabilir. Hem sıkıntıyı hem de hazzı algılar. Sıkıntının nefisten, hazzın da ruhtan kaynaklandığını bilir.

İnsan rabıtada kendisini yok kıldığı zaman boş bir şişenin suya konulduğunda içerisinin dolması gibi bir hal yaşamaktadır. Nur ve feyz ile temasa geçtiğini hissetmektedir. Bu his zamanla da güçlenmektedir. Aynelyakin, hakkalyakin düzeye gelmektedir. Benliği ile rabıta yaptığı zaman ise, hiçbir manevi hal yaşamamaktadır. Rabıta ona çok sıkıcı gelmektedir. Hem nefsi hem ruhu rabıtadan zevk alamamaktadır.

Rabıtanın mahiyetini anlamayanlar genellikle ruh hakkında hiçbir şey bilmeyenlerdir. Ruhu haksızca, cahilce bu evrenin kanunları ile sıkı sıkıya bağlayanlardır. Ruh için zaman, mekân gibi kayıtları kabul edenlerdir. Ruhun özellikleri, bağlı olduğu kanunlar, elbette bu evrenin ve içerisindekilerin kanunlarından farklı olacaktır. Çünkü evren ve içerisindekiler, Allah’ın (c.c.) ‘Ol! ’ ilahi emriyle yoktan yaratılmıştır. Ruhun kaynağı yokluk değil, yüce Allah’tır. Hâşâ ruh Allah’tan bir parça değildir. Çünkü Allah (c.c.) bölünemez ve parçalanamaz. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle ruh insana Allah’tan (c.c.) gelmiş bir ilahi soluktur (bk. Hicr suresi 29) . Onun için ruh, hak olan rüyalarda kayıtlardan kurtulunca her yere gidebilmekte, önceden bilmediği yerleri ve kişileri görebilmektedir. Rabıta sırasında insan şeyhini hayal edince veya kendisini şeyhin karşısında düşününce gerçekten ruhu şeyhini algılamaktadır. Ama bunu o kişi bilmemektedir. Bunun farkına varamamaktadır. Bu algılama ruhsal düzeyde (bilinçdışında) gerçekleşmektedir. Şayet sofi edebine ve usulüne uygun olarak rabıtaya devam ederse şeyhin manevi hallerinden yararlanmaya başlayacaktır. Şeyh, ruhunun manevi organlarını (letaiflerini) yüksek makamlara ulaştırmış birisidir. Kişi rabıta sırasında sanki iki kablonun birleşmesi gibi bir durum yaşamakta, şeyhinin yüksek hallerini kendi üzerine almaktadır. Letaiflerini onun letaiflerine bağlamaktadır. İşte rabıtanın Allah’a (c.c.) ulaştırıcı yollardan en kısa ve ne çabuk olmasının sırrı budur.

İleri hallere ulaşan kişiler, rabıta sırasında şeyhlerini görebiliyorlar mı ve onlarla konuşabiliyorlar mı?
Evet, bu da çokça karşılaştığımız bir soru. Nedense cevaplamak da hoşuma gitmiyor. Çünkü bu sefer de insanlar rabıtada şeyhlerini görmeyi, onunla konuşmayı istemek gibi bir amaç güdüyorlar ve bunu takıntı yapıyorlar. Tabii o zaman da rabıtaları verimsiz geçmektedir. Çünkü rabıtada nefsi yok kılmadıkça, şeyhin karşısında hiç olmadıkça istenilen derecede yararlanmak mümkün değildir. İnsanların meraklarını gidermek için söylüyorum ki, bunlar doğrudur. Yani ileri hallerde nurlar görüldükten epey bir zaman sonra rabıta sırasında şeyh ve onun maiyetindekiler (sadatlar) görülebildiği gibi onunla konuşmak da mümkündür. Ama şunu da belirteyim ki, bu maksatlarla rabıta yapılırsa rabıtadan da zerre kadar yararlanılamaz. Yani sofi rabıtada şeyhini görmek, onunla konuşmak gibi bir amaç gütmemeli; nefsini ezmeye, yok kılmaya çalışmalıdır. Üstüne vazife olmayan işlere karışmamalı, ‘Her şeyin bir vakti vardır.’ diyerek işine gücüne bakmalıdır. Kaldı ki bu nimetler (yani şeyhi rabıtada görme ve onunla konuşma) bir ömürde bile insana nasip olamazsa da rabıtanın amacı bunlar değildir. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı ‘Allah rızasına’ ulaşmaktır. Bu tür nimetlerin nasip olması, Allah rızasına işaret değildir. Allah’ın mekrine (hilesine) akıllar sırlar ermez. Kaldı ki İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) dediği gibi yüce Allah (c.c.) bizleri ahrette tasavvufi hal ve makamlarla değil ilahi kurallara (şeriate) uyup uymamakla sorguya çekecektir. Onun için bu konularda vesveseye girmemek gerekir.

Rabıta sırasında görülenler şeytanlar olamaz mı?
Zaten bu yoldaki kişiler önce şeytanları görürler. Bu yolda iyice bir pişerler. Onların her türlü marifetlerine de tanık olurlar. Ondan çok sonra rabıta ile şeyhini ve sadatları görme şerefine nail olurlar.

Kaldı ki sofi her halini mutlaka mürşidine söylemelidir. Şeyhler daha önce bu yollardan yürüdükleri için tecrübelerinden hallerin, görülen şeylerin şeytani mi yoksa Rahmani mi olduklarını hemen anlarlar. Ama bazen sofiler, nefsin ve şeytanların etkisi ile hallerini ve gördükleri şeyleri şeyhlerinden gizlerler. Yalancı bir âlemde yaşayarak kendilerini kandırırlar. Şeytanlar kendilerini alaya alıp dalga geçtikleri halde yüksek halleri ve gördükleri ile (!) kendilerinin veli, kutup, mehdi vs. olduklarını düşünürler, sanırlar. Bundan ayılıp kendilerine gelmeleri uzun sürebilir. Bazıları benlik davasından bu bataklıktan bir türlü kutulamazlar.

Ben bu soruyu, yani ‘Rabıta sırasında görülen şeyler şeytanlar olamaz mı? ’ sorusunu soran kişiye dedim ki, sen babanı bir keçiyle karıştırır mısın? Elbette hayır. Ama uzaktan babanı başka bir insanla karıştırabilirsin. Çünkü ataların da dediği gibi ‘Adam adama benzer’. Ama babasını keçiyle karıştıran olabilir mi? Olamaz, çünkü keçi ile adam ayrı varlıklardır. Türleri farklı. İşte bunun gibi her ne kadar şeytanlar aynı formlarla, ayırt edilemeyecek nitelikte insanların kılığına girseler de ilahi nurlar karşısında dayanma güçlerine göre hemen kendilerini belli ederler ve keçi ile adamın karışmaması gibi birbirlerinden ayrılırlar. Şeytanlar ayrı birer varlıktır, şeyhin ve sadatların ruhları ise bambaşkadır. Nurlar şeyhin ve sadatların bembeyaz sarıklarına vurunca onlar ışıldarlar, ama aynı nurların ucuna bucağına şeytanlar yaklaşamaz bile. Şeytanlar ancak kalbin (ve ruhun) letaif nurlarına zar zor dayanırlar ve bu nurlar sayesinde insan suretinde görünürler. Medyumlar asla şeytanları bu halleri ile göremezler. Kalp gözüm açık diyenleri bile ancak şeytanları insan görünümüne girmeye çalışan bir duman, sis yığını olarak görebilirler. Tabii kendi vücutları üzerinde tesirlerini algılarlar ve onlarla konuşabilirler.

Rabıta olmadan fenafillâha ulaşamaz mıyız?
Rabıta olmadan fenafillâha ulaşmak mümkün değildir. Sadece üveysiler buna nail olmuşlarsa da onlar da genellikle ölmüş olan bir velinin ruhundan veya Hz. Hızır’dan (a.s.) yararlanmışlardır. Yine bunlardan yararlanma yolları da onlara rabıtayla olmuştur. Ölmüş bir kişiye -eğer sureti bilinmiyorsa- rabıta yapmak, bu rabıtanın da verimli olması ise çok zordur.

Ölmüş şeyhe rabıta fayda sağlar mı?
Şeyh öldüğü zaman ruhu kınından çıkmış kılıç gibidir. Yani şeyh yaşarken nefsi o kılıca engeldi, bir kındı. Öldüğü zaman daha bir ruhu güçlenmiş olacaktır. Bu ileriki zamanlarda daha yüksek derecelere varacaktır. Çünkü veli öldüğü zaman manevi seyri durmamakta, devam etmektedir. Ölüm olayı bu manevi seyri kat be kat artırmaktadır. Çünkü velinin ayağına artık nefis, dünya ve şeytanlar dolanmamaktadır. Ama ölmüş şeyh ancak olgun müride, yani rabıtada az çok feyzin, nurun varlığını hissedebilen sofiye yarar sağlar. Yeni müritlere canlı şeyh kadar iyi gelmez. Fayda sağlamaz. Bunun en başlıca sebebi nefsin ölmüş şeyhe fazla muhabbet duyamamasıdır. Hâlbuki rabıtada nefsi ezmek, yok kılmak yanında şeyhe muhabbet duymak da çok önemlidir. Çünkü nefis ölmüş şeyh ile daima ölümü hatırlar, ölüm de nefse hoş gelmez. Bu yüzden ölmüş bir şeyh ne kadar yüce bir makamda olsa da canlı şeyh kadar müride yararlı olmaz. Tabii bir de sofinin yaşadığı hallerini anlatması ve sıkıntılarında ona yardımcı olması, yol göstermesi açısından canlı bir şeyh mutlaka gereklidir.
Allah cümlemize gereği şekilde rabıta nimetinden yararlanmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi


(03.07.2012 20:23)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
KADERE İMAN

Kadere iman

Kader, insanların başlarına gelecek her şeyi Allah’ın (c.c.) ezelde bilip bunları Lehv-i Mahfuz’a kaydetmesidir. Bunların zamanı geldiğinde meydana gelmesine kaza denir.


Kader, Allah’ın (c.c.) kullarının başlarına gelecek olan olayları El-Alîm güzel ismi ile bilmesine dayanır. Yoksa kullarını buna mecbur tutmamıştır. Aksi taktirde insanın bu dünyada imtihan edilmesinin bir anlamı olmayacaktı.


İnsanın elinde bir güç ve kudret sözkonusu değildir. Güç ve kudret tamamen Allah’a aittir. ‘Oysa sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yarattı (Saffat suresi, 96) .’ İnsan yaptığını sandığı şeyleri niyetiyle sahiplenmektedir ve bundan sorumlu tutulmaktadır. Onun için niyet (kısmi irade) çok önemlidir. Peygamberimiz (s.a.s) hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: ‘Ameller niyetlere göredir.’ Niyetini temiz, himmetini âli tutan (iyilik, hayır konusunda yüksek hedefleri olan) kişiler oturdukları yerden bir şey yapmaksızın büyük sevaplar elde edebildikleri gibi Allah’ın rızasına da ererler. Ayrıca kaderleri de genellikle güzel olur. Çünkü yüce Allah (c.c.) genellikle olayları, kişileri insanların kalplerine göre biraraya getirmektedir.


Kader konusunda Ehl-i sünnet anlayışının dışında tarih boyunca iki aşırı uç, sapkın inanç sözkonusu olmuştur: Kaderiyeciler, insanın her eylemini kendisinin yarattığını savunmuşlardır. Dolayıyla hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini kabul etmemişlerdir. Bunların insan iradesinin mahsulü olduğunu iddia etmişlerdir. Cebriyeciler ise, kulun kısmi iradesini yok saymışlardır. İnsanı kaderin karşısında rüzgârda uçuşan yapraklar misali kabul etmişlerdir. Şerri (başa gelen kötülükleri) tamamen ve koşulsuz olarak Allah’a bağlamışlardır.


Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar genellikle hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile olurlar; hayırda da Allah’a (c.c.) şükretmeyi unutup vesilelere takılıp kalırlar.


İnsanların büyük çoğunluğu imanın altı şubesinden beşine pek karşı çıkmazlar. Onları pek inkâr etmezler. Fakat kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanma hususunda çeşitli sıkıntılar yaşarlar, bu noktada bazı itirazlar baş gösterir. Çoğu kişinin dine karşı olan olumsuz tavrında ana sebep kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmama oluşturur. Hastalık buradan kaynaklanır. Hele çağımızda çeşitli felsefelerin yaratıcı karşısında insanı merkezi bir konuma oturtmaları (Kaderiyeciler gibi) bu manevi hastalığın daha çok artmasına neden olmuştur.


Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkârdır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, 40) .” Allah’ın (c.c.) Ed-Dârr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır.


Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şûrâ suresi, 30) .”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, 79) .”


Başına böyle bir bela ve musibet gelen, bununla ruhu daralıp sıkılan bir müminin hemen geçmişini değerlendirip günahları için gözyaşı döküp tövbe ile Allah’ın (c.c.) rahmetine sığınması gerekir. Bu tür bir davranış yerine isyan etmek, birilerini suçlayıp öfkelenmek insana pek bir şey kazandırmaz. Belki pek çok şeyi alıp götürebilir. Yalnız Allah’ın (c.c.) el-Adl güzel ismi gereği bir zulme uğramışsak hakkımızı savunmamız, adaleti gerçekleştirme yolunda mücadele etmemiz de gerekir. Tabii işin bu cephesi yanında iç muhasebe ile kendimizde bazı kusur ve hataları aramak, bunlardan pişmanlık duyup Allah’ın (c.c.) merhametine sığınmak da icap eder.


Başa gelen, özellikle başkalarının başına gelen bela ve musibetleri yalnız yukarıda sözünü ettiğimiz sünettullahla, yani ilahi kuralla açıklamak Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine ileri geri konuşmak anlamına geleceğinden çok tehlikelidir. İnsanı maazallah dinden çıkarır. Çünkü Allah’ın (c.c.) olayları yaratmadaki ilahi hikmetini kimse tam anlamıyla kavrayamayacağı gibi böyle bir konuda söz ve hüküm sahibi de değildir. Hele başkaları için böyle birtakım yargılarda bulunmak, örneğin bir hasta yada kaza nedeniyle geçmiş olsun ziyaretinde ilgili hastalığın yada kazanın gerçek nedenini yapılan günah yada günahlar yüzünden olduğunu söylemek, bu konuda açıklamalarda bulunmak büyük bir edepsizliktir. Allah’ın (c.c.) öfkesine yol açabilecek bir kendini bilmezliktir.


Bela ve musibetleri yukarıda sözünü ettiğimiz sünnetullah, yani ilahi kanun yanında Allah (c.c.) başka nedenlerle de yaratabilir. Bunu kimsenin tam olarak bilmesine olanak yoktur. Örneğin Allah (c.c.) kulun katındaki derecesini yükseltmek için bela ve musibete uğramasına izin verebilir. Nitekim Mekke döneminde ilk Müslümanlar böyle bir sınavdan geçmiş, büyük bela ve musibetlere uğramışlardı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resûlüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, 155) ”

Bir Müslüman’ın kendi başına gelen bela ve musibetleri günahları ile, başkalarının başına gelen bela ve musibetleri Allah (c.c.) katındaki derecelerin yükselmesi ile açıklamaya çalışması edep ve nezaket gereğidir. Bu yolla hem kendisinin sabırlı olmasında hem de başkalarına sabrı tavsiye etmede önemli bir manevi güç bulabilecektir.


Sabır, şükür gibi Allah’ın (c.c.) sevdiği duygulardan birisidir. Allah (c.c.) Ed-Dârr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismiyle kulda sabır meyvesinin oluşmasını arzular. En-Nâfi’ (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismiyle de kulda şükür ister. Bunların ahiretteki karşılığı çok büyüktür. İnsan sabır ve şükür duyguları ile Allah (c.c.) katındaki derecesini yükseltir: “Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir (Zümer suresi, 10) .”


Genellikle hoşumuza giden şeyleri hayır, gitmeyenleri şer olarak adlandırırız. Hâlbuki bu değer ölçüsü son derece görecelidir. Sadece insanın bu dünyadaki yaşamına göredir. Ebedi ahiret yurdu gözönünde bulundurularak yapılmış değildir. Çünkü bu dünya ödül ve ceza yurdu olmadığı için başa gelen hayır ve şerrin hikmetini de bilmek olanaksızdır. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz (Bakara suresi, 216) .” Savaş görünüşte şerlerin, kötülüklerin simgesi gibidir. Çünkü onda her türlü bela ve musibet vardır: Açlık, yoksulluk, can ve evlat kaybı, ölüm korkusu, mal ve namus kaygısı… Her şey başa gelebilir. Allah (c.c.) işte ilgili ayette böyle şerrin ve kötülüğün simgesi olan savaşta bile hayırların gizli olduğunu belirtmektedir. Bizim hayır sandığımız şeyler ise ahiretimiz için, Allah (c.c.) bizleri onlardan korusun, kim bilir nice bela ve musibetleri içeriyor olabilir. Gerçekten insanın Allah’ı (c.c.) el-Vekîl olarak kabul edip (Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl [Allah bize yeter, O ne güzel vekildir] deyip,) O’na sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Çünkü ahiretimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu ancak Allah (c.c.) bilebilir.


Başa gelen bela ve musibetler sırasında ‘Ya Dârru, ya Nâfi’u’ diye Allah’ın bu güzel isimlerini sayıya vurmadan çokça zikretmek gerekir. Bu zikir bela ve musibetin ortadan kalkmasını gerçekleştirdiği gibi ilgili bela ve musibetin hayra dönmesini de sağlayabilir. Ayrıca bu zor anlarda hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak çok mühimdir. Allah (c.c.) her şeyi yaratabilir. Geceden gündüzü çıkarmak, ölüden diriyi meydana getirmek O’na zor değildir. Evrenin bağlı olduğu kanunlar O’nu bağlamaz. Çünkü Allah (c.c.) gerektiğinde yeni kanunlar da yaratabilir. Her şey O’nun ‘Ol! ’ buyruğu ile anında varlık sahasına çıkar.


‘Ya Dârru, ya Nâfi’u’ zikri kişiliği güçlü kıldığı gibi ruhsal sağlığın korunmasında ilaç gibi de tesir eder.


İnsanlar hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini unutunca başlarına çok büyük belalar açabilirler. Nefis bir kızgınlık ve öfke anında büyük günahlara girebilir. Şeytanlar bu anları çok gözetlerler. Zaten hadis-i şerife göre insanın bütün vücudunda kanın damarlarda dolaşması gibidirler. Yine hadis-i şerife göre her Müslüman’da da mutlaka en az bir şeytan görevlidir. Onlar insanların duygu ve düşüncelerini takip edebildikleri için nabza göre şerbet verirler. Öfke ve kızgınlık anlarında bu çeşit vesveselerini artırırlar, ateşi alabildiğine körüklerler. Çoğu kişi bu yüzden katil olur, adam yaralar. Kalpler kırılır. Küslükler başlar. Bu anda kişinin nefsinin hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanması, büyük bir imtihana tabi tutulduğunu bilmesi biraz zordur. Şayet böyle bir anda kişi Allah’ın kudretini, hayır ve şerrin O’ndan geldiğini bilirse bu büyük bir devlettir. Kadere rıza göstermek nefsin ve şeytanların belini kırar, kişiyi yüce bir makama taşır. Tasavvufta nefsin ulaşması istenen hedefi kadere rızadır. Kadere rıza göstermek, Allah’tan razı olmaktır. Allah’tan razı olan bir nefis (Raziyye nefis) kısa zamanda Allah’ın rızasına (Marziyye nefse) ulaşır. Yalnız haksızlık karşısında susmamak gerekir. Hadis-i şerifte böyle kişilerin ‘dilsiz şeytan’ olduğu belirtilmiştir. Kişi gerek başkalarının haklarını gerekse kendi hakkını aramak için öfkeye ve kızgınlığa kapılmadan usulüne uygun olarak hareket etmelidir. Öfke ve kızgınlık göstererek nefse ve şeytanlara prim vermemelidir. Hak arayışı çok önemlidir. Bir çeşit cihattır. Zalime gereken cezanın verilmesi, toplumun esenliği için şarttır. Bu konuda ihmalkâr olmak kul haklarına kadar uzanabilir. Çünkü herhangi bir ceza görmeyen zalim aldığı güçle başkalarına da zarar verebilir. Bu başkalarına verilen zararlar bu konuda vurdumduymaz insanların amel defterlerine günah olarak yazılabilir. Tabii bu başka bir konudur. Yine yaptığına gerçekten pişman olmuş bir insanı affetmek de Allah’ın razı olduğu bir büyüklüktür. Bu da ayrı bir konudur.

Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanma kişiyi öfke ve kızgınlıkla büyük günahlar işlemekten alıkoyduğu gibi onun büyük bela ve musibetlerde de depresyona, birtakım ruhsal hastalıklara girmesini önler, ruhsal terapisini sağlar. İnsana güçlü bir kişilik kazandırır. Hapisteki bir insana en büyük manevi güç ve destek, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmadan gelir. Hele bu durumdaki kişiler, haksız yere bir suçtan hüküm giymişseler ondan başka bir limana da sığınamazlar. Şayet böyle bir insanın kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imanı yoksa ruh sağlığı derhal bozulmaya başlar, herkese şüphe ile bakarak paranoyaya, hatta ruhsal bütünlüğünü kaybedip büyük ruhsal hastalıklara, şizofreniyeye kadar düşebilir. İnsanların psikoz türü ağır hastalıklara düşmeleri genellikle kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmamalarından, büyük bela ve musibetlerde kişilere ve olaylara fazla takıntı yapmalarından kaynaklanır. Hâlbuki Allah’ın izni olmadan bir yaprak bile dalından düşmez (bk. En’am suresi, 59) . Nerede kaldı ki kulun başına gelen bela ve musibetlerin Allah’ın izni ve iradesiyle gerçekleşmemesi? .. İnsanoğlu Allah’ın güç ve kudreti hakkında ne kadar az bilgi sahibi! .. İnsanları ve olayları da gözünde devleştirmeye ve abartmaya pek eğilimli! .. Her iş Allah’ın dilemesi ve takdiri ile gerçekleşmektedir. İnsanlar iyi kötü bir şeyler yapmaya niyetlenseler de Allah dilemedikçe bu niyetleri gerçekleşmeyeceği gibi niyetlerini eylemlere de koyamazlar. Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir suresi, 29) .’ İşlediği bir ceza ile hüküm giyen kişiyi de kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imanı bir üniversitede öğrenci imiş gibi eğitir, nefsini terbiye eder, ceza günlerini rahmete, günahları için istiğfar etmeye, dolayısıyla günahlarının Allah (c.c.) tarafından affına çevirir. Zira kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanma kişiyi kısa zamanda geçmişini değerlendirmeye, bir iç muhasebe yapmaya götürür. Bu da onun tövbe yolunu tutmasını sağlar. İçten yapılan tövbeler, hangi günah olursa olsun, Allah tarafından affedilir. Bu konuda pek çok ayeti kerime vardır. En müjdelisi de şudur: ‘De ki ‘Ey kendileri hakkında aşırı giden (büyük günah işleyen) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O çok bağışlayandır, merhamet edendir (Zümer suresi, 53) .’ Allah’ın günahları affetmeyeceği şeklinde bir ümitsizliğe düşmek, doğru olmadığı gibi Allah hakkında da büyük bir suizandır. Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler ancak kâfirler topluluğudur (bk. Yusuf suresi, 87) .


Hadis-i şeriflerde kul haklarının affında Allah’ın karışmayacağı, kişinin hakkı geçen kişi ile barışması, helalleşmesi gerektiği ifade edilse de yüce Allah (c.c.) her şeye kadirdir. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre böyle durumlardaki kişiler üzerlerindeki kul haklarını barışma ve helalleşme yolunu çeşitli nedenlerle (hak sahibini bulamama, karşı tarafın hoşgörüsüzlüğü, utanma, fitne ve dedikodu çıkma ihtimali vb.) kullanamayarak üzerlerinden atamıyorlarsa bu kul haklarının aşağı yukarı tutan bedellerini ihtiyaç sahibi kişilere verme yoluna gitmelidirler. Elbette bazı kul haklarının bedeli çok ağırdır. Parayla ölçülemez. Ödenmesi de çok zordur. Cana kastetme, namus, şeref ve haysiyetle oynama gibi. Ama Allah (c.c.) dilerse, bu dünyada affetmeyeceği, affettiremeyeceği hiçbir günah yoktur. İnsan günahlardan gerçekten pişman olup hatalarını tamir yoluna girdiği zaman yüce Allah (c.c.) kişiye fazl u ikramı ile öyle büyük fırsatlar ve sevap kapıları açar ki, bunlar ahrette üzerindeki bütün kul haklarını ödemeye yetebilir. Ama kul haklarını ödemede hadis-i şeriflerin ısrarla tavsiye ettiği karşı tarafla barışma ve helalleşme yolunu tutmak daha doğru ve garantilidir. Dinin ruhuna daha uygundur. Tabii kul hakları insanın üzerinde dünyada iken büyük bir yüktür. İnsanın başına bela ve musibet açabilecek bir nedendir. Kaderini çok olumsuz bir yoldan etkileyebilir. Çoluk çocuğuna kadar tesir edebilir. Ayrıca kul hakları tasavvuf ve tarikat yolundaki manevi ilerlemede, yüksek makam ve hallere ulaşmada engel teşkil edebilirler. Bu kul haklarının üzerimizden kalkmasında çeşitli nedenlerle doğal yolu, yani karşı tarafla barışma ve helalleşme yolunu kullanamıyorsak bu niyetle sadaka vermek en azından bu yolla gelebilecek bela ve musibetlerin definde büyük yararlar sağlar. Onların yükünü azaltabileceği gibi tamamen de kaldırabilir. Zira hadis-i şerifte ifade edildiği üzere az sadaka çok belayı def eder.


Hastaneler de hapishaneler gibi üzerimizdeki günahların dökülebileceği yerlerdir. Dünya imtihanı gereği Allah (c.c.) bazı kullarını maddi ve manevi çeşitli sıkıntılara uğratır. O’ndan gelen her bela ve musibet aslında büyük bir ikramdır. Güzel sabır gösterirsek günahlarımıza kefarettir. Güzel sabır (sabr-ı cemil) , ilgili sıkıntıdan dolayı kimseye dert yanmamakla, sıkıntıyı Allah’tan (c.c.) bilip haline şükretmekle gerçekleşir.


Bela ve musibetlere sabretme yanında üzerimizdeki sonsuz nimetlerin sahibini de En-Nâfi’ (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismi ile anmak gerekir. Her iyilik Allah’tandır. Kullar sadece birer vesiledir.


İnsanın yaptığı iyilikleri nefsinden bilmesi büyük bir aldanıştır. İyilikler Allah’ın (c.c.) dilemesi ve nasip etmesiyle gerçekleşir. İyilikler gerçekleşince Allah’a (c.c.) nasip ettiği için şükretmek gerekir.


Her insanın nefsi kaderine isyan halindedir. Hiç kimse bu konuda nefsini temize çıkarmamalıdır. Çünkü bu konuda insanların bazı sıkıntıları olmasaydı nefsi marziyye (Allah’ın razı olduğu nefis) ve kâmile gibi üst makamlara çıkmış olurdu. Yani imtihan sırrı olarak nefis emmare (kötülüğü emreden nefis; Allah’a isyan eden nefis) düzeyinde yaratılmış olup mutlaka içerisinde bulunduğu koşulları kabullenmemekte, nimetlere gereken şükrü kılmadığı gibi haline de sızlanmaktadır.


Kadere rızada ilk adım Allah’a her ne halde bulunursak bulunalım O’nun üzerimizdeki sonsuz nimetlerini dilimiz döndüğünce ve aklımıza gelenlerini de sayarak şükürde bulunmaktır. Her ‘Elhamdülillah, çok şükür…’ tespihleri bu yolda verilen nimetleri de hayal ederek atılan birer adım olarak Allah’ın kaza ve kaderine rıza yolunda ilerlememizi sağlarlar. Büyük kısım ibadetlerin özü, özellikle zikrin ruhu şükürdür.


Bir insan içindeki bütün olumsuzluklarına rağmen dili şükretmeye başladığı anda kaza ve kaderine rıza gösterme yolunda adım atmaya başlar. Bu noktada nefsi yavaş yavaş kırılıp değişir. Üzerindeki sıkıntılar hem maddi hem de manevi olarak azalarak ruhu büyük bir huzur duyar. Nefis üst makamlara, ileri hallere doğru terakki eder.


Şükür, insanın bütün melekeleriyle olursa daha makbuldür. Yani dil, duygu, hayal, samimiyet şükürde birbiriyle kaynaşmalı, bu biçimde Allah’a ulaşmalıdır.


Zikir ruhun gıdası ise şükür de suyu gibidir. Ruh şükürle canlanır. Hayat bulur. Gelişir, canlanır.


Şükrün bazı incelikleri vardır. Allah (c.c.) şükre muhtaç değildir. Kul muhtaçtır. Bunu özellikle bilmek gerekir. Yaptığı şükürle kimse Allah’ı (c.c.) minnet altına koymamalıdır. Şükre de şükürle karşılık vermeye çalışmalıdır. Bu konudaki acziyetini de ifade etmelidir. Bir de Allah kendisine yapılan şükürden önce kulun diğer insanlarla ilişkilerine büyük önem vermekte, kul haklarıyla kendi haklarını ayırmaktadır. Bu meyanda insanlara teşekkür etmek de çok önemli bir konudur. Öyle ki bu konuda nezaketten uzak ve nankör insanlara Allah (c.c.) kaza ve kaderine rızasında önemli bir adım olan şükrü nasip etmemektedir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” Bu doğa kanunu gibi bir şeydir. Anlayana büyük uyarıdır. Teşekkür etmek, başkasına duyulan içten bir minnettarlık duygusudur. Nimete vesile olanı unutmamak, onun gönlünü çeşitli yollarla almaktır. Bunu dil ile söylemekte bir sakınca yoktur. Ama fazla bir abartıya kaçmak ve gerçek nimet sahibi olan Allah’ı (c.c.) akıldan ve hatırdan çıkarmak da doğru değildir. Bununla birlikte her şeyi Allah’a (c.c.) bağlayarak insanlara teşekkürden kaçınmak da, demin zikredilen hadis-i şerif uyarınca, sakıncalı bir durumdur. Demek ki teşekkür ederken bir edep sınırımız bulunmakta, belli bir ölçüye ve kurala uygun bir yol takip etmemiz gerekmektedir. Bu da çok doğal bir ses tonuyla, ifadede aşırıya ve abartmaya kaçmadan gerçek nimet verenin Allah (c.c.) olduğunun bilincinde olarak insanlara teşekkür etmektir. Ayrıca teşekkürün sadece dille olmayacağını, hediye ile de takviye edilmesi gerektiğini belirtelim. Çünkü peygamberimiz (s.a.s) hediyeleşmenin kardeşlik duygusunu ziyadeleştireceğini vurgulamıştır.


Bazı insanlara teşekkür etmek adeta üzerimizde bulunan bir borçtur, kul hakkıdır: Anne-babalar, öğretmenler, akrabalar, bizlerin büyümesinde ve yetişmesinde emeği geçen nice kişiler… Kuşkusuz çoğu kez bunlara emeklerine karşılık dil ile bir kere bile teşekkür etme olanağına sahip bulunamamış olabiliriz. Belki bir kısmını yitirdik veya onlarla aramıza ulaşılamaz mesafeler girdi. Teşekkür etmek dilden ziyade yürekle olur. Bu insanların arkalarından yapılacak güzel dualar, okunan sureleri ruhlarına hediye etmeler, onlar adına verilecek sadakalar onlara edilebilecek en güzel teşekkürlerin yerine geçecektir.


Teşekkür asıl Allah’a (c.c.) yapılmalıdır. O’na şükürde bir an bile gaflette bulunmamak gerekir. O’nu anmadan geçen her an boşa geçmiştir. O’na şükür etmek bile büyük bir nimettir. Bu nimetin de şükrü gerekir. Yani şükre de şükretmeliyiz. Nitekim Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın…(Sebe suresi, 13) ” buyurunca, Hz. Davud:
“Ey Rabb’im Sana nasıl şükredeyim ki? Benim şükrüm bile Senin bir nimetindir.” demiştir. Yüce Allah (c.c.) ona şöyle karşılık vermiştir:
“İşte şimdi Beni tanıdın ve Bana şükrettin ey Davud! Çünkü şükretmenin de Benim bir nimetim olduğunu bildin.”


İnsan Allah’a (c.c.) gereği şekilde şükrün imkânsız olduğunu bildiğinde, şükür haline de şükürle karşılık verdiğinde daimi bir şükür haline girebilir.


Ed-Dârr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) ve En-Nâfi’ (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel isimleri ile kula düşen görev, hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği bilincine sahip olmaktır. Başına gelen hayrı Allah’ın (c.c.) bir lütfu ve ihsanı olarak görüp şükretmek, şerri ise günahlarının bir meyvesi olarak düşünüp tövbe etmektir.


Allah lütf u ihsanı ile bizlere muamele etsin. Günahlarımız yüzünden başlarımızdaki bela ve musibetleri fazl u ikramı ile kaldırsın. Bizleri nimetlerine şükreden kullarından eylesin. Bizlere rızasını nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi
(02.07.2012 10:10)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
DEPRESYON

Depresyon Bunalım, Ruhsal Sıkıntı, İç Darlığı, Allahın El-Kâbid, El-Bâsit Güzel İsimleri

Dünya imtihanı gereği Allah (c.c.) bazı kullarını maddi ve manevi çeşitli sıkıntılara uğratır. O’ndan gelen her bela ve musibet aslında büyük bir ikramdır. Güzel sabır gösterirsek günahlarımıza kefarettir. Güzel sabır (sabr-ı cemil) , ilgili sıkıntıdan dolayı kimseye dert yanmamakla, sıkıntıyı Allah’tan (c.c.) bilip haline şükretmekle gerçekleşir.


Her sıkıntıdan sonra bir kolaylığın olduğu bir doğa yasasıdır, yani bir sünnetullahtır. Tıpkı her yokuştan sonra bir inişin olması gibi. Bu durum her işte de böyledir. İnsan bir işte önce büyük sıkıntı yaşar, bunalır, türlü sorunlarla boğuşur, bir gün gelir işin tadını almaya, meyvesini yemeye başlar. Zor iş artık kolaylaşır. Sıradan bir iş haline gelir. Yüce Allah (c.c.) belki de insanların bu ilahi kuralı anlamakta şaşkınlık yaşayacağını bildiği için tekit maksadıyla şu ayetlerle iki kere yinelemiştir: “Demek ki, güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır (İnşirâh suresi, ayet 5, 6) .”


İnşirah suresi ruhsal sıkıntı ve darlık anlarında okunduğunda kalbe bir genişlik ve huzur verir. Ruhsal sıkıntıyı ve darlığı atmamızı sağlar.


Sabreden insan her güçlükten sonra bu kolaylığı elbette görecektir. Çünkü Allah (c.c.) ilahi kanunları şaşmaz ölçülerle koyar. Demek ki El-Kâbid (sıkan, daraltan) güzel ismi, güzel sabır (sabr-ı cemil) göstermek suretiyle El-Bâsit (genişlik ve ferahlık veren) güzel ismine ulaşmada bir vesiledir.


Özellikle bazı zikirler ruhsal sıkıntıları üzerimizden atmamıza büyük yararlar sağlar: Bunlar içerisinde ‘La havle vela kuvvete illa billahil Aliyyül Azim (Yüce ve büyük Allahtan başka güç ve kudret sahibi yoktur.) ’ zikrinin çok büyük sırları vardır. Peygamberimiz (s.a.s) bu zikrin 99 derde deva olduğunu söylemiştir. Cinni şeytanların sıkıntılarına duçar olanlara bu zikir ilaç gibi gelir. (Bu durumda olanlara günde en az iki yüz kere çekmeleri tavsiye olunur.) Yeter ki her gün bu zikre devam edilsin. Ayrıca birtakım şerli ve güçlü insanların kendisine zarar vereceği, makam ve mevkisinden edeceği türde kaygı yaşayanlara da bu zikir büyük yararlar sağlar. Bu zikirde Kelime-i tevhidin en büyük sırrı gizlidir. Çünkü insanlar günümüzde Allah’a açıkça birtakım putları şirk koşmamakta ama çeşitli güç ve kuvvet kaynaklarına güvenerek, yaslanarak Allah’a şirk koşabilmektedirler. Ağızlarından şirk kokusu ihtiva eden büyük sözler çıkabilmektedir. İşte bu zikri çekerken her zaman güç ve kuvvetin gerçek sahibinin yüce Allah (c.c.) olduğu tefekkürünü de yapmak gerekir. Konumuz açısından bu zikrin önemi ise son derece büyüktür. İnsanlar kabz (ruhsal sıkıntı, darlık) haline genellikle başkalarından gördükleri kötü muamele veya beklentilerine cevap bulamama nedenleriyle girmektedirler. Bu zikir kötü gibi görünen kişilerin, olayların arkasında Allah’ın güç ve kudretinin tecelli ettiğini algılamayı sağlayarak (hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak kadere imanın en önemli rüknüdür) kişinin gerçeği kavramasını, günahlarına ve kötü hallerine tövbe ederek Allah’a yönelmesini gerçekleştirecektir.


Hz. Yunus Aleyhisselam’ın balığın karnında iken yaptığı zikir hem bela ve musibetleri önleyici ve ortadan kaldırıcı hem de ruhsal sıkıntılara karşı büyük bir şifadır. (Günde 100 kere okunması tavsiye olunur.) : ‘La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin (Allah’tan başka ilah yoktur. Sen kusurdan, hatadan uzaksın. Kuşkusuz ben zalimlerden oldum.) ’


Kelime-i tevhit zikrinin de (la ilahe illallah) ruhsal hastalıklara ve sıkıntılara karşı iyi geldiğini özellikle belirtelim. (Günde 100 kere okunması tavsiye olunur.)


Zenginlik, sağlık, afiyet birer genişlik ve ferah kaynaklarıdır. Ama bazı insanlar, bu kaynakların kadrini ve kıymetini pek bilmezler. Zenginlik, sağlık ve afiyet içerisinde bulundukları halde böylelerinin ruhlarında bir sıkıntı ve darlık bulunur. Çağımızda insanlar genellikle böyle bir sorundan yakınmaktadır.


Zenginlik, sağlık, afiyet aslında birer genişlik ve ferah kaynağı iken kalpte aksi tesir uyandırabilmesinin nedeni başka bir şeyden kaynaklanır. O da şükür yokluğudur. Şükür, Allah’a (c.c.) teşekkür etmektir; elindekilerle yetinerek bunları kendisine bağışlaması nedeniyle Allah’a (c.c.) içten büyük bir minnet duyma duyguları ile olur. Nimetleri insanlarla paylaşmak şükrün gereğidir. Başkalarının sahip olduğu şeylere göz dikmek, onları arzulamak insanın içerisinde bulunduğu nimetleri görememesine neden olabilir. Böyle birisi ne kadar varlıklı olsa da kendisini yoksul hisseder. Sağlık ve afiyet gibi maddi şeylerle ölçülemeyen değerlerin kıymetini bilemez. Allah’a (c.c.) karşı büyük bir nankörlük duygusuyla isyan halindedir.


Dili her zaman ‘Allah’ım çok şükür’ ve ‘Elhamdülillah’ kelimelerine alıştırmak gerekir. Bu zikirler ruhsal sıkıntıya düşmeyi önlediği gibi üzerimizde bulunan maddi ve manevi sıkıntıların aşılmasına da birer vesiledir. Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de şükrün nimetlerin artmasına vesile olduğunu beyan buyurmuşlardır (bk. İbrahim suresi 7, Fatır suresi 30 vb.) .


Kabz (ruhsal sıkıntı, darlık) hali tasavvuf ve tarikat yolundaki insanları çok olumsuz etkiler. Onların zikirlerinde ve rabıtalarında ihmalkâr olmalarına yol açabilir. Hatta bu olumsuz durum diğer ibadetlerine kadar yansıyabilir. Çünkü ruhsal sıkıntı ve darlık sırasında kişi ibadetlerden zevk alamadığı gibi aşırı derecede de bunalır. İşte böyle durumlarda pek sebeplere bakmamak gerekir. Elbette nefsin bu sıkıntı ve darlığı yaşamasına neden olan etkenleri vardır. Şeytanlar, bazı insanlar, olaylar buna neden olmuş olabilir. Ama sofi nedenlerin arkasında Allah’ın gizli elini, kudretini, buna tekabül eden güzel ismini her zaman görmelidir, dikkate almalıdır. Elbette sofinin ruhunu gerçekte sıkan Allahu Zülcelâl’dır. Allah El-Kâbid güzel ismi ile sofinin ruhunu sıkmakta, darlaştırmaktadır. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, 40) .” Peki, öyle ise yüce Allah (c.c.) sofinin ruhunu niçin sıkmakta ve darlaştırmaktadır? Elbette Allah’ın hikmetine kimse sınır koyamaz. Onun hikmetine akıllar ve sırlar eremez. Ama şu kadar biliyoruz ki, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şûrâ suresi, 30) .”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, 79) .”… Ayrıca şu ayeti de gözlerden uzak tutmamak gerekir: “Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resûlüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, 155) ”


Sofi böyle durumlarda iken bir iç muhasebe yaparak hatalarına ve günahlarına tövbe etmeli, ibadetleri kendisine zor da gelse asla ihmal etmemelidir. Allah’ın El-Kâbid (sıkan, daraltan) güzel isminden Allah’ın El-Bâsit (genişlik ve ferahlık veren) güzel ismine sığınmalıdır.


Kabz (darlık, sıkıntı) ve bast (genişlik, ferahlık) halleri karşısında insan iradesi çok acizdir. Bu halleri iradeleri ile kimse değiştiremez. Buna güç yetiremez. Bu ancak Allah’ın izni ile değişir. Bu haller mevsimler gibidir. Kış mevsimi kabz hali gibi insanın elini kolunu bağlar. Bu mevsimde insan pek dışarı çıkmak istemez. Evde kapanır kalır. Bast hali ise ilkbahar mevsimi gibi insana bir genişlik ve ferahlık verir. Bu kabz haline çağdaş psikolojide depresyon denilmektedir. Depresyondaki kişiler yaşama sevincini kaybettikleri için genellikle uyumak isterler. Alkol kullananlar, bu zamanlarda daha çok içerler. Bast haline de manik derler. Manik halinde kişi içinde anlatılmaz bir sevinç duyar. Oynamak, gülmek, insanlara sarılmak ister. Aslında bu depresyon ve manik halleri mevsimler gibi her insanı da az çok kapsamı içerisine almaktadır. Kabz (depresyon) halinde iken bunun arkasında yüce Allah’ın El-Kâbid (sıkan, daraltan) güzel ismini görmek büyük bir hünerdir. Yine Allah’ın El-Kâbid güzel isminden El-Bâsit güzel ismine sığınmak ise ayrı bir hünerdir. İmanın güçlü olduğuna, hakikati kavradığına işarettir. Allah her birimize nasip eylesin. Âmin.


Tabii ‘Lafla peynir gemisi yürümez.’ diye çok güzel bir atasözümüz vardır. İnsan hayatında bazen öyle olumsuz durumlar yaşanır ki, gerçekten böyle anlarda iken kabz halinden kurtulmak kolay değildir. Çok sevdiğiniz birisini kaybetme, işten atılma, bir suçtan beklediğinizden ağır bir ceza alma, büyük bir kaza sonucu bir organınızdan olma vb. durumlar mutlak surette insanları belli derecelerde kabz haline sokarlar. Bu hallerde dostların maddi ve manevi yardımları da çoğu kez yetersiz kalır. İnsanlar hiç beklemedikleri böyle bir hal karşısında inanç dünyalarında da bir sarsıntı yaşayabilirler. Zaten kabz hali bunun mahsulü olarak ortaya çıkmaktadır. Yoksa kadere inancı tam olan, hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğine inanan bir insan, bu tür olumsuz bir olay karşısında hemen kendisini silkeler. Toparlar. Dünya hayatının bir imtihan yurdu olduğu gerçeğini hatırlar. Kendisine gelir. Olayı ruhsal dünyasında kısa zamanda sindirir. Ruh sağlığını normal düzeyde tutar. Bir iç muhasebe yaparak varsa hatalarına ve günahlarına tövbe eder, bunları telafi yoluna girer, sonra da Allah’ın El-Kâbid (sıkan, daraltan) güzel isminden Allah’ın El-Bâsit (genişlik ve ferahlık veren) güzel ismine sığınır. Böylece depresyona fazla yenik düşmez. Kısa zamanda da kabz halini üzerinden atar. İnancı zayıf olan bir insan ise sebeplere fazla takılıp kaldığından depresyondan tam anlamıyla hiçbir zaman kurtulamaz. Daima acı çeker. Nefis ve şeytanların etkisi ile bu dünyada mutlak adalet gibi bir davanın peşine düşer. Kendi nefsini daima temize çıkarır. Başına bin çeşit bela açar. Hiçbir zaman ferahlığa, aydınlığa çıkamaz. Yüce Allah (c.c.) daha dünyada iken onu manevi bir cehennemin içerisine koyar, böylece hiçbir dünya nimeti onun gönlüne genişlik ve ferahlık vermez. Allah (c.c.) bizleri böyle durumlardan korusun. Âmin.


Hicret, yerinde yuvasında bunalan, dinini yaşayamayan Müslümanların daha uygun yerlere taşınmasıdır. Bu hicret insanın iç dünyasında da söz konusu olabilir. Ruhumuzu sıkan, daraltan konulardan, insanlardan biraz uzaklaşıp bizi açan, ferahlandıran sahalara girersek ve bu nitelikteki insanlara biraz yaklaşırsak rahatlayabiliriz. Ayrıca ibadetleri manevi sığınaklar olarak görmek gerekir.


Hadis-i şerife göre ‘Dünya müminin zindanıdır.’ Yine hadis-i şerife göre, Hz. Âdem’in (a.s) yaratılacağı toprak kırk gün keder (üzüntü) yağmuru ile ıslanmış, bir gün de sevinç yağmuru ile. Buna göre bir müminin bu dünyada cennet hayatını yaşamasını beklemesi yakışık almaz. Elbette dünyayı kendimize cehennem yapmak da doğru değildir. Ama hadis-i şerifler imtihan gereği bu dünyada bazı ruhsal sıkıntıları göğüslememize işaret etmekte, ebedi ve sonsuz sevincin ancak cennette gerçekleşeceğini belirtmektedir. ‘Doğrusu o gün cennetlikler eğlence ile meşguldürler (Yasin suresi, 55) .’


Allah (c.c.) tıpkı şefkat ve merhametten yavrularını uyaran, terbiye eden bir baba gibi bazen günlerimizin sıkıntılı geçmesine bazen de neşeli olmamıza neden olan şeyleri yaratmaktadır. Herhalukarda O’nun kaderine razı olmak dışında başka bir seçeneğimiz yoktur. Ruhsal sıkıntılardan kurtulmanın yolu ilaç bağımlılığından ziyade Allah’a yönelme ile mümkündür. Şükür duygusudur. Allah’ın El-Kâbid (sıkan, daraltan) güzel isminden Allah’ın El-Bâsit (genişlik ve ferahlık veren) güzel ismine sığınmadır. Bu güzel isimleri sayıya vurmadan yapılan zikirler, bu konuda sıkıntısı olanlara büyük bir rahatlık, genişlik ve ferahlık sağlayacaktır inşallah.


El-Kâbid (sıkan, daraltan) , el-Bâsit (genişlik ve ferahlık veren) güzel isimleri ile kula düşen görevler şunlardır: İnsanın hangi halde bulunursa bulunsun Allah’a (c.c.) şükretmesi için pek çok nedeni vardır. Bela ve musibetlerle bize sabır meyvesini kazandırmaya çalışan yüce Allah (c.c.) , verdiği her bir varlık, sağlık, afiyet nimetleri ile de bizde şükür meyvesinin oluşmasını bekler. Çünkü şükür ile bir Müslüman dünyada genişlik ve ferah duygularını tadarken ahirette yüksek dereceler kazanır.

Allah (c.c.) , bütün sıkıntılarımızı ferahlığa çevirsin. Bizlere rızasını nasip eylesin. Âmin.



Muhsin İyi
(23.06.2012 08:35)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
LETAİF ZİKRİ

Letaif, Letaifler, Letaiflerin Görevleri, Letaif Zikri (Zikr-i Letaif) , Meditasyon, Çakralar
Kalp zikrini başarı ile tamamlayan sofiye birtakım maddi ve manevi haller yaşandığında mürşid-i kâmiller tarafından letaif zikri verilir.

Letaifler manevidir. İnsanın aslını teşkil ederler. Letaifler, ruhun insan vücudunda kendisini gösteren ve belli bir işleve sahip olan manevi organlarıdır.

Ruh, Allah’tan (c.c.) insana bir emanet olarak verilmiştir. Ruhun asıl vatanı emir âlemidir. Ruh madde âleminde gurbettedir. Asıl vatanına karşı bir özlem ve iştiyak duyar. İnsan bedeninde ise nefsin elinde esirdir. Nefis ruhu kendisine benzeterek onun asli vatanına karşı ilgisini ve sevgisini kesmiştir. Dünyaya bağlamıştır. Ruh çaresiz bir şekilde nefse boyun eğerek asli vazifesini unutur. Zira aynı zamanda ruhun bedene, dolayısıyla nefse karşı da büyük bir aşkı vardır. Bu yüzden ruhun manevi organları durumunda bulunan letaifler bu dünyaya bağlılıkla ve günah kirleri ile bozulur, görevlerini yapamaz duruma gelirler. Yani manevi âleme, emir âlemine, Allah (c.c.) indine gitmeyi unuturlar.

Letaiflerin temizlenmesi ve çalışabilmesi için öncelikle bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe etmek gerekir. İnsan elbette tövbeyi yalnız başına da yapabilir. Mürşid-i kâmil tövbenin edilmesine bir vesiledir, bir şahittir. Her şeyden önemlisi duası bereketi ile tövbenin Allah (c.c.) indinde kabulü için bir manevi destekçidir. Günahları ancak Allah (c.c.) affeder. Bunun için de kişinin mürşid-i kâmile gitmeden önce samimi olarak bütün günahlara kalben pişman olması, tövbe etmesi gerekir.

Günahlarına can u gönülden tövbe edip hatalarını tamir etme yoluna giren kişiler için Allah (c.c.) büyük bir kapı açmaktadır. Bu çeşit tövbeye nasuh tövbesi denmektedir. Nasuh tövbe, Allah’ın (c.c.) izni ile bütün günahları affettirdiği gibi sevaba da çevirmektedir. Kişi bu nasuh tövbe ile geçmişte yapamadığı ibadetleri kaza etmeye çalışır. Kul haklarını da ödeme yoluna girer. Böyle birisinin Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını, peygamberimizin (s.a.s) sünnetini hayatına uygulamak dışında başka bir gayesi kalmamıştır. İşte böyle güzel bir hal tasavvuf yoluna girecekler için çok gereklidir, önemlidir. Bu bir ev yapmak isteyen insanın önce bir arsa temin etmesi gibi zaruri bir şeydir. Tövbe, tasavvuf ve tarikat yolunun temelidir. Kalp ve letaifler günahlara gerçek anlamıyla tövbe etmeden temizlenemezler ve dolayısıyla çalışamazlar. Zikir onlara tesir edemez.

Tövbe ile Allah (c.c.) geçmiş bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu durum Kuran-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir: “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden) , Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir) . Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71) .”

Senelerce, belki 15-20 sene gibi çok uzun zamanlar boyu zikir alıp kalplerinde ve letaif noktalarında hiçbir hal yaşamamış insanlar bilirim. Bunların aşamadıkları handikapları günahlardır. Günahlara gerçek anlamıyla tövbe edemeyen, günahları kalpten samimi olarak çıkaramayan bir sofi ancak şeytani halleri yaşayabilir. Rahmani haller bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe-i nasuh kılındıktan sonra Allah’ın izni ve ikramıyla meydana gelir. Allah (c.c.) bütün kullarına aynı sünnetullahla (ilahi kanunlarla) muamele eder, kullar arasında ayrım yapmaz. Gereği şekilde tövbe kapısından giren bir sofi vazifelerini yaptığı taktirde genellikle tasavvufi hal ve makamları da yaşamaya başlar.

Bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe nimetine eren bir sofinin kalbi ve letaifleri zikir ve rabıta ile gün geçtikçe parlamaya başlar. Zikir ve rabıta yavaş yavaş tesirini gösterir.

Günahlar nasuh tövbe ile affedilir ama günahların kalpte ve letaif noktalarında bıraktıkları izler çok uzun zamanda temizlenir. Bunlar için zikir ve rabıtaya ihtiyaç vardır. Zikir ve rabıta nur ve feyz kaynaklarıdır. Bunlar süratle kalbi tasfiye ederek (saflaştırarak, nurlandırarak) letaif noktalarına etki etmeye başlarlar.

Kalp, zikrin ve rabıtanın tesiriyle yavaş yavaş açılmaya başlar. Genişler. Yanma, batma gibi durumlar ilk zamanlar kalpte daha sonra da letaif noktalarında görülebilir.

Kalbin altının, karın kısmının yılan gibi oynaması kalbin üstünün kalp gibi atması (veled-i kalp) zikri yeni alanların yaşadıkları bazı maddi haller olabilir.

Kalbin manevi halleri ise pek çoktur. Sürekli günahlarına pişman olup gözyaşı dökme, insanlara karşı merhamet duyma, iyiliklere karşı büyük bir alaka hissetme, her şeyde Allah’ın tecellilerini görme… kalbin zikirle yaşadığı manevi hallerden sadece bazılarıdır.

Tasavvufta başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Bu letaif noktaları zikir ve rabıta ile günah kirlerinden temizlenip nurlarla parlamaya başlayınca gözler kapalı vaziyette iken onların değişik renkteki nurları da görülebilir. Letaifler bu nurlarla birlikte emir âlemine yükselmeye başlarlar. Onun için başlangıçta ilgili manevi organlarda görülen bu nurlar daha sonra birlikte ve karışık bir vaziyette görülür. Zikir ve rabıta sırasında helezonik bir tarzda dönerek, karışarak yükselmesi ile kendisini belli ederler. Bazı kitaplarda ilgili letaif noktalarında farklı renklerdeki nurların söz konusu edilmesinin nedeni, bu nurların bir bütün halinde görülmesinden ve bu sebeple hangisinin hangi letaif noktasından çıktığını tam olarak bilememeden kaynaklanmaktadır.

Letaiflerin temel işlevlerini tam anlamıyla bilememekteyiz. Ama tüm ruhsal işlevler onların aracılığı ile gerçekleşmektedir. Çünkü letaifler ruhun temel organlarıdır. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle insana ruh hakkında çok az bilgi verilmiştir (bk. İsra suresi, 85) . Tabii ki ruhun manevi organları olan letaiflerin her birisinin ayrı bir işlevi vardır. Duygu ve düşüncelerin, hayallerin, bilinçaltı bilgilerinin letaiflerle yakın bir ilgisi bulunduğu gibi imanla ilgili tüm kavramlar da doğrudan letaiflerle ilgilidir. Örneğin ilahi aşk, cezbe, Allah’ın huzurunda olma duygusu, Allah’ın varlığını her yerde hissetme, Allah’ta yok olma isteği, kerametler (aynı anda birkaç yerde görünme, ruhlarla konuşma …) vs.

Letaiflerin bu önemli işlevleri dolayısıyla gerek açılması sırasında gerekse açıldıktan sonra şeytanlar tarafında işgal edilmesi ve görevlerini yapamayacak duruma getirilmesi tehlikesi her zaman mevzu bahistir. Böyle olumsuz bir durumla karşılaşan sofi asla ümidini yitirmemelidir. Bilmelidir ki böyle bir durum er geç başına gelecekti. Zira şeytanlar şimdiye değin hep yanında idiler. Sadece varlıklarını hissettirmiyorlardı. Vesvese ile yetiniyorlardı. Ama sofinin üzerinde gün be gün nur ve feyiz arttıkça ve letaifler açılmak üzere olduğu veya açıldığı için hem maddi olarak rahatsız olmaya başlamışlar hem de hasetlerinden kuduracak duruma gelmişlerdir. Bir bahane ile düşmanlıklarını göstermeleri an meselesidir. Bu genellikle dişi bir şeytanın sofiye güya âşık olduğu ve onunla zina yapmak istemesi ile başlar. Artık düşmanlıklarını açıkça göstermektedirler. Çünkü zina her türlü çeşidiyle manevi ilerlemeyi durdurur, nur ve feyzi yok eder. Dikkat buyurun, onun için Allahu Zülcelâl Nur suresinde zina yasağını konu edinmiştir. Sofinin onlarla evlenmesi, onlardan çocuk sahibi olması bahis mevzu bile olamaz. Bunlar şer’an ve gerçekte mümkün değildir. Şeytanların sofiyi yolundan alıkoymak için başvurdukları hilelerdir, yalanlardır. Letaifler açılıp ilahi nurlar seyredildiğinde şayet bu durumda sofi cinni dişi şeytanların tecavüzüne uğrarsa onları dünya kadınlarının en güzelleri (mankenler) biçiminde görür. Muameleleri de dünya kadınlarından daha üstündür. Şayet sofinin letaifleri açılmamışsa onları sadece duman biçiminde insan şekline girmeye çalışmaları ile görebilir. Sofi nasıl gönlünde dünya kadınları ile zina etmeyi çıkarmışsa bunlara karşı da böyle davranmalıdır. Gerçi bu iş o kadar kolay değildir. Zira imtihan çok ağırdır. Ancak bu Allah’ın (c.c.) yardımı ve muhabbetiyle aşılabilir. Nefis ve şeytanlarla savaşmak, büyük cihattır. Dünya kadınlarıyla zina yapmanın bin çeşit belası, sıkıntısı vardır. Bunlarla görünüşte hiçbir tehlike yoktur. Sadece Allah korkusu, Allah rızası buna engeldir. Sofi bu engeli aşarsa Allah’la arasında veli olma yolunda başka önemli bir handikap kalmaz. Bu durum nefis demirinin şehvet ateşinde Allah korkusu ve Allah rızası balyozları ile dövülüp güzel bir şekle getirilmesinden ibarettir.

Şeytanlara bir saniye zamanı bile ayırmak doğru değildir. Küçük bir ilgi kişiyi onların oyuncakları kılar. Onun için mürşid-i kâmiller bu şeytanlara karşı ilgiye de vesvese derler, buna ehemmiyet vermemeyi önemle tavsiye ederler.
Şu bilinmeli ki, şeytanlarla mücadele halinde olan sofi bu aşamada bir köprü üzerindedir. Şeytanların bütün tehditleri boştur. İnsanları öldürecek güçte yaratılmamışlardır. Sadece bazı tekniklerle kaslarda ağırlık gösterirler. Ama bu sadece kas sıkıştırma tekniği ile yaptıkları bir oyundur. Allah (c.c.) onlara insanları kaygıyla denemek için bunlara izin vermiştir. Şeytanlar bu çeşit eziyetleri ile büyük kul haklarına girerler. Sofi zikrine, rabıtasına, murakabesine dalarak nur ve feyzini artırmaya çalışmalıdır. Şeytanlar ordular halinde sofiye saldırırlar. Nur ve feyzden yandıkları için nöbetle ve sırayla sofiyi rahatsız ederler. Onların perişanlıkları sofiden bin kat daha fazladır. Bu durum gözlerden saklandığı için sofi kendisinin çile çektiğini sanır. Gün be gün artan nur ve feyz dalgaları ile şeytanların güçleri gün geçtikçe zayıflar, daha doğrusu şeytanlar sofiye eziyet etmekten ziyade kendileri büyük zararlar görürler. Letaifler çalışmaya başladıkça şeytanların vücuda olumsuz tesirleri de yavaş yavaş azalır.

Böyle şeytanlarla ilgili bir sıkıntısı olan sofiler, letaif zikirlerinde ara sıra soluğunu kesip bu sırada ‘La havle vela kuvvete illa billahil Aliyyül Azim (Yüce ve ulu Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur) ’ demelidir. Soluğunu uzunca bir süre tutup bu zikri elden geldiğince çok söyleyip sonra nefesini bırakmalıdır. Bu şeytanlara çok büyük zararlar verir. Zira hem bu zikir hem de nefesi içeride uzun süre tutma (tabii nefy ü ispat zikri) şeytanların tabiri caizse belini kırarlar. Kişinin de letaiflerinin çok hızlı bir şekilde yol almasını sağlarlar. Elbette şeytanlar öyle kolay kolay pes etmezler. Fenafillâha ve bekabillaha erip tüm vücudun nurla çevrilme sürecine kadar onların az da olsa saldırıları her zaman mevzu bahis olabilir. Bunlara zerre kadar ehemmiyet vermemeli; it ürür kervan yürür misali sofi vaktini zikir ve rabıta ile geçirmeye, murakabeyi meleke haline getirmeye bakmalıdır.

Sofi kalp zikrini çekerken de nefy ü ispat zikrini çekerken de şeytanların hücumlarına uğrayabilir. Bu gayet doğal bir durumdur. Suçluluk duygusu yaşamasına gerek yoktur. Böyle bir durumda iken yani kalp zikrini çekerken zikrinin artırılması ve bir an önce letaif zikrine geçmesi gerekir. Şayet sofi nefy ü ispatta bu durumu yaşarsa zikrine ilave olarak letaif zikrine de yönelmelidir. Zira şeytanların en birinci amaçları letaif noktalarını çalışamaz duruma getirmektir. Çünkü insanın manevi yükselmesi, ilerlemesi letaiflerle mümkün olmaktadır. Ayrıca kalp ve letaiflere hâkim olan şeytanlar insanın bütün duygu ve düşüncelerini de bilmektedirler. Bu bakımdan kalp ve letaifler telefon hatları gibidirler. Şeytanlar bu sayede etkili vesveselerde (nabza göre şerbet vermede) bulunurlar.

Letaifler çalışmazsa manevi ilerleme durur. Çünkü ruh bu letaif noktalarından emir âlemine yükselmekte, insanı bu yolla olgunlaştırmaktadır.

Letaifler emir âlemine yükselmezse insan kâmil (olgun) olamaz. Sadece nefsi için yaşar. Ama letaifler makamlarına ulaştıklarında insan nefsinin esiri olmaktan kurtulup Allah’a (c.c.) gerçek anlamda kul olur. Nefsin en çok tatmin isteyen tarafı şehvettir. İnsanların çalışmaları; mesleki, sosyal faaliyetleri hep bunun ekseni etrafında döner. Yoksa nefis çok tembel yaratılmıştır. Karşı cinse ilgi ve şehvet olmasa idi insanlar mesleki ve sosyal faaliyetleri için pek hareket edemezdi. En önemlisi, bunlarda başarılar gösteremezlerdi. İnsanın en temel güdüsü karşı cinsten en iyi, en güzel kimse ile ilişkiye girmektir. Eğer güzel ve iyi bir hanım elde edilmişse nefis genellikle bununla yetinmez. İslami endişeleri olmayan kişiler uygun fırsatlarda gayri meşru bir şekilde daha güzel ve iyi bayanlarla ilişkiye girmek isterler. Nefsin bahanelerine sınır konulamaz. İslami endişesi olanlar ise ya eşlerini boşamayı ya da (elbette geçerli bir neden olmadıkça bunu onaylamıyoruz) ikinci kez evlenmeyi düşünürler. Kısacası nefis vücut ülkesinde yönetici olduğunda durum böyledir. Kimse de bundan istisna edilmemiştir. Şehvet kuvvetine göre insanlar bunun için mesleki ve sosyal yaşamlarında başarılar gösterirler. Kadınlarda da durum aynıdır. Yalnız onlar erkekler ölçüsünde değillerdir. Annelik içgüdüsü, erkeğe göre daha zayıf ve şefkatli olmaları, toplumun namusa verdiği önem vs. kadınların nefislerini bu korkunç şehvetten biraz uzaklaştırmaktadır. Daha doğrusu biraz sakinleştirmektedir. Bir kadın kocası kendisini aldatmadıkça kolay kolay başka bir partner arayışına pek girememektedir. Letaifleri emir âlemine yükselmiş insanda ise durum tamamen farklı olmaktadır. Şehvet bu insanda yok olmamaktadır. Belki daha da artmaktadır. Ruh vücuda egemen olunca ve nefsi esir edince insan artık şehvetinin kölesi olmaktan kurtulmakta, sadece Allah’ın rızasını gözetmeye başlamaktadır.

Peygamberimizin (s.a.s) çok eşliliği nefsin arzusuyla olmamıştır. Böyle olsaydı, onun geçim darlığı çekmesi söz konusu olamazdı. Oysa Kuran-ı Kerim ayetleri ile sabittir ki, eşleri geçim darlığı nedeniyle peygamberimizle (s.a.s) tartışmış, iş boşanma teklifine kadar gelip dayanmıştı: ‘Ey peygamber! Eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin sizlere boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım. Yok eğer Allah’ı, Resulünü ve ahret mülkünü isterseniz haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara mükafat hazırlamıştır. (Ahzab suresi, 28-29) ’ Nefis şehvetiyle hareket eden bir kişinin tek gayesi elde ettiği partnerleri dünya nimetleriyle hoşnut etmek olacaktır. Peygamberimizin (s.a.s) çok evlilikleri Medine’de devlet başkanı iken gerçekleşmişti. Eğer bu evlilikleri nefis cihetiyle gerçekleşseydi her devlet başkanında veya görevlisinde olduğu gibi halktan alınan vergilerle (o zaman buna haraç derlerdi) kendisini yüksek maaşa bağlatırdı. Özel ve cinsel hayatında bu tür problemlere kesinlikle yer vermezdi. Onlarca hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, peygamberimiz (s.a.s) ve temiz eşleri (Allah her birisinden razı olsun) çok mütevazı bir hayat yaşamışlar, hatta çoğu günler yiyecek bir şeyler bulamamışlardır. Bir insanın devlet başkanı olup da çok evliliğine rağmen bu çeşit bir yaşantısı ancak ruhsal olgunluğu ile mümkündür. Ayrıca bu durum peygamberimizin (s.a.s) haklılığına, gerçek bir peygamber olmasına da bir delildir.

Letaifler zikirle yükselip emir âlemine vardıktan, oradan da bunların aslı mertebesinde olan sıfatlar âlemine ulaşır. Daha sonra zat makamına doğru yolculuk yaparak uruclarını (yükselişini) tamamlarlar. Buradan geriye dönerler (nüzul) . Letaifleri geriye dönen sofi artık insanları hakka çağıracak olgunluğa ermiş, insan-ı kâmil olmuş demektir. Böyle birisinin nefsi de artık eskisi gibi kötülüğü emretmez. Tamamen değişmiştir. Çıkarlarını düşünmez. Hele uçkurunun sevdasında hiç olmaz. Nefis, letaiflerin bu yükselişi ve inişi ile birlikte Allah’a (c.c.) gerçek manada kul olmuş, Allah’ın emir ve yasaklarını samimi bir arzu ile benimsemiştir. Peygamberimizin (s.a.s) sünnetlerini de baş tacı edinmiştir.

İnsan nefsine halk arasında ‘huy’ da denir. Bununla ilgili pek çok atasözü vardır: Huy canın altındadır. Can çıkar huy çıkmaz. Huylu huyundan vazgeçmez. Bir insan yedisinde neyse yetmişinde odur, derler. Bütün bunlar doğrudur. Ama terbiye görmemiş nefis için geçerlidir. Bir insan mürşid-i kâmilin elinde tövbe alıp zikre ve rabıtaya koyulduğunda letaiflerini nurlandırıp asli memleketine yükselttiğinde büyük değişikler yaşamakta, nefis güzel huyları kazanmakta, böyle bir insan insan-ı kâmil makamına ulaşmaktadır. İşte insanın kendisini gerçekleştirmesi gerçekte budur.

Batı felsefesinde ‘Varoluşçuluk’ akımının güzel ve gönülleri çelen düşünceleri sadece birer temenniden ibarettir. Gerçeklikle ilgileri yoktur. İnsan ruhsal olarak Allah’a (c.c.) doğru manevi bir seyre girmedikçe nefsinin yörüngesinden asla dışarıya çıkamaz. Buna imkân yoktur. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Büyük suçlar işleyip de hapiste bir ömür çürütüp çıkar çıkmaz aynı suçları gene işleyen binlerce insan vardır. Nefsi bu tür cezalarla bile tam anlamıyla ıslah olamamaktadır. Böyle suçlular hapiste nefsini ıslah etmekten ziyade acemiliklerine içerlemektedirler.

İnsan ruhunu (letaiflerini) zikirle ve rabıta ile nefsin elinden kurtarmadıkça ne özgür olabilir ne de kendini gerçekleştirebilir. Şeytanların elinde oyuncak olup kalır. Bu Varoluşçu filozofların çoğunun intiharı bir kurtuluş yolu olarak görmeleri boşuna değildir. Nefsin ve şeytanların elinde esir ve perişan olduktan sonra tek çıkış yolu olarak ölümü seçmektedirler.

Ruh Allah’tan ilahi bir soluktur. Ezelde Allah’la konuşmuş, Allah’a O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacağına dair söz vermiştir. Dünyaya indirildiğinde bu sözünü unutmuş, nefsin elinde esir duruma düşmüştür (bk. Araf suresi, 172) . Nefis ise bu dünyaya aittir. Aslı anasır-ı erbadır (dört unsur: hava, su, ateş, toprak) . Yani nefis vücudumuzun adeta ruhu gibidir. Nefis üç yaşındaki bir çocuk kadar düşüncesizdir. Bencildir. İçgüdülerinin elinde esirdir. Özellikle şehvet nefsin en çok önem verdiği içgüdüsüdür. Onu tatmin etmek için yapamayacağı şey yoktur. Vücudun kanser olması bile genellikle nefsin şehvet hissinin tatmin olamamasından, daha doğrusu açgözlüğünden kaynaklanır. Tıpkı üç yaşındaki bir çocuğun oyuncakları elinden alındığında veya istediği şey kendisine verilmediğinde kendine tokat atması, saçını başını yolması gibi kendisine zarar vermesinden başka bir şey değildir. Nefsin oyunlarına akıl sır erilmez. Onu mutmainne makamına ulaştırmadıkça da hep bu tür sorunlar çıkarır, etrafına da büyük zararlar verir. Onun için Allahu Zülcelâl Kuran-ı Kerim’de ‘Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur (Ra’d suresi, 28) ’ buyurmuştur.

Nefsin temel unsurları anasır-ı erba olduğu için dünyaya aşırı düşkündür. Çünkü dünyadaki maddeler de nihayetinde bunlardan oluşur. Nefis dünyaya annesi, babası ve vatanı gibi bakar. Allah’ı (c.c.) inkâr eder. Şeytanlar nefsi dünya nimetleri ile kandırırlar. Çünkü nefsin aklı üç yaşındaki çocuk kadardır. Ruh ise Allah’a iman eder. Çünkü ruh insan yaratılmadan önce ezel meclisinde iken Allah’ı tanımıştı. O’na söz vermişti. Bütün marifetler, faziletler ruhta vardır. Ruh şeytana asla kanmaz. Sadece nefse biraz ilgisi, bağlılığı ve sevgisi olduğu için dünyayla uğraşmaktan ve günah kirlerinden dolayı kararır, asli özelliklerini soldurur. Ateist bir insan bile % 100 olarak Allah’ı inkâr edemez. İç dünyasında ruh ile nefsin çatışmalarını hisseder. Sadece bazı günahları vicdani bir rahatsızlık duymadan, zevk alarak işlemek için nefsi Allah’ın var olmadığı savını diretip durur. Sonra ruhu cılız bir sesle de olsa buna mutlaka itiraz eder.

Nefis genellikle kişinin şahsiyetinde anasır-ı erbasından bir unsurunu belli etmesiyle kendisini gösterir. Tabii herkesin yaratılışı birbirinden farklıdır. Bunda etken olan şey, bu unsurlardan birisinin diğerine göre daha ağır basmasıdır. Tabiatında toprak öğesi ağır basan kişi tembeldir. Çalışma ve ibadet ağırına gider. Korkaktır. Asalaktır. Rahatına ve keyfine düşkündür. Muhafazakârlar genellikle toprak öğesi ağır basan cinstendir. Su öğesi ağırsa dönektir. Verdiği sözleri çabuk bozar. Her renge girer. Kolayca yalan söyler. Münafık tabiatlıdır. Dedikoduya düşkündür. Her devrin adamı genellikle bunlardan çıkar. Hava öğesi ağır basan kişi çok duygusaldır. Hemen kanar. Duygu ve coşkuları ile hareket eder. Hayatı ciddiye almaz. Değişkendir. Dünyasını şarkılar, aşklar oluşturur. Arzularına göre yaşamak ister. Sanatçılar genellikle bunlardan çıkar. Bunların siyasetle hiç alakaları yoktur. Ateş öğesi öfke, hırs, kibir, kin, şehvet gibi durumlara karşılık gelir ki bunlar sahibini cehenneme götürecek kadar tehlikelidirler. Hayatı çok ciddiye alırlar. Daha doğrusu dünya hayatı dışında başka bir yaşamın, ebedi hayatın olacağını pek düşünmezler. Dava adamları genellikle bunlardan çıkar. Yani her insanın yaratılışında bulunan nefis, evrenimizin de, dünyamızın da temelini oluşturan bu dört öğeden oluşmaktadır. Adeta bunların ruhuna nefis denir. Yani toprak, ateş, hava, su kendi doğalarını, özelliklerini insana vererek onda nefis dediğimiz varlığı meydana getirmişlerdir. Bu dört öğe bizi dünyaya, insanlara ve evrene bağlamaktadır. Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturmaktadır. Her insanın nefsinde bu dört öğeden bir öğe diğerlerine göre biraz ağır bassa da aslında insan nefsinde bunların her biri belli oranda da bulunmaktadır. Başkalarında gördüğümüz her olumsuz ahlak, davranış bizlerde de tohum olarak mevcuttur. Uygun şartlar bulduğunda hemen nefis içerisinde kendisini göstererek yeşerir, boy atar. Onun için nefis küfür üzere yaratılmıştır. Onun İslam’a girmesi, hidayeti kabul etmesi düşünülemez. Nefis ancak bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe alarak zikir ve rabıta ile değişebilir. Mutmainne makamına çıkarak ilahi kanunlara boyun eğebilir. Yoksa düşünce egzersizleri ile kendi ilahlığından asla vazgeçmez.

Zikir, rabıta, murakabe sayesinde mutmaine makamına çıkan bir nefiste toprak öğesinin ağırlığı sabır, metanet, ağırbaşlılık olarak kendisini gösterir. Su öğesinin ağırlığı insanların halini anlama, herkese karşı anlayışlı ve uyumlu olma biçimindeki faziletleri dışa vurur. Ateş öğesi Allah aşkı ve İslam davası yolundaki büyük hizmetlerle, tutkularla, mücadelelerle kendisini belli eder. Hava öğesi ağır basan kişiler ise duygu ve coşkuları ile İslami bir şevk ve heyecan içerisinde bulunurlar.

İbadetler görünüşte nefse ağır gelirler. Ama nefis terbiye olduğunda ve letaifler çalıştığında büyük bir zevk kaynağına dönüşürler. Özellikle namaz ve zikir dünyanın hiçbir zevkiyle kıyaslanmayacak oranda tatlılaşır. Çünkü letaif noktaları çalıştığında, Kâbe’den gelen ilahi esintiyi, feyzi algılayacak düzeye geldiğinde büyük bir zevk yaşanır. Ayrıca nurlar da buna başka bir güzellik ve hoşluk katarlar.

Rabıta zikirden üstündür. Zikir maksada koşmaksa, rabıta maksada uçmak gibidir. Onun için sadatlar zikri ayın ışığıyla, rabıtayı güneşin ışığıyla mukayese etmişlerdir. Rabıta letaiflerin temizlenmesi, çalışması ve emir âlemine yükselmelerinde zikre göre çok daha etkilidir. Zira kişi rabıta sırasında mürşid-i kâmilini karşısında hayal edince kendi manevi organları mürşid-i kâmilin manevi organları (letaifleri) ile birleşir, rabıtalı olduğu sürece onun sahip olduğu ileri manevi halleri de kendi üzerine alır. Bu iki kabloyu birleştirmek gibidir. Tabii bu bir süreç işidir. Onun için sofi rabıtayı sadece vaktinde yapmakla yetinmemeli, her zaman rabıtalı bulunmaya dikkat etmelidir.

Vücutta daha pek çok noktada letaifler (çakralar) vardır. Örneğin ellerin ayaları da birer letaif noktasıdır. Açıldıkları zaman dua edildiğinde gökyüzünden yağan rahmeti ve feyzi hoş bir ağırlık olarak algılarlar. Ağrıyan, şişen, hasta organa bu eller yaklaştırıldığında yanmaya, yüksek derecede bir ısı hissetmeye başlar. Vücutta daha buna benzer pek çok letaif (çakra) noktası bulunmaktadır. Fakat bunların çoğu dünyaya aşırı bağlılıktan ve günahların manevi yüklerinden işlemez hale gelmişlerdir.

Tarikatların bir grubu daha ziyade zikre ağırlık vererek ruhu tasfiye ederek nurlarla güçlendirmeye çalışırlar. Nakşibendiyye tarikatı bu gruba girer. Ruh nurla olgunlaşarak kendisine gelir, yavaş yavaş iç dünyada söz sahibi olarak nefsi kendisine benzetmeye, onu tezkiye etmeye başlar. Yani nurlarla ruh çarkı döndükçe nefis tezkiye olup makam kazanır. Tabii nefsin makam kazanması kolay değildir. Her makamda elli bin perde olduğu söyleniyor. Bu çok yavaş olur. Zikir Allah rızası için çekildikçe olur. Çarklar işler. Onun için zikirde şu cümleyi belli bir periyotla söylemek gerekir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Sen’in rızandır.) ’ Zira çekilen zikir Allah’a ulaştıracak rüzgâr ise bu ilgili cümle onun rotasıdır. Rota, rüzgar kadar hatta ondan da önemlidir. Zikir bu niyetle çekilmedi mi nefse hizmet eder. Nefsi bir gaye ile zikir çekilmeye başlanır. Nefis de gitgide şişer, yoldan çıkar. Şeytanın oyuncağı olur. Onu çıkamayacağı uçurumlara atar. Yalancı mehdiler, kutuplar, evliyalar hep bu rotadan sapan insanlardan çıkar. Allah göstermesin. Allah zikrinde bizleri rızası dışında başka noktalara sürüklemesin. Âmin. İşte zikir Allah rızası için çekilirse ruh saflaşır, nefis de Allah’tan gelen şeylere, hususiyle kaza ve kaderine rıza gözlüğü ile bakmağa başlar. Ruh, zikri bu niyetle çekip saflaşması ile nefse bu konuda dersler verip onu kendisine benzetmeye çalışır.

Tarikatların diğer bir grubu da doğrudan nefsi hedef alarak onu tezkiye etmeye (temizlemeye) çalışırlar. Bunun için müritleri zorlu hizmetlere koşarlar. Oruç ve erbain (çile) gibi ibadetlere önem verirler. Bu tür tarikatlar kurumsal alt yapılara ihtiyaç gösterdiğinden zamanımızda kalmamışlardır. Halveti, Mevlevi gibi tarikatlar bu gruba girer. Elbette zikir gerek ferdi gerekse bireysel olarak bu tarikatlarda da vardır, ama birinci planda değildir. Nefis bu zorlu ibadetlerle zamanla dize gelerek nefis makamlarının kat edilmesindeki Allah’ın kaza ve kaderine rızayı öğrenmeye, daha doğrusu bu bilgiyi içselleştirmeye başlar, bu yolla nefis makamları tek tek aşılır. Ama tabii bunlar çok uzun yılları da alabilir. Yani nefsin değişimi onlarca yıl sürebilir.

Migren diye bilinen şiddetli baş ağrıları şayet maddi bir nedenden meydana gelmiyorsa başın üstünde bulunan letaif-i küllün kişinin dünyaya aşırı bağlanmasından, günahların kirlerinden dolayı çalışamamasından kaynaklanabilir. Burada şeytanların baskıları da söz konusu olabilir. Tabii buranın zikirle açılması çok ileriki zamanlarda olabilir. Onun için bu konuda sıkıntısı olan kardeşlerimize böyle şiddetli baş ağrılarında pratik bir çare olarak abdestli olmak şartıyla küçük bir Kuran-ı Kerim’i birkaç saat şapkalarının altında tutmaları onlara Allah’ın izni ile geçici de olsa bir şifa verecektir.

Meditasyon her ne kadar çeşitli disiplinleri ve kavramları ile tasavvuf ve tasavvufun kavramları ile yakınlık ve paralellik gösterse de aralarında büyük farklılık vardır. Nasıl bizler Tevrat ve İncil’in asıllarının hak olduğuna inanıyorsak ve bunların sonradan bozulduğunu, insanların bu hak kitapları şimdiki halleri ile tahrif ettiklerini biliyorsak bunun gibi meditasyonun ve bununla ilgili kavramların da başlangıçta hak dinlere dayandıkları açıktır. Ama bunlar bugünkü halleri ile insanlara yol gösteremedikleri gibi açıkça yanlış ve sapkın yollara da sürükleyebilirler. Çünkü şeytanları tanımayan, bilmeyen, onların hilelerinden habersiz kişiler, içlerinden çıkamayacakları hallere düşebilirler. Çakralar diye tarif edilen şeyler, tasavvuftaki letaiflerden başka şeyler değildir. Letaiflerini meditasyon yöntemleriyle açtıklarını sananlar, şeytanların oyuncakları olur da bundan haberleri bile olmaz. Dikkat edilirse meditasyon sisteminde ne yazık ki şeytanların adı bile geçmez. Oysa tasavvufta ‘Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.’ sözü en çok bu makamda, yani letaif zikrinde geçerlidir. Zira letaif zikri sırasında pek çok haller yaşanabilir. Bunların bir kısmı şeytani bir kısmı Rahmanidir. Bunları sofinin tek başına birbirinden ayırması mümkün değildir. Bunun için bu yolu iyi bilen bir kişinin, mürşid-i kâmilin rehberliğine ihtiyaç vardır.

Meditasyonla bir kişinin nurlara ve feyze ulaşması mümkün değildir. Çünkü nurlar ve feyizler ancak Hak kitap olan Kuran-ı Kerim’den alınan kelimeleri zikirle ortaya çıkmaktadır. Geçmişte hak temele dayanan bütün dinler, İslam’ın gelişi ile birlikte iptal edilmişlerdir. Nurdan, feyizden uzaktırlar. Meditasyon sırasında söylenen kelimeler artık bir anlam ifade etmemekte, bir nur ve feyz sağlama işlevine sahip olamamaktadırlar. Meditasyonla çeşitli nurları gördüklerini sananlar şeytanların oyunlarına düşerler. Zira nasıl her pozitif sayının bir de negatifi bulunuyorsa bu yolda da hak olan hal ve makamların bir de şeytani versiyonları vardır.

Dünya hayatı kısadır ve ahret için sermaye biriktirme zamanıdır. Kıyamet günü gelecektir ve deniz sahili gibi cehennem her birimizin önüne çıkacaktır. O gün insana fayda veren sadece imanı ve salih amelleri olacaktır. Tasavvuf İslamiyet’in özüdür. İnsan zikir ve rabıta ile kazandığı şeyleri bilse, onlara kavuşmak için bugün hemen ölmek isteyecektir. Kaldı ki bu yolda sevap için zikir ve rabıta yapılmaz, Allah (c.c.) rızasını tahsil için bütün ibadetler yapılır. Niyet budur. Meditasyon sadece kişinin dünya mutluluğu ve huzuru için yaptığı bazı egzersizlerdir. Yapılan çalışmalarla çakralar gerçek anlamda açılmadığı ve çalışmadığı gibi harcanan emeğe ve zamana da acımak gerekir. Hâlbuki bu yoldaki kişiler tasavvuf yoluna girerek zikir ve rabıta yoluyla letaiflerini açsalar hem dünyada istedikleri mutluluğa ve huzura kavuşacaklar hem de ahrette hiç tahmin edemeyecekleri büyük mükâfatlara erecekler ve Allah’ın (c.c.) rızasına da nail olacaklardır. Fakat nefis ve şeytanlar, insanların bu nimetlere erişmelerinde her zaman bin çeşit vesvese ile engel olurlar.

Letaif zikri, Lafza-i Celalle (Allah) yapılır. ‘Allah’ kelimesi, Allah’ın bütün güzel isimlerini kendisinde toplamıştır. Çünkü Allah kelimesi Allah’ın Zatını karşılar. İmam-ı Rabbaniye göre, ‘Allah’ kelimesi ile yapılan zikir fazilet bakımdan Allah’ın diğer güzel isimleri ile yapılan zikirlerden kıyaslanmayacak oranda yüksektir. Çünkü ‘Allah’ kelimesini zikir kişiyi zat tecellisine ulaştırırken diğer güzel isimler ancak sıfat tecellisine ulaştırır. ‘Allah’ kelimesi dışındaki diğer bütün güzel isimler, Allah’ın sıfatı durumundadırlar. Büyük manevi makamlar ancak zat tecellisi ile mümkündür. Sıfat tecellisi insana sadece bazı marifetler kazandırır, asıl amaca ulaştıramaz.

Letaif zikri genellikle 25.000 (23.000) Lafza-i Celalle (Allah) başlar. Bu sayı 101.000’e kadar yükseltilebilir. Ama illa bu üst sayıya kadar her sofinin zikri yükseltilecek diye bir kaide yoktur. Mürşid-i kâmiller zikri en asgari seviyede tutarak, daha doğrusu müridin güç yetirebileceği bir sayıda letaif zikrini muhafaza ederler. Yani aşağı yukarı bir buçuk, iki saat arası bir zaman dilimi bu işe ayrılır.

Tespih çekildikçe ustalaşılan bir alettir. Yani kalp zikri çeken bir sofi, ilk zamanlar 5.000 zikri 40-50 dakika arasında çekerken bu bir sene sonra 20-30 dakikaya kadar düşer. Letaif zikrine geçtiğinde parmak daha bir hızlanır.

Mürşid-i kâmilden alınan belli sayıdaki zikre virt denir. Virt kendi başımıza artırılamaz, eksiltilemez. Virt ev ödevi gibidir. Eksiksiz yapılmalıdır.

Ama sofi asla mürşid-i kâmilden aldığı zikirle (virtle) yetinmemeli, her zaman sürekli zikir (sayıya vurulmadan yapılan zikir) halinde bulunmalıdır. Yoksa sadece virtle yetinenler yol alamazlar. Aslında virt sürekli zikre geçişte bir köprüdür. Sofi bütün vaktini, iş yaparken bile zikir ve rabıta ile geçirme gayreti içerisinde olmalıdır.

Zikir ne kadar hızlı çekilirse o kadar verimli geçer. Lafza-i Celal (Allah) zikrinde amaç mümkün olduğunca hızlı çekmektir.

Bazı sofiler Lafza-i Celal zikrini ben yavaş çektiğimde daha çok zevk alıyorum, derler. Hâlbuki kendi kendilerini kandırıyorlardır. Zevk aldıkları şey, Lafza-i Celal zikri değil daldıkları düşüncelerdir. Lafza-i Celali çekerken Allah'ın Zatını zikretmenin, O’nun huzurunda olmanın bilinci ile hareket ederek bundan başka hiçbir şey düşünmemeli, sadece tespihin sesi ile içeriden yükselen Allah sesini kalple, ruhla, letaiflerle duymaya, dinlemeye çalışmalıdır. Bundan başka her yüz tespihten sonra da kendi duyacağı bir alçak sesle söyle demelidir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) ’

Sofiler zamanla Lafza-i Celal zikrini çekerken dinlemeyi öğrenmekle kalmaz, bundan sonsuz bir zevk de duyarlar. Yaşadıkları çeşitli haller de bu zevkin küçük hediyeleri olur.

Bazı sofiler kitaplardan okudukları birtakım halleri yaşamak isterler. Allah (c.c.) rızasını pek gözetmezler. O zaman kalp rotadan çıkabilir. Öyle durumlarda hemen ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) ’ demelidirler, kalplerini rotaya sokup nefislerine gereken dersi vermelidirler. Bu yolda hal değil Allah’ın (c.c.) rızası önemlidir. Allah’ın rızası da ancak ahrette bilinir. Hal sahibi olmak Allah’ın rızasına ermek demek değildir. Allah (c.c.) hal ile de mekir (hile) yapabilir. Kişi tek ölçü olarak Allah’ın (c.c.) kitabını ve peygamberin (s.a.s) sünnetini görmelidir. Bunlara değer vermelidir. Bunların yanında hallere hiçbir kıymet vermemelidir.

Zikir, birtakım dünyevi ve uhrevi maksatları gerçekleştirmek veya sevap kazanmak için değil Allah (c.c.) rızasını tahsil için yapılır. Zaten O’nun rızası kazanıldığı zaman insanın sevaba da ihtiyacı yoktur.

Sofi yaşadığı her hali şeyhine veya vekiline mutlaka söylemelidir. Yoksa vebal altına girer. Dahası nefsin ve şeytanın hilelerine kapılabilir. Zira hallerin bir kısmı şeytani, bir kısmı da Rahmani’dir. Bunları sofinin kendi başına birbirinden ayırması imkânsızdır.

Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendîler, Lafza-i Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) ’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar.

Bu zikri yeni alan sofiler önce gizli zikirden haz almazlar. Sıkılırlar. Kıymetini de hiç bilmezler. Gafletle çekerler. Böyle de olsa zikri hiçbir zaman bırakmamalıdırlar. Bu çeşit zikrin de yararı vardır. Hiç çekmemekten iyidir. Biraz sabırla ve gayretle hareket ederlerse ileriki zamanlarda tespihin sesi ile birlikte içlerinden yükselen Allah sesini dinlemeye başlarlar. İşte bu zikirde tek amaç da budur. Tabii bu dinleme olayı da ruh kulağı ile olmalıdır. Yani bu zikirde ruhun ağzı ile söylenen sözü ruhun kulağı ile dinlemek temel amaçtır. Başka şeyler düşünmek doğru değildir. Bunlar tefekkür grubuna girse de doğru değildir. Zira gizli zikrin faziletini yok ederler. Yalnız Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu bilinciyle hareket etmelidir.

Tespihin kalp ve letaifler üzerinde tutulmasının amacı, zikrin sesini bu yerlere duyurup buraların zikre geçirilmesidir. Yani tespihin sesi de ‘Allah’ diye zikrediyor kabul edilir. Bir süre sonra, tabii bu bazılarında olur bazılarında olmaz, kalbin üzerinin oynadığı, kalp gibi attığı görülür. Bu somut bir harekettir. Elbiseyi de oynatacak kadar güçlü olabilir. Buna veled-i kalp denir.

Veledi kalp (Kalbin çocuğu) , zikrin neticesi olarak kalp gibi atar durur.

Sofi letaif zikrine geçtiğinde bu sefer tespihleri letaif noktaları üzerinde tutar. Oralarda belli sayıdaki zikri yapar. Burada da amaç Allah lafzını ruhun manevi organları olarak değerlendirebileceğimiz letaiflerin duymasını ve bu zikre iştirak etmesini sağlamaktır. Bunun sonucu olarak sultani zikre ulaşılır.

Sultani zikir, bütün bedenin zikre geçmesidir. Her hücre adeta titreşimdeki cep telefonu gibidir, akıl almaz bir hızla zikreder. İnsana büyük bir hoşluk verir. Sofi bu aşamaya ulaştığında zikirden büyük bir zevk alır. Artık vücudu maddenin yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır.

Lafza-i Celal zikri sırasında önemli olan şey, içeriden ‘Allah’ kelimesini ‘sesle söylemek’ değildir. Sesi ölçü olarak gördüğümüzde çekilen tespihin hızına yetişmemiz imkânsızdır. Daha önce belirttiğimiz gibi gizli zikirde tespih elimizden geldiğince hızlı çekilir, döndürülür. Daha doğrusu tespihi ne kadar hızlı çekersek zikrimiz o kadar faziletli ve bereketli geçer, amacına da ulaşır. Temel ölçümüz, tespihin çekilişteki sesinin ‘Allah’ diye zikrettiğini kabul etmektir. Bunun yanında içimizin de (kalbimizin veya tespihi tutan elimizin üzerinde bulunduğu letaif noktasının) bu tespih çekiliş sesi ile birlikte ‘Allah’ kelimesini zikrettiğini düşünmektir, kabul etmektir. Kısacası tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum, ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz, kabul etmemiz gerekir.

Tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum ve ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz büyük bir konsantrasyonu gerektirir. Onun için gözler kapatılır. Bütün dikkat tespihe ve tespihin üzerinde olduğu manevi organ üzerine teksif edilir. Hiçbir şey düşünülmez. Sadece Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu duygusu korunmaya çalışılır.

Bu öyle bir ayardır ki, önceleri bu konuda bazı sıkıntıların yaşanması pek tabiidir. Zira sofi her tespih çekişte kendisini içten de ‘Allah’ diye bir sesi söyletmek zorunda hisseder. Hâlbuki tespihin devredişi çok hızlıdır. Her tespihte ‘Allah’ diye bir sesi söylemek imkânsızdır. Daha doğrusu böyle içten yükselen bir ses vardır ama bu sesten ziyade kalbinden veya tespihin üzerinde olduğu letaif noktasından gelen bir ‘uyumdur, ritim’dir. Bir iç monolog (iç konuşma) değildir. Bu uyum ve ritim ‘Allah’ lafzını söylüyormuş diye kabul edilir. Daha doğrusu hiçbir kuşkuya kapılmadan içten yükselen böyle bir uyum ve ritimle çekilen tespihin sesinin birlikte ‘Allah’ diye zikre koyulduğu düşünülür. Yani tespih taneleri çekilirken onunla beraber içimizden yeknesak bir tempo ile ruhumuzdan yükselen sese benzer bir yapıda ama daha hızlı olan bir uyum ve ritim söz konusudur. Burada en açık olan şey, daha doğrusu olması gerekli olan şey, bizim tespih çekerken böyle bir uyum ve ritimle Lafza-i Celali de zikrettiğimize inanmamızdır.

İşte Lafza-i Celal zikri vücut tarafından özümsendiğinde değişik organlarda bu sözünü ettiğimiz uyum ve ritim bizzat sezilmeye ve duyumsanmaya da başlar. Yani organlar tıpkı titreşimdeki cep telefonu gibi akıl almaz bir hızla, yani farkına varılan bir uyum ve ritimle zikre geçerler. Buna sultani zikir dendiğini belirtmiştik. Bu durum için elimizde tespih olmasına da gerek yoktur. Zikir yapmadığımız halde gün boyunca bu sultani zikir bazı organlarda veya tüm vücutta açıkça hissedilir. İşte böyle güzel bir hal yaşayan sofi fırsatı ganimet bilmelidir. Boş zamanlarında veya bir işle meşgulken dilini damağına yapıştırarak kendince bu çeşitli organlarında veya tüm vücutta varlığını açıkça hissettiği sultani zikre bilinçle iştirak etmelidir. Çünkü zikir bilinçli olarak çekilmedikçe amaca ulaştırmaz. Bu sultani zikir yardımıyla yapılan gizli zikir, tespihle yapılan zikirden kat kat daha hızlıdır. Hem de çok faziletlidir. Çünkü bu sırada kişinin vücudu tüm hücreleri ile birlikte çok hızlı bir tempo ile ‘Allah’ı’ zikretmektedir. Bunun için çok şey yapmaya gerek yoktur. Dil damağa yapıştırıldıktan sonra tüm vücudun Allah’ı zikrettiğini düşünmek, bu düşünce ile içinde oluşan uyuma, ritme kendini bırakmak yeterlidir. Bazı evliyalar bu sultani zikrin, Mekke’yi Mükerreme’de Kâbe’nin karşısında namaz kılmaktan daha çok sevap kazandırdığını ifade etmişlerdir. Bilindiği üzere peygamberimiz (s.a.s) Kâbe’de kılınan namazın normal mescitlerde kılınan namaza göre 100.000 kat daha faziletli olduğunu beyan buyurmuşlardır.

Sultani zikre ulaşmamış kişiler de bu yolla, yani dilini damağına yapıştırarak zikrederlerse kısa zamanda büyük kazançlar elde ederler. Ama bu onlara çok zor gelecektir. Bu yol ilk zamanlarda pek kullanışlı değildir. Onun için böylelerine herhalukarda elde bir tespihi (küçük de olabilir) düşürmeden zikretmek daha yararlıdır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce dili damağa yapıştırmak suretiyle gizli zikir yaptığını belirtmektedir. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) Mekke’den Medine’ye hicret sırasında saklanmak amacıyla sığındıkları Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’e (r.a) de bu zikri talim eylemişlerdir. Ayrıca bunlardan anlaşılmaktadır ki peygamberimiz (s.a.s) risaletten önce Nur dağına çıkıp Rabb’ine ibadet ettiklerinde en çok bu gizli zikri yapıyorlardı. Peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce evliya olmasını bu zikir gerçekleştirmişti.

İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm (yumuşak huylu) ve Gafûr’dur (affedici) (İsrâ suresi, 44) .”

Kuşkusuz her şeyin yoktan yaratıcısı olan Allah’ın, her şeyi önce Kendi Zatını zikir için yaratması gayet mantıklı ve normal bir durumdur. Çünkü mutlak manada yaratıcı olmayan, sadece var olan şeylerden bir kompozisyon kuran bir ressam bile tablosunda adını bir kenara yazmadan duramaz. Ressamın sanatçılığını herkese duyurup meşhur olmak istemesi, başlıca emelidir. Ayrıca ressam eserleriyle öz yaşamını ve iç dünyasını ölümsüz kılmak ister. Yüce Allah (c.c.) elbette yoktan yarattığı varlıkları boş yere yaratmış olamaz. Onlar hem yüce Allah’ın sıfatlarını ve güzel isimlerini bizlere tanıtmakta hem de en küçük varlıkları ve kozmik durumları ile Allah’ı zikretmektedirler.

Sultani zikir büyük bir devlettir. Böyle bir devlete eren sofinin bundan çok iyi yararlanması, bunu çok iyi değerlendirmesi gerekir. Özellikle uyurken başını yastığa koyduğunda yukarıda söylediğimiz egzersizi daha da genişletebilir. Kendisini mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş kabul ederek (böylece fenafillâhın egzersizleri olan murakabe-i vahidiyyeti de yapmış olur) her zerresinin zikre geçtiğini düşünür. Atomun çekirdeği etrafında elektronların sonsuz bir hızla zikrettiğini hayal eder. Mezarındaki toprakla birlikte bütün dünya cansız maddeleriyle beraber zikirdedir. Onların her bir atomu tıpkı sofinin elindeki tespih gibidir. Çekirdekler, tespih daneleri hükmünde olan elektronlarını çevresinde sonsuz bir hızla döndürmektedirler. Hatta bu imgeye atomun yapısına benzeyen gezegenlerin ve yıldızların kozmik hareketlerini de katar. Böylece Allah’ın (c.c.) zatı huzurunda bütün evrenin cansız varlıklarının koro halinde zikre koyulmuş olduğunu imgeler. Artık vücudu veya toprağı, maddenin en küçük yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır. Bu muhteşem tabloya sofinin tamamen toprak olmuş bedeni de bir ritim ve uyumla renk verir.

Cansız varlıklarda rızık, geçim endişesi olmadığı için onlar her daim zikirdedirler. Zikirden hiç gafil kalmazlar. En küçük yapı taşları, sözünü ettiğimiz tarzda yüce Allah’ı zikrederler. Çünkü iradeleri tamamen Allah’a (c.c.) bağlıdır. Allah ise şanını en mükemmel şekilde zikrettirendir. Sonra sırasıyla bitkiler ve hayvanlar gelir. Bitkiler tevekküllerinden yerlerinden ayrılmazlar. Hayvanlara göre zikre daha bir tutkundurlar. Çünkü iradeleri hayvanlara göre daha bir azdır, daha bir Allah’a bağlıdır. Hayvanlar zikirde insanlardan öndedirler. İnsan kadar bir iradeye malik olmadıkları için yüce Allah onlara zikir nimetini daha çok tattırmaktadır. İnsanların bazılarına aşırı benliklerinden, bencilliklerinden dolayı zikir hiç nasip olmaz.

Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, gökyüzünde bir karış boş yer bulunmamaktadır. Allah (c.c.) her yerde kendisini zikreden melekler yaratmıştır.

Şeytanlar hiçbir zaman bizden uzak değillerdir. İleri manevi hallerde varlıkları da görülebilir, daha doğrusu hissedilebilir. Onlar duman halinde tüm bedeni, organları sararlar. Letaiflerde nurların görülmesinde olumsuz etkilerde bulunabilirler. Sultani zikirle birlikte yapacağımız daimi zikirler (sayıya vurmadan yapılan zikirler) onların bellerini de kıracaktır.

Tasavvuf ve tarikat yolunun bazı temel esasları vardır. Bunlara uymadıkça zikir devleti pek ele geçmez. Geçse de zikirden lezzet alma nimeti pek bulunmaz. Bunlardan ikisine çok dikkat etmek gerekir: Birincisi nefsi her şeyden, herkesten küçük görmedir. Bu sayede başkalarından gelen kötülükler hoşnutlukla karşılanır. Nefse her kötülük az bile görülür. Bu da zikirde bu yoldan gelebilecek nefsani ve şeytani vesveselerin önünü tıkar. Zira başka zaman değil de tam ibadet sırasında nefis ve şeytanlar vesveseleri ile bu damarı çok kullanarak ibadetteki huzuru ve ihlâsı zedelerler. İkincisi dünyayı kalpten çıkarmadır. Dünya herkese başka türlü hitap eder. Çünkü herkes başka bir nimetine tutkundur. Ama para bu farklılıkları genellikle biraraya getirir, birarada toplar. Onun için zekât ve sadaka vermeye azami derecede dikkat etmek gerekir. Bu yolun, yani Nakşibendiyye tarikatının başında bulunan Hz. Ebubekir’in (r.a.) gerektiğinde her şeyini İslam dini için fedadan kaçınmaması boşuna değildir. Zekât ve sadaka verme gönlün dünyaya düşkün olmasını önler. Gönlü Allah’a bağlar.

Bu iki noktaya dikkat eden kişide Allah’ın izni ile zikir çekme aşk haline gelebilir. Özellikle gizli zikirde karşılaşılan büyük problemler, yani bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması ve zikir sırasında dünyevi şeyleri, insanlarla olan ilişkilerini düşünme sorunları Allah’ın izni ile bu sayede çözüme kavuşur. İnsanların çoğu başkalarıyla kavgalarını ve dünyayı (parayı) Allah’la aralarına perde koydukları için Allah’ı (c.c.) gönül huzuruyla zikredemezler. Allah’ı zikretmek isteseler bile bu böyle bir durumda onlara nasip olmaz.

‘Lafza-i Celal zikrinde’ kişi canlı veya toprak olmuş bedenini ve evrendeki cansız maddelerin atomlarını zikir halinde canlandırırken, ‘Kelime-i tevhit zikrinde’ ise insanın kendi bedenini, tüm evreni Allah’ın Zatı karşısında yok etmesi amaçlanır. Ölüm insan için bunu sağlar, kıyamet de tüm evrenin yok oluşunu gerçekleştirecektir. İnsan ölünce tüm bedeni toprak olacaktır, kıyamet kopunca da tüm evren yıkılacak, maddenin en küçük parçası olan atomlar bile dağılıp aslı olan yokluğa dönüşecektir. Baki kalan sadece yüce Allah’ın Zatı olacaktır. İşte Kelime-i tevhit zikri çekilirken bu esasa çok dikkat etmek gerekir. Zikir sırasında Allah (c.c.) dışında her şeyi yok bilmek gerekir. Onların faniliklerini göz önüne getirmek bu açıdan yararlıdır. Yine kendimizi mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş gördükten, daha doğrusu hayal ettikten sonra evrenin büyük bir patlama ile yokluğa karıştığı imgesini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Bu hayallerden sonra Allah’ın Zatının ezeli ve ebedi olduğunu, baki kaldığını düşünmek gerekir. ‘Yeryüzünde olan her şey fanidir, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin Zatı bakidir. (Rahman suresi, 26-27) .’

Lafza-i Celalin hızlı çekilmesi gerektiğini belirtmiştik. Kelime-i tevhit zikrini de hızlı çekmek çok yararlıdır. Çünkü bu şekilde çekmek kişiye büyük bir coşku verir. Coşku da aşkı doğurur. Bir zikir aşkla çekildi mi kişiyi Allah’ın izni ile ileri makamlara ve hallere ulaştırır. Zikri çok hızlı bir şekilde çekmenin manası da aşktan ve aşk halini meydana getirmekten başka bir şey değildir. Aşk deliliğin en güzel şeklidir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: ‘Allah’ı o kadar çok zikredin ki size deli desinler.’ Tespihi hızla çekme dolayısıyla ‘la-ilahe’ tespihin bir tanesine, ‘illallah’ diğerine denk düşebilir. Ama yine de bu iş kişiden kişiye değişebilir. Aslında tespih böyle bir anda sayıyı belirleyen bir alet değil, coşku sağlayan bir unsur olur. Elbette Nakşibendiyye tarikatında Kelime-i tevhit zikri kalple çekilmez. Kişinin kendi duyacağı bir ses ayarıyla zikredilir. Virtte doğal olarak sayıyı korumak hâkim olduğu için Kelime-i tevhit zikrinde tespih taneleri o kadar hızlı çekilemez. Ama sayısız zikirde coşkuyu artırmak için eldeki tespihi dediğimiz veya dilediğimiz tarzda kullanabiliriz. Zikrin o zaman tadına doyum olmaz.

İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile (Allah’ın şu güzel ismini şu kadar çekersen şu faziletlere sahip olacaksın tarzında bilgiler…) zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, Lafza-i Celal (Allah) , Kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. İnsan kararında oldukça, mürşid-i kâmilsiz, kendisi de yalnız başına zikir edinebilir. Bir takım haller yaşadığında bir mürşid-i kâmile danışabilir, başvurabilir. Esma-i Hüsna zikri de mürşid-i kâmile başvurmadan kişinin kendi isteğiyle çekilebilir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf ve tarikat kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf ve tarikat kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme, onu her daim küçük görme ve Allah rızasını amaç olarak kabul etme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca (şeytani hallere) düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları insanın yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme veya O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah (c.c.) bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Âmin. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180) .”

Zikirde gafleti yok etmek için pratik bir çare olarak asla ihmal edilmemesi gereken şey, Allah’ın huzurunda olma duygusudur. Tabii aynı şey, namaz için de geçerlidir. Kişi gerek namazda gerekse zikirde Allah (c.c.) karşısında olduğu duygusunu kaybettiği zaman gaflete düşer. Bu durumda kıldığı namazlarda dünya meselelerini, kişilerle olan ilişkilerini düşündüğü gibi aynı şey zikir sırasında da geçerlidir. Yani sofinin kalbi ‘Allah’ demeye çalışır ama kafası dünya meşgaleleri ile insanlarla doludur. Dikkatini onlara vermiştir. İşte tam bu sırada iken hemen kendisini silkeleyip Allah (c.c.) huzurunda olduğu duygusuna sahip çıkıp bunu korumaya çalıştığında o dünyevi düşünceler, kişiler de kafasında uçar; zikir amacına uygun olarak çekilmeye başlar.

Kuşkusuz insan zikre koyulduğunda, hele bu Lafza-i Celal (Allah) zikri olduğunda şeytanlar derhal saldırıya geçeceklerdir. Şeytanların saldırıları vesvese yolu ile olmaktadır. Dinsel anlamda akla gelen kötü ve çirkin düşüncelere vesvese denir. Vesvese bilinçaltına yapılmaktadır. Kişi bunları sanki kendi düşüncesi imiş gibi algılar. Şeytanlar kalp ve letaiflere girebilmektedirler. Bu yüzden insanların duygu ve düşüncelerini takip edebildikleri gibi yine kalp ve letaifler yolu ile onu zikirden uzaklaştırmak için vesveseler (nabza uygun şerbet) vermektedirler. Şeytanlar kimin ne konuda zaafı olduğunu o kişiden daha iyi bilmektedirler. Şeytanlar en çok kompleksleri kullanırlar. Çünkü komplekslerde bastırılmış güçlü duygusal enerjiler (kişinin utandığı, ezildiği, sıkıldığı kimi yaşantı anıları ile birlikte) bulunur. Şeytanlar vesveselerde bunları günlük mesele ve kişilerle bağlantı haline getirerek zikrin gafletle çekilmesine neden olurlar. Kişi zikir sırasında bu vesvese dünyasında yaşamaya başlar. Onun için şeytanların bu hilelerinden hemen Allah’ın Zatının huzurunda olduğu duygusu ile silkinmek ve kendine gelmek gerekir. Allah’ın Zatının huzurunda olduğu duygusu bu tür kişisel zaafları ve şeytanların vesveselerini anında durdurur. Yok eder.

Fakat şeytanlar zorlu düşmanlardır. Sinsi sinsi yine yaklaşırlar. Zikirde olan sofinin zaaflarını ve komplekslerini kullanarak onu yine gaflete sürüklemeye çalışırlar. Onun zaaflarını ve komplekslerini günlük bazı hadiselerle ve şahıslarla alakalandırarak zikrini yine gaflet durumuna sokmaya gayret ederler. Şayet sofi Allah’ın huzurunda olma duygusunu yitirmezse ve korumaya çalışırsa şeytanların tüm çabaları boşa gidecektir.

Allah’ın Zatının huzurunda olmayı duygusal bir durum olarak tasvir ettik. Zira Allah’ın Zatı tasarlanamaz. Bu hadis-i şeriflerle de yasaklanmıştır. Allah (c.c.) varlıklara ait özellik ve niteliklerden uzaktır. Allah’ın Zatı ile ilgili akla gelebilen her hayal, Allah’tan (c.c.) uzaklaşmadır, yanlış bir yola sapmadır. Böyle Allah’ın Zatı ile ilgili akla gelen düşünceler ancak şeytanların vesveseleri sonucu oluşur. Kul bunlardan sorumlu değildir. Onun için takıntı yapamaya, suçluluk duygusu duymaya gerek yoktur. Ama hemen edep gereği Allah’ın Zatı bunlardan tenzih edilmelidir (Subhanallah, estağfirullah denmelidir.) .

Gerek namaz kılarken gerekse zikir çekerken aslolan şey, Allah’ın Zatının huzurunda olma duygusudur. Bu öyle yüce bir duygudur ki, insan kendi küçüklüğünü, alçaklığını derinden hissederek yüce Allah’ın (c.c.) karşısında edep ve haya duyguları içerisinde bulunur. Buna ihsan hali denir.

Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı bu ihsan halini daima canlı tutmaktır.

İhsan adı üstünde bir lütuftur. Allah’ın (c.c.) kuluna verdiği büyük bir armağandır. Bu nasıl büyük bir lütuf ve armağan olmasın ki? .. Bu evrenin sonsuz büyüklüğü karşısında bir toz tanesi kadar küçük olan dünyamızda iman sahibi bir insan ibadetleri sırasında tüm bunları yaratan yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda olma duygusu ile şereflenmektedir. Bu şerefe ihsan hali demek ne kadar da uygun düşmektedir! ..

İhsan halini bu ümmete bizzat Allahu Zülcelâl meleği Cebrail’i göndererek tarif ettirmiştir. Hadis mealen kısaca şöyledir:
Bir gün Peygamberimiz (s.a.s) mescitte oturuyor ve ashabıyla sohbet ediyordu. Bu sırada üstünde yolculuk yaptığına dair bir alamet olmayan, beyaz giysili ve siyah saçlı bir genç gelerek peygamberimizin (s.a.s) karşısına oturdu. Ona bazı sorular sormaya başladı. İslam nedir, iman nedir sorularından sonra ihsan nedir diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s) ihsanı şöyle tarif etti: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

Demek ki ihsan, ibadetlerin kadrini yükselten büyük bir nimettir. Belki ibadetlere Allah rızasını koyan büyük bir iksirdir. İbadetler ihsan hali olmadığı zaman yoksullaşmakta, anlamlarını yitirmektedirler. İhsan hali bakırı altın yapan iksir gibi ibadetlerin suretlerini Allah rızası ile şereflendirmektedir.

Peygamberimizin (c.c.) ihsanı tarifi de dikkat celbedicidir. Bizim yaptığımız gibi ibadetler sırasında Allah karşısında olma duygusu diye tarif etmemiş, kulların Allah’ın Zatını kafalarında canlandırmalarını engellemek için dikkati Allah’ın kullarını gözetlemesinde toplamıştır: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

Peygamberimizin bu ihsan tanımında murakabenin de yer aldığını belirtelim. Murakabe, kişinin Allah’ın gözetimi ve denetimi altında olduğunu düşünmesidir.

Lafza-i Celal zikrini çekerken bu zikri çekemediğini veya başka bir şey zikrettiğini sanan kişi, Allah karşısında olma duygusu ile de büyük yararlar kazanır.

Lafza-i Celal zikri sırasında Allah (c.c.) karşısında tüm varlıkların zikir halinde olduğu; mikro âlemden makro âleme kadar her şeyin Allah’ı (c.c.) zikrettiği düşüncesi büyük kazanç getirir. Bunun dışındaki düşünceler, tefekkür grubuna girse de zikre zarar verirler.

‘Andolsun Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tespih edin! ’ dedik. Ona demiri yumuşattık (Sebe Suresi,10) .’ Burada Hz. Davud’a (a.s.) verilen nimet, fazilet, üstünlük zaten doğaları gereği zikreden varlıkların (dağların yani yeryüzünün ve kuşların) Hz. Davud’un (a.s.) Allah’ı zikrettiğinde zikirleriyle ona iştirak etmeleridir. Kuşlar bildiğiniz gibi öterler. Öterken Allah’ı zikrederler. Dağlar (yeryüzü) en küçük yapı taşı olan atomlarıyla ve kozmik hareketleriyle yani yeryüzünün önemli bir parçası olarak gerek kendi ekseni gerekse güneş çevresinde dönüş hareketleriyle zikirdedir. Nasıl bir Mevlevi kalbinin etrafında dönerken (sağdan sola doğru) ‘Allah’ kelimesini iki hamlede iki hecede söylüyorsa gezegenler de böyledir. Bugünkü teknoloji ile gezegenlerin dönüşlerinde çıkardıkları (yüksek frekanslı) sesler Nasa kanalıyla tespit edilmiştir, bunlar internette bulunabilir. Kuşkusuz bu azim bir zikirdir. Hz. Davud Aleyhisselam bu varlıkların zikir halinde oldukları bilgisi ve bilinci ile zikrettiği için yüce Allah (c.c.) , ona bu varlıklarla birlikte zikretme nimetini ve faziletini nasip etmiş olabilir. Zira hadis-i şerifte peygamberimizin (s.a.s) ifade ettiği gibi ameller niyetlere göredir. Zikirde bütün varlık âlemi ile birlikte zikretme niyeti böyle büyük bir ameli doğurmuş olabilir. Allah (c.c.) lutf u ihsanıyla her birimize bu büyük nimeti nasip ve müyesser eylesin. Âmin.

Biz ilk zamanlarımızda bu nurlara karşı çok meraklı idik. Tabii varlıklarını kitaplardan okurduk. Acaba gerçekten görebilecek miyiz, diye kendi kendimize söylenip dururduk. Bizden önce bu yola girenlere, ileri derecede zikir çekenlere bu ilahi nurları görüp görmediklerini sorardık. Onlar nedense konuşmak istemezler, Nakşibendiyye yolunda her şey gizlidir, sırlar söylenmez, kavilinden cevaplar verirlerdi. Dedikleri doğruydu. Bir insanın durduk yerde hallerini etrafa anlatması edebe aykırıdır. Tasavvuf ve tarikat yolu ise baştan sona edeptir. Bir de o kişinin gurura, ucuba düşmesine neden olabilir. Bu da telafisi mümkün olmayan büyük zararlar getirebilir. Ayrıca nazar tehlikesi de bunun cabasıdır. Allah her birimizi bu afatlardan korusun. Âmin. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah, pek çok yerde ‘böbürlenenleri’ ve ‘övünenleri’ sevmediğini beyan buyurmuşlardır (Hadid suresi 23, Lokman suresi 18, Nisa suresi 36, Kasas suresi 76, vb.) . Tasavvuf ve tarikat yolu nefsi ezmek ve hiç etmek sanatıdır. Kişi bu yolda kendisinde çok az da olsa bir varlık gördüğü zaman anında manevi ilerlemesi durur, çeşitli sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. Bu büyük tehlikelere karşın Allah’a sığınarak ve sadatlardan manevi himmet dileyerek insanların bu konulardaki meraklarını gidermek, onlara tavsiyelerimizin daha etkili olması için, ayrıca onları rabıta ve zikre teşvik etmek gayesiyle yaşadığımız tecrübelerden birazcık da olsa kısaca bahsetmek istiyoruz:

Gerçekten sultani zikirde tüm vücudun veya bazı organların hücreleri titreşimdeki cep telefonu misali akıl almaz bir hızla zikretmektedir.

Gerçekten kalp ve letaifler açıldığında bu noktalardan, daha doğrusu göğüsten, ibadetler sırasında (namaz ve zikir gibi) çok büyük hazlar alındığı gibi gözler kapalı olduğunda değişik renklerdeki nurlar da görülmektedir.

Gerçekten değişik renkteki nurlar görüldükten epey bir zaman sonra saydam bir nur halesi, daha doğrusu nur kalesi insanı kuşatmaktadır. Bu insanı şeytanlara karşı korumaktadır.

Böyle nimetleri kullarına bahşeden Rabbimize kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar olsun.

Sofiler rabıta ve zikirlerine dikkat ederlerse kısa zamanda bu söylediğimiz halleri yaşayacaklardır. Tabii tasavvuf ve tarikat yolunda bu halleri yaşamak önemli değildir. Bu konuda vesveselere düşmemek de gerekiyor. Çünkü insan bunlarla da imtihan edilebilir. İnsan bir ömürde bu halleri yaşamasa bile Allah’ın (c.c.) rızasına erebilir. Önemli olan da budur. Bu tür halleri yaşayan kişilerin de Allah’ın rızasına erdiğini düşünmek doğru değildir. Son nefeste imansız gitme tehlikesi peygamberler dışında herkes için geçerlidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) de dediği gibi Allah (c.c.) ahrette bizleri yaşadığımız manevi hallerden sorguya çekmeyecektir. Önemli olan Allah’ın emir ve yasaklarını (şeriatı) ve peygamberimiz (s.a.s) sünnetlerini yerine getirip Allah’ın rızasına ermedir. Rabıta ve zikirde amaç, Allah rızasıdır. Hal elde etmek değildir. Böyle bir isteğin kalpte olması bile bir fitnedir. İmtihan konusudur. Allah’ın rızası ile araya giren aşılmaz bir perdedir. Allah hepimizi bu tür afatlardan korusun. Âmin.

Özellikle rabıta sırasında insan nefsini çok ezmeli, kendini toprak misali yok bilip sadatlardan gelecek feyze ve nura talip olmalıdır. Aslında bu bütün ibadetlerde, hatta yaşamın her anında böyle olmalıdır.

Allah fazl u ikramıyla bizlere son nefese kadar zikrini ve mürşid-i kâmile yapılan rabıtayı sevdirsin ve bizlere her daim rızasını nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi

(19.06.2012 15:13)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
ZİKİR

Zikir

Lafza-i Celal (Allah) zikri sırasında karşılaşılan en büyük sorunlardan birisi de gaflettir. Gaflet zikir sırasında insanlarla ilgili sorunları veya dünya meselelerini düşünmektir. Gafleti ortadan kaldırmanın yolu çok basittir: Allah huzurunda olma duygusu. Fakat bunu daimi kılmak ve korumak çok zordur. Bunun için şu iki noktaya hayatımızda dikkat etmek, daha doğrusu bu konularda nefis terbiyesi yapmak gerekir.

Birincisi, zikir sırasında insanlarla ilgili meseleleri düşünmemek kolay değildir. Bunu ortadan kaldırmak için daima nefsi herkesten küçük görmek gerekir. Nefsin büyüklük damarını kırdığımız zaman kimse ile bir meselemiz kalmaz. Bize yapılan her fenalığı nefsimize az görürüz. Zikir sırasında bunları düşünmek bile istemeyiz.

İkincisi, zikir sırasında dünya ile ilgili meseleleri düşünmemek zordur. Bunun için dünyaya değer vermemek gerekir. Dünya ile ilgili meseleler genellikle parada toplanır. Zekât ve sadakaya düşkün birisi dünyayı kalbinden çıkarmış demektir. Zekât ve sadaka nefsin dünyaya düşkünlüğünde belini kırar.

Bu iki konu tarikatların uzun yıllar alan çilelerinde, nefis terbiye metotlarında değişik şekillerde yer almıştır. Bunlar basit meseleler değildir.

Zikirde gafleti yok etmek için pratik bir çare olarak asla ihmal edilmemesi gereken şey, Allah’ın huzurunda olma duygusudur. Tabii aynı şey, namaz için de geçerlidir. Kişi gerek namazda gerekse zikirde Allah (c.c.) karşısında olduğu duygusunu kaybettiği zaman gaflete düşer. Bu durumda kıldığı namazlarda dünya meselelerini, kişilerle olan ilişkilerini düşündüğü gibi aynı şey zikir sırasında da geçerlidir. Yani sofinin kalbi ‘Allah’ demeye çalışır ama kafası dünya meşgaleleri ile insanlarla doludur. Dikkatini onlara vermiştir. İşte tam bu sırada iken hemen kendisini silkeleyip Allah (c.c.) huzurunda olduğu duygusuna sahip çıkıp bunu korumaya çalıştığında o dünyevi düşünceler, kişiler de kafasında uçar; zikir amacına uygun olarak çekilmeye başlar.

Kuşkusuz insan zikre koyulduğunda, hele bu Lafza-i Celal (Allah) zikri olduğunda şeytanlar derhal saldırıya geçeceklerdir. Şeytanların saldırıları vesvese yolu ile olmaktadır. Dinsel anlamda akla gelen kötü ve çirkin düşüncelere vesvese denir. Vesvese bilinçaltına yapılmaktadır. Kişi bunları sanki kendi düşüncesi imiş gibi algılar. Şeytanlar kalp ve letaiflere girebilmektedirler. Bu yüzden insanların duygu ve düşüncelerini takip edebildikleri gibi yine kalp ve letaifler yolu ile onu zikirden uzaklaştırmak için vesveseler (nabza uygun şerbet) vermektedirler. Şeytanlar kimin ne konuda zaafı olduğunu o kişiden daha iyi bilmektedirler. Şeytanlar en çok kompleksleri kullanırlar. Çünkü komplekslerde bastırılmış güçlü duygusal enerjiler (kişinin utandığı, ezildiği, sıkıldığı kimi yaşantı anıları ile birlikte) bulunur. Şeytanlar vesveselerde bunları günlük mesele ve kişilerle bağlantı haline getirerek zikrin gafletle çekilmesine neden olurlar. Kişi zikir sırasında bu vesvese dünyasında yaşamaya başlar. Onun için şeytanların bu hilelerinden hemen Allah’ın zatının huzurunda olduğu duygusu ile silkinmek ve kendine gelmek gerekir. Allah’ın zatının huzurunda olduğu duygusu bu tür kişisel zaafları ve şeytanların vesveselerini anında durdurur. Yok eder.

Fakat şeytanlar zorlu düşmanlardır. Sinsi sinsi yine yaklaşırlar. Zikirde olan sofinin zaaflarını ve komplekslerini kullanarak onu yine gaflete sürüklemeye çalışırlar. Onun zaaflarını ve komplekslerini günlük bazı hadiselerle ve şahıslarla alakalandırarak zikrini yine gaflet durumuna sokmaya gayret ederler. Şayet sofi Allah’ın huzurunda olma duygusunu yitirmezse ve korumaya çalışırsa şeytanların tüm çabaları boşa gidecektir.

Allah’ın zatının huzurunda olmayı duygusal bir durum olarak tasvir ettik. Zira Allah’ın zatı tasarlanamaz. Bu hadis-i şeriflerle de yasaklanmıştır. Allah (c.c.) varlıklara ait özellik ve niteliklerden uzaktır. Allah’ın zatı ile ilgili akla gelebilen her hayal, Allah’tan (c.c.) uzaklaşmadır, yanlış bir yola sapmadır. Böyle Allah’ın zatı ile ilgili akla gelen düşünceler ancak şeytanların vesveseleri sonucu oluşur. Kul bunlardan sorumlu değildir. Onun için takıntı yapamaya, suçluluk duygusu duymaya gerek yoktur. Ama hemen edep gereği Allah’ın zatı bunlardan tenzih edilmelidir (Subhanallah, Estağfirullah) .

Gerek namaz kılarken gerekse zikir çekerken aslolan şey, Allah’ın zatının huzurunda olma duygusudur. Bu öyle yüce bir duygudur ki, insan kendi küçüklüğünü, alçaklığını derinden hissederek yüce Allah’ın (c.c.) karşısında edep ve haya duyguları içerisinde bulunur. Buna ihsan hali denir.

Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı bu ihsan halini daima canlı tutmaktır.

İhsan adı üstünde bir lütuftur. Allah’ın (c.c.) kuluna verdiği büyük bir armağandır. Bu nasıl büyük bir lütuf ve armağan olmasın ki? .. Bu evrenin sonsuz büyüklüğü karşısında bir toz tanesi kadar küçük olan dünyamızda iman sahibi bir insan ibadetleri sırasında tüm bunları yaratan yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda olma duygusu ile şereflenmektedir. Bu şerefe ihsan hali demek ne kadar da uygun düşmektedir! ..

İhsan halini bu ümmete bizzat Allahu Zülcelal meleği Cebarail’i gönderek tarif ettirmiştir. Hadis mealen kısaca şöyledir:
Bir gün Peygamberimiz (s.a.s) mescitte oturuyor ve ashabıyla sohbet ediyordu. Bu sırada üstünde yolculuk yaptığına dair bir alamet olmayan, beyaz giysili ve siyah saçlı bir genç gelerek peygamberimizin (s.a.s) karşısına oturdu. Ona bazı sorular sormaya başladı. İslam nedir, iman nedir sorularından sonra ihsan nedir diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s) ihsanı şöyle tarif etti: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı görmezsen de O seni görmektedir.’

Demek ki ihsan, ibadetlerin kadrini yükselten büyük bir nimettir. Belki ibadetlere Allah rızasını koyan büyük bir iksirdir. İbadetler ihsan hali olmadığı zaman yoksullaşmakta, anlamlarını yitirmektedirler. İhsan hali bakırı altın yapan iksir gibi ibadetlerin suretlerini Allah rızası ile şereflendirmektedir.

Peygamberimizin (c.c.) ihsanı tarifi de dikkat celbedicidir. Bizim yaptığımız gibi ibadetler sırasında Allah karşısında olma duygusu diye tarif etmemiş, kulların Allah’ın zatını kafalarında canlandırmalarını engellemek için dikkati Allah’ın kullarını gözetlemesinde toplamıştır: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

Peygamberimizin bu ihsan tanımında murakabenin de yer aldığını belirtelim. Murakabe, kişinin Allah’ın gözetimi ve denetimi altında olduğunu düşünmesidir. Birici yazımızda murakabeye genişçe yer verdiğimiz için bunu açmayacağız.

Lafza-i Celal zikrini çekerken bu zikri çekemediğini veya başka bir şey zikrettiğini sanan kişi, Allah karşısında olma duygusu ile de büyük yararlar kazanır.

Lafza-i Celal zikri sırasında Allah karşısında tüm varlıkların zikir halinde olduğu; mikro âlemden makro âleme kadar her şeyin Allah’ı zikrettiği düşüncesi büyük kazanç getirir. Bunun dışındaki düşünceler, tefekkür grubuna girse de zikre zarar verirler.

‘Andolsun Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tespih edin! ’ dedik. Ona demiri yumuşattık (Sebe SURESİ,10) .’

Zikirde azami olarak şunlara dikkat etmek gerekir: Allah’ın zatı karşısında olma duygusu. Tespihi son derce hızlı çevirme, döndürme. Tespihin sesinin Allah diye zikrettiğini kabul etme. Tespihin sesi ile birlikte içeriden yükselen bir ritim ve uyumun da Allah diye zikrettiğini düşünme. Allah’ın rızası dışında başka bir gayenin bulunmaması.

Zikir sırasında telebbüsü (şeyhin kılığına bürünerek yapılan) rabıta çok faydalıdır. Arada sırada da olsa bunu yapmak gerekir. Her zaman yapana aşk olsun. Ama zikir sırasında normal rabıta kesinlikle yanlıştır. Zikir başlamadan önce ve zikirden sonra normal rabıta yapılabilir. Bu zikrin feyzini artırır.

Allah Lafza-i Celalini rızasına muvafık olarak zikretmeyi nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
(07.06.2012 12:52)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
FETİH

Sıkıntıları Gideren, Hayır Kapılarını Açan, Allah’ın El-Fettâh Güzel İsmi

El-Fettâh (kapalı şeyleri açan; sıkıntıları ortadan kaldıran ve sorunları çözen; hakla batılın arasını açan) güzel ismin kökü olan feth, “açmak” anlamına gelir. Bu maddi ve manevi olabilir. İnsanın yaşamında sınıfını geçmesi, bir sınavı kazanması; kalfanın usta olması, bir iş yeri açması, ev satın alması; kişinin nişanlanması, evlenmesi… birer maddi fetih olduğu gibi tövbe etmesi, namaza başlaması, namazdan zevk alması, namazla ilgili bazı sırları yaşaması da birer manevi fetih olarak zikredilebilir. Bu açıdan her ne kadar bu fetihler kulun çalışması ve gayreti ile elde ediliyorsa da bunların her biri Allah’ın (c.c.) izniyle ve El-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle meydana gelmektedir. Bunun için bir insan, tıpkı rızık hususunda nasıl çalışma ve gayret ile fiili duada bulunuyorsa ve bunun sonucu olarak er-Rezzâk (rızık veren) olan Allah’ın (c.c.) nimetlerine eriyorsa hayatındaki sıkıntıları ortadan kaldırmak, sorunları çözmek, bazı nimetlere ermek için gösterdiği ve birer fiili dua hükmünde olan çalışma ve gayretlerle de Allah’ın (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecellisine vesile olabilir.

Allah’ın El-Fettâh güzel isminin tecellilerini hayatımızda görüp ona şükretmek gerekir. Bütün sıkıntıların çözümünde bu güzel isim tecelli eder. Hayır kapıları bu güzel ismin tecellisi ile açılır. Müslüman birisi etrafındaki nesneleri ve kişileri nasıl duyu organları ile algılıyorsa manevi organları ile Allah’ın bu güzel isminin hayatındaki tecellilerinde de dikkat kesilmelidir. Böyle durumlarda Allah’a şükretmelidir. Ayrıca bu tür tecellileri zaman zaman hatırlayarak duygusallaşmalı, Allah’ı övmeli ve yüceltmelidir. ‘Ama, Rabbinin nimetlerini söyle (say, anlat, hatırla…) ! (Duha suresi, 11) ’

İnsanın hayatı baştan sona El-Fettâh güzel isminin tecellileri ile doludur. Zira her birimiz annemizden doğduğumuz zaman çaresiz, zayıf, bilgisiz birisi idik. Okullar okuduk, iş hayatına atıldık. Pek çok şeyler öğrendik. Pek çok şeylere sahip olduk. Bu sırada pek çok sıkıntı ile karşılaştık. Bunların bazısını veya çoğunu aştık. Pek çok hayır kapısı bize açıldı. Tüm bunlarda yüce Allah’ın El-Fettâh güzel ismi üzerimizde tecelli etti. ‘O istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymak isteseniz sayamazsınız. Gerçekten insan çok zalimdir, çok nankördür (İbrahim suresi, 34) .’

İnsan şöyle bir düşününce, Allah’ın El-Fettâh güzel isminin her gün defalarca kez üzerinde tecelli ettiğini görecektir. Evdeki musluk bozulur, yapılmasa evi su basacaktır. Tamirci gelir, bu sıkıntıyı giderir. Para sıkıntısı çektiğimiz an bir yerden gelen para ile rahatlarız vb. Böyle durumlar dışında iş hayatımızda büyük bir rahatlamaya girebiliriz. Allah hiç beklemediğimiz kapıları açarak iş hayatımızda El-Fettah güzel ismini tecelli ettirebilir. Bütün bu durumlar şükrü icap ettirir.

El-Fettah güzel ismi tasavvuf ve tarikat yoluna giren kişilerde daha bir anlamlı tecelli eder. Çünkü zikir ve rabıta ile yaşanacak binlerce hal vardır. Nakşibendiyye tarikatında zikre 5.000 Lafza-i Celalle (Allah) başlanır. Bu zikir önce kalbe vurulur. Kalp normal şartlarda iki ay içerisinde harekete geçer. Nasıl hamile bir bayanın karnındaki çocuk belli bir zaman sonra harekete geçerse bu zikir de önce karın kısmını yılan gibi oynatmaya başlar. Bu, zikrin kalbe tesir ettiğinin göstergesidir. Bir anlamda manevi bir fetihtir. Sonra başka haller tek tek fethedilir. Letaif noktalarının yanması, ağrıması, açılması gibi. Öyle ki burada bunları tek tek anlatmanın imkânı yoktur. Kısacası Allah’ın El-Fettâh güzel ismi sofide yeni bir halle birkaç ay içerisinde başka bir şekilde tecelli eder. Bunun sonu yoktur. İlahi tecelliler her kişide farklı tecelli ettiği gibi kişinin hayatı boyunca da bu farklılık devam eder.

Tabii feth deyince aklımıza hemen büyük bir ibadet olan cihat gelir.

Tarihte İslam devletlerinin bir fetih üslubu ve yönetim anlayışı vardı. Allah (c.c.) onlara el-Fettâh güzel ismiyle yeni toprakları fethetmeyi nasip eylediğinde sivil halka ilişmiyorlardı. Amaçları o topraklarda kurulan İslam devletiyle insanların Allah’ın (c.c.) diniyle tanışmalarını sağlamaktı. Adaleti, insanlığı görüp yaşamalarını gerçekleştirmekti.

“Dinde zorlama yoktur (Bakara suresi, ayet 256) .” ayeti gereği tarihteki İslam devletlerinde farklı dinlerin mensuplarına saygı ve hoşgörü gösterilmiştir. Müslümanlar, Gayri Müslimlerle gerek bireysel gerek toplumsal ilişkilerinde kendi dinlerinin hak olduğunu bunlara kanıtlamak zorunda hissetmişlerdir. Gayri Müslimlerin büyük çoğunluğunun gönüllerini Allah’ın (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle kazanmışlardır. Onları inançlarında özgür bıraktıkları halde büyük kısmının gönül rızaları ile Müslüman olmalarına vesile olmuşlardır.

Bugün fetih genellikle manevi alanda gerçekleşmektedir. Kalpler İslam dinine kazandırılmaya çalışılmaktadır. Bunda da tıpkı atalarımızın fethettikleri topraklar üzerinde Gayri Müslimlere gösterdikleri hoşgörüyü, saygıyı insan ilişkilerinde temel almak zorundayız. Çünkü İslam dini başka dinlerdeki ve ideolojilerdeki zorbalığın ve baskının yerine bu yüce kuralı ile gönülleri fethetmektedir.

Kuran-ı Kerim’deki Fetih suresi de Allah’ın El-Fettâh güzel ismi gibi bir fazilete sahiptir. Fetih suresi okunduğunda hayatımızdaki sıkıntıları ortadan kaldırmak, sorunları çözmek, bazı nimetlere ermek gibi güzel şeylere vesile olur. Onun içindir ki peygamberimiz (s.a.s) , Fetih suresi nazil olduğunda şöyle demişlerdir: ‘Bana bu gece öyle bir sure nazil oldu ki o sure benim için hem dünyadan hem de dünyadaki bulunan her şeyden daha hayırlıdır.’ Peygamberimizin (s.a.s) bu surenin faziletlerini, nimetlerini dünya ve dünya içerisindeki nimetlerle kıyaslaması manidardır. Bunun altında yatan bir hikmet bulunmaktadır. Zira bu sure öncelikle hediyelerini dünyalık nimetlerde göstermektedir. Sıkıntıların ortadan kalkması, hayırlı işlere kapı açılması dünyaya ait büyük nimetlerdir. Aslında bu sure dünyanın bütün nimetlerini kapsamaktadır. İşte bu sure-i şerife Allah’ın izni ile bütün dünya nimetlerine vesile olmaktadır. İnsan kendisine haftalık sure-i şerife virdi edindiğinde en az haftada bir gün de olsa bu sure-i şerifenin okunmasına da yer verebilir.

İnsan kendi küçük aklı ile kendisine neyin lazım olduğunu bilemez. Hayırlı gördüğü bir şey hakkında şer olabilir. Yine şer olarak gördüğü bir şey de hakkında büyük hayırlar barındırabilir (bk. Bakara suresi, 216) . Bunları bizim önceden bilmemiz imkânsızdır. Onun için dualarda istek genel olarak belirtilmeli yani hakkımızda hayırlı ne ise onun gerçekleşmesi istenmelidir. Bu aynı zamanda edebe de uygundur.

Allahın güzel isimleri ile tevessül yapılabilir. Hususiyle El-Fettâh güzel ismi ile de tevessül yapılabilir.
Allah’ın (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düşen güzel isimlerle Allah’a (c.c.) tevessül etmek, duanın kabul olmasında çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu isimleri vesile kılmaktır.
Allah’a (c.c.) güzel isimlerle tevessül etmek, Allah’a (c.c.) hamd u senâ edip peygamberine ve âl u ashâbına salât ve selâm getirdikten sonra dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimleri seçmekle ve duamızda zikrederek bunun yada bunların hakkı, fazileti, bereketi üzerine Allah’tan (c.c.) istemekle olur. Örneğin El-Fettâh güzel ismi ile şöyle tevessül yapılabilir: ‘Allah’a sonsuz hamd u senalar olsun. Peygamberimize çokça salât ve selam olsun. Ey yüce Allah’ım, Senin El-Fettâh güzel isminin hürmetine şu sıkıntılarımızı kaldır, şu hayırları nasip eyle. Âmin.’

Zikir ise sadece Allah rızası için yapılmalıdır. Bu Allah’ın (c.c.) güzel isimleri için de böyle olmalıdır. Zira zikir aşk gibi bir yüce duyguyla çekilir. İsimleri arka arkaya söylemenin başka bir mantığı yoktur. Allah’ın güzel isimleri Allah’ı övmek ve yüceltmek gibi bir ulvi gaye ile çekilmelidir. Dünyevi bir maksatla zikrettiğimizde bu her şeyden önce edebe aykırıdır. Allah’ın rızası niyeti ile zikir çekildiği zaman yüce Allah o kişiye ilgili Esma-i Hüsnanın dünyaya bakan faziletlerini, nimetlerini de armağan olarak verir. ‘Allah (c.c.) sonsuz lütuf ve ihsan sahibidir (Hadid suresi, 29) .’ Allah (c.c.) , kapısına geleni boş göndermez. Zira zikirle insan Allah’ın kapısını çalar.

Her Esma-i Hüsnanın dünyaya bakan faziletleri, hediyeleri vardır. Yani bir kişi herhangi bir Esma-i Hüsna zikrini çekerse havas bilgileri olarak kitaplarda geçen nimetlere Allah’ın izni ile erişebilir. Ama burada yanlış olarak gördüğümüz husus, kişilerin zikri çekerken Allah rızası dışında bir gayelerinin olmalarıdır. Dünyevi maksatlarla zikir çekmeleridir. Zikir sadece Allah rızası için çekilmelidir. Bundan başka Allah’ın güzel isimlerini zikir ile amaçlanan şey, Allah’ı övmek, yüceltmektir. Gerçi bu da Allah’ın rızasına muvafık olan bir şeydir.

Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendiler, Lafza- Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) ’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar. Bu durum Esma-i Hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp Esma-i Hüsna zikrinde rotasını şaşırmaya daha müsaittir. Esma-i Hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rızası dışında başka yerlere takılabilir. Onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek gerekir. Onun için Esma-i Hüsna zikri çekerken ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) ’ sözünü en azından başta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar sağlar.

Dualarımızda dünyevi şeyleri isteyebiliriz. Ama duada ahreti de unutmamak gerekir. Aslında dinin ruhu ahret olduğu için öncelikle ahrete talip olmamız gerekir. “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, ayet 20) .”

Allah (c.c.) , El-Fettâh (kapalı şeyleri açan; sıkıntıları ortadan kaldıran ve sorunları çözen; hakla batılın arasını açan) güzel isminin hürmetine bizlerin bütün sıkıntılarımızı gidersin, bizlere bütün hayır kapılarını da açsın. Âmin.
Muhsin İyi
(25.05.2012 20:14)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
ZİKİR

Zikir
Lafza-i Celal zikrinin gizli olarak çekilmesinde karşılaşılan en büyük problem, bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanmasıdır. Bu durumda kişi zikirden lezzet duyamadığı gibi boşu boşuna zikir çektiği duygusuna da kapılabilir.

Öncelikle şunu belirtelim ki, gizli zikir çok faziletli ve kazançlı olduğu için şeytanlar bu konuda çok vesvese verirler. Sofiyle haddinden fazla uğraşırlar. Bunlara aldanmamak gerekir. Hele bir de buna ilaveten Lafza-i Celal zikri, bizzat Allah’ın (c.c.) zatını zikir olduğu için, ayrıca bunun üstünde daha faziletli bir kelime olmadığından, şeytanların hücumları kat kat artmaktadır.

Yukarıdaki gibi bir probleme sahip olan kişilerin, yani gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanan kişilerin, önce bu zikre şeytanların ne kadar düşman olduklarını bilmeleri gerekir. Ayrıca bu zikri çeken kişilerin kafalarına şeytanların olmadık düşünceleri vesvese yolu ile attıklarını, bu yüzden zikir sırasında gönüllerini huzursuzlukla, hoşnutsuz duygularla doldurduklarını da unutmamalıdırlar.

Lafza-i Celal zikrinde Allah’ın rızası gizlidir. Şeytanlar bunu çok iyi bildiklerinden bu zikre adeta savaş açarlar.

Şu kesindir ki, kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması, şeytanların vesveseleri ile olan bir haldir. Bu hale zerre kadar değer verilmemelidir; yani bu hal sebebiyle gizli zikirden vazgeçmemek, onu ihmal etmemek gerekir. Böyle bir konuda sıkıntısı olan kişiler, aşağıda önerdiğimiz bir yolla Lafza-i Celal zikrini çekerlerse problemlerini kolaylıkla aşabildikleri gibi gizli zikirden büyük bir zevk de alacaklardır. Ayrıca Allah’ın (c.c.) izniyle bu zikri en faziletli bir şekilde çeken kişiler grubuna yükseleceklerdir:

Lafza-i Celal zikri sırasında önemli olan şey, içeriden Allah kelimesini ‘sesle söylemek’ değildir. Sesi ölçü olarak gördüğümüzde çekilen tespihin hızına yetişmemiz imkânsızdır. İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi gizli zikirde tespih elimizden geldiğince hızlı çekilir, döndürülür. Daha doğrusu tespihi ne kadar hızlı çekersek zikrimiz o kadar faziletli ve bereketli geçer, amacına da ulaşır. Temel ölçümüz, tespihin çekilişteki sesinin ‘Allah’ diye zikrettiğini kabul etmektir. Bunun yanında içimizin de (kalbimizin veya tespihi tutan elimizin üzerinde bulunduğu letaif noktasının) bu tespih çekiliş sesi ile birlikte ‘Allah’ kelimesini zikrettiğini düşünmektir, kabul etmektir. Kısacası tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum, ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz, kabul etmemiz gerekir.

Tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum ve ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz büyük bir konsantrasyonu gerektirir. Onun için gözler kapatılır. Bütün dikkat tespihe ve tespihin üzerinde olduğu manevi organ üzerine teksif edilir. Hiçbir şey düşünülmez. Sadece Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu duygusu korunmaya çalışılır.

Bu öyle bir ayardır ki, önceleri bu konuda bazı sıkıntıların yaşanması pek tabiidir. Zira sofi her tespih çekişte kendisini içten de ‘Allah’ diye bir sesi söyletmek zorunda hisseder. Hâlbuki tespihin devredişi çok hızlıdır. Her tespihte ‘Allah’ diye bir sesi söylemek imkânsızdır. Daha doğrusu böyle içten yükselen bir ses vardır ama bu sesten ziyade kalbinden veya tespihin üzerinde olduğu letaif noktasından gelen bir ‘uyumdur, ritim’dir. Bir iç monolog (iç konuşma) değildir. Bu uyum ve ritim Allah lafzını söylüyormuş diye kabul edilir. Daha doğrusu hiçbir kuşkuya kapılmadan içten yükselen böyle bir uyum ve ritimle çekilen tespihin sesinin birlikte ‘Allah’ diye zikre koyulduğu düşünülür. Yani tespih taneleri çekilirken onunla beraber içimizden yeknesak bir tempo ile ruhumuzdan yükselen sese benzer bir yapıda ama daha hızlı olan bir uyum ve ritim söz konusudur. Burada en açık olan şey, daha doğrusu olması gerekli olan şey, bizim tespih çekerken böyle bir uyum ve ritimle Lafza-i Celali de zikrettiğimize inanmamızdır.

İşte Lafza-i Celal zikri vücut tarafından özümsendiğinde değişik organlarda bu sözünü ettiğimiz uyum ve ritim bizzat sezilmeye ve duyumsanmaya da başlar. Yani organlar tıpkı titreşimdeki cep telefonu gibi akıl almaz bir hızla, yani farkına varılan bir uyum ve ritimle zikre geçerler. Buna sultani zikir dendiğini belirtmiştik. Bu durum için elimizde tespih olmasına da gerek yoktur. Zikir yapmadığımız halde gün boyunca bu sultani zikir bazı organlarda açıkça hissedilir. İşte böyle güzel bir hal yaşayan sofi fırsatı ganimet bilmelidir. Boş zamanlarında veya bir işle meşgulken dilini damağına yapıştırarak kendince bu çeşitli organlarında varlığını açıkça hissettiği sultani zikre bilinçle iştirak etmelidir. Çünkü zikir bilinçli olarak çekilmedikçe amaca ulaştırmaz. Bu sultani zikir yardımıyla yapılan gizli zikir, tespihle yapılan zikirden kat kat daha hızlıdır. Hem de çok faziletlidir. Çünkü bu sırada kişinin vücudu tüm hücreleri ile birlikte çok hızlı bir tempo ile Allah’ı zikretmektedir. Bunun için çok şey yapmaya gerek yoktur. Dil damağa yapıştırıldıktan sonra tüm vücudun Allah’ı zikrettiğini düşünmek, bu düşünce ile içinde oluşan uyuma, ritme kendini bırakmak yeterlidir.

Sultani zikre ulaşmamış kişiler de bu yolla, yani dilini damağına yapıştırarak zikrederlerse kısa zamanda büyük kazançlar elde ederler. Ama bu onlara çok zor gelecektir. Bu yol ilk zamanlarda pek kullanışlı değildir. Onun için böylelerine herhalukarda elde bir tespihi (küçük de olabilir) düşürmeden zikretmek daha yararlıdır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce dili damağa yapıştırmak suretiyle gizli zikir yaptığını belirtmektedir. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) Mekke’den Medine’ye hicret sırasında saklanmak amacıyla sığındıkları Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’e (r.a) de bu zikri talim eylemişlerdir.

İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur (İsrâ suresi, 44) .”

Şiir sanatında sevdiğim bir kavram vardır: İmge. İmge hayalden farklı bir kelimedir. Hayal yaşadığınız şeyleri veya gelecekte yaşayacağınız şeyleri kafamızda canlandırmamızdır. İmge ise hayali tıpkı modern ressamlarda olduğu gibi değiştirmedir. Hayali gerçek hayatın kanunlarının ve alışılmışın dışında, bambaşka bir kompozisyonla yeniden kurmadır. Picasso’nun resimlerinde başın yanında kolların bitivermesi gibi.

Sultani zikir büyük bir devlettir. Böyle bir devlete eren sofinin bundan çok iyi yararlanması, bunu çok iyi değerlendirmesi gerekir. Özellikle uyurken başını yastığa koyduğunda yukarıda söylediğimiz egzersizi daha da genişletebilir. Kendisini mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş kabul ederek (böylece fenafillâhın egzersizleri olan murakabe-i vahidiyyeti de yapmış olur) her zerresinin zikre geçtiğini düşünür. Atomun çekirdeği etrafında elektronların sonsuz bir hızla zikrettiğini hayal eder. Mezarındaki toprakla birlikte bütün dünya cansız maddeleriyle beraber zikirdedir. Onların her bir atomu tıpkı sofinin elindeki tespih gibidir. Çekirdekler, tespih daneleri hükmünde olan elektronlarını çevresinde sonsuz bir hızla döndürmektedirler. Hatta bu imgeye atomun yapısına benzeyen gezegenlerin ve yıldızların kozmik hareketlerini de katar. Böylece Allah’ın (c.c.) zatı huzurunda bütün evrenin cansız varlıklarının koro halinde zikre koyulmuş olduğunu imgeler. Artık vücudu veya toprağı, maddenin en küçük yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır. Bu muhteşem tabloya sofinin tamamen toprak olmuş bedeni de bir ritim ve uyumla renk verir.

Cansız varlıklarda rızık, geçim endişesi olmadığı için onlar her daim zikirdedirler. Zikirden hiç gafil kalmazlar. En küçük yapı taşları, sözünü ettiğimiz tarzda yüce Allah’ı zikrederler. Çünkü iradeleri tamamen Allah’a (c.c.) bağlıdır. Allah ise şanını en mükemmel şekilde zikrettirendir. Sonra sırasıyla bitkiler ve hayvanlar gelir. Bitkiler tevekküllerinden yerlerinden ayrılmazlar. Hayvanlara göre zikre daha bir tutkundurlar. Çünkü iradeleri hayvanlara göre daha bir azdır, daha bir Allah’a bağlıdır. Hayvanlar zikirde insanlardan öndedirler. İnsan kadar bir iradeye malik olmadıkları için yüce Allah onlara zikir nimetini daha çok tattırmaktadır. İnsanların bazılarına zikir hiç nasip olmaz.

Şeytanlar hiçbir zaman bizden uzak değillerdir. İleri manevi hallerde varlıkları da görülebilir. Onlar duman halinde tüm bedeni, organları sararlar. Letaiflerde nurların görülmesinde olumsuz etkilerde bulunabilirler. Sultani zikirle birlikte yapacağımız daimi zikirler onların bellerini de kıracaktır.

Tasavvuf ve tarikat yolunun bazı temel esasları vardır. Bunlara uymadıkça zikir devleti pek ele geçmez. Geçse de zikirden lezzet alma nimeti pek bulunmaz. Bunlardan ikisine çok dikkat etmek gerekir: Birincisi nefsi her şeyden, herkesten küçük görmedir. Bu sayede başkalarından gelen kötülükler hoşnutlukla karşılanır. Nefse her kötülük az bile görülür. Bu da zikirde bu yoldan gelebilecek nefsani ve şeytani vesveselerin önünü tıkar. Zira başka zaman değil de tam ibadet sırasında nefis ve şeytanlar vesveseleri ile bu damarı çok kullanarak ibadetteki huzuru ve ihlâsı zedelerler. İkincisi dünyayı kalpten çıkarmadır. Dünya herkese başka türlü hitap eder. Çünkü herkes başka bir nimetine tutkundur. Ama para bu farklılıkları genellikle biraraya getirir, birarada toplar. Onun için zekât ve sadaka vermeye azami derecede dikkat etmek gerekir. Bu yolun, yani Nakşibendiyye tarikatının başında bulunan Hz. Ebubekir’in (r.a.) gerektiğinde her şeyini İslam dini için fedadan kaçınmaması boşuna değildir. Zekât ve sadaka verme gönlün dünyaya düşkün olmasını önler. Gönlü Allah’a bağlar.

Bu iki noktaya dikkat eden kişide Allah’ın izni ile zikir çekme aşk haline gelebilir. Özellikle gizli zikirde karşılaşılan büyük problem, yani bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması sorunu Allah’ın izni ile bu sayede çözüme kavuşur. İnsanların çoğu başkalarıyla kavgalarını ve dünyayı (parayı) Allah’la aralarına perde koydukları için Allah’ı gönül huzuruyla zikredemezler. Allah’ı zikretmek isteseler bile bu böyle bir durumda onlara nasip olmaz.

‘Lafza-i Celal zikrinde’ kişi canlı veya toprak olmuş bedenini ve evrendeki cansız maddelerin atomlarını zikir halinde canlandırırken ‘Kelime-i tevhit zikrinde’ ise insanın kendi bedenini, tüm evreni Allah’ın zatı karşısında yok etmesi amaçlanır. Ölüm insan için bunu sağlar, kıyamet de tüm evrenin yok oluşunu gerçekleştirecektir. İnsan ölünce tüm bedeni toprak olacaktır, kıyamet kopunca da tüm evren yıkılacak, maddenin en küçük parçası olan atomlar bile dağılıp aslı olan yokluğa dönüşecektir. Baki kalan sadece yüce Allah’ın zatı olacaktır. İşte Kelime-i tevhit zikri çekilirken bu esasa çok dikkat etmek gerekir. Zikir sırasında Allah (c.c.) dışında her şeyi yok bilmek gerekir. Onların faniliklerini göz önüne getirmek bu açıdan yararlıdır. Yine kendimizi mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş gördükten sonra evrenin büyük bir patlama ile yokluğa karıştığı imgesini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Bu hayalden sonra Allah’ın zatının ezeli ve ebedi olduğunu, baki kaldığını düşünmek gerekir. ‘Yeryüzünde olan her şey fanidir, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir. (Rahman suresi, 26-27) .’

Lafza-i Celalin hızlı çekilmesi gerektiğini belirtmiştik. Kelime-i tevhit zikrini de hızlı çekmek çok yararlıdır. Çünkü bu şekilde çekmek kişiye büyük bir coşku verir. Coşku da aşkı doğurur. Bir zikir aşkla çekildi mi kişiyi Allah’ın izni ile ileri makamlara ve hallere ulaştırır. Tespihi hızla çekme dolayısıyla ‘la-ilahe’ tespihin bir tanesine, ‘illallah’ diğerine denk düşebilir. Ama yine de bu iş kişiden kişiye değişebilir. Aslında tespih böyle bir anda sayıyı belirleyen bir alet değil, coşku sağlayan bir unsur olur. Elbette Nakşibendiyye tarikatında Kelime-i tevhit zikri kalple çekilmez. Kişinin kendi duyacağı bir ses ayarıyla zikredilir. Virtte doğal olarak sayıyı korumak hâkim olduğu için zikirde tespih taneleri o kadar hızlı çekilemez. Ama sayısız zikirde coşkuyu artırmak için eldeki tespihi dediğimiz veya dilediğimiz tarzda kullanabiliriz. Zikrin o zaman tadına doyum olmaz.

İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile (Allah’ın şu güzel ismini şu kadar çekersen şu faziletlere sahip olacaksın tarzında bilgiler…) zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, Laza-i Celal (Allah) , kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. İnsan kararında oldukça, mürşid-i kâmilsiz, kendisi de yalnız başına zikir edinebilir. Bir takım haller yaşadığında bir mürşid-i kâmile danışabilir, başvurabilir. Esma-i Hüsna zikri de mürşid-i kâmile başvurmadan kişinin kendi isteğiyle çekilebilir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf ve tarikat kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf ve tarikat kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme, onu her daim küçük görme ve Allah rızasını amaç olarak kabul etme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları insanın yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme veya O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah (c.c.) bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Âmin. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180) .”

Rabıta ve zikrin feyziyle kısa zamanda kalp ve letaif noktaları açılarak ilahi (kırmızı, sarı, beyaz, yeşil, siyah, bunların karışımı değişik tonlardaki renkli) nurlar görülebilir.

Biz ilk zamanlarımızda bu nurlara karşı çok meraklı idik. Tabii varlıklarını kitaplardan okurduk. Acaba gerçekten görebilecek miyiz, diye kendi kendimize söylenip dururduk. Bizden önce bu yola girenlere, ileri derecede zikir çekenlere bu ilahi nurları görüp görmediklerini sorardık. Onlar nedense konuşmak istemezler, Nakşibendiyye yolunda her şey gizlidir, sırlar söylenmez, kabilinden cevaplar verirlerdi. Dedikleri doğruydu. Bir insanın durduk yerde hallerini etrafa anlatması edebe aykırıdır. Tasavvuf ve tarikat yolu ise baştan sona edeptir. Bir de o kişinin gurura, ucuba düşmesine neden olabilir. Bu da telafisi mümkün olmayan büyük zararlar getirebilir. Ayrıca nazar tehlikesi de bunun cabasıdır. Allah her birimizi bu afatlardan korusun. Âmin. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah, pek çok yerde ‘böbürlenenleri’ ve ‘övünenleri’ sevmediğini beyan buyurmuşlardır (Hadid suresi 23, Lokman suresi 18, Nisa suresi 36, Kasas suresi 76, vb.) . Tasavvuf ve tarikat yolu nefsi ezmek ve hiç etmek sanatıdır. Kişi bu yolda kendisinde çok az da olsa bir varlık gördüğü zaman anında manevi ilerlemesi durur, çeşitli sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. Bu büyük tehlikelere karşın Allah’a sığınarak ve sadatlardan manevi himmet dileyerek insanların bu konulardaki meraklarını gidermek, onlara tavsiyelerimizin daha etkili olması için, ayrıca onları rabıta ve zikre teşvik etmek gayesiyle yaşadığımız tecrübelerden birazcık da olsa kısaca bahsetmek istiyoruz:

Gerçekten sultani zikirde tüm vücudun veya bazı organların hücreleri titreşimdeki cep telefonu misali akıl almaz bir hızla zikretmektedir.

Gerçekten kalp ve letaifler açıldığında bu noktalardan, daha doğrusu göğüsten, ibadetler sırasında (namaz ve zikir gibi) çok büyük hazlar alındığı gibi gözler kapalı olduğunda değişik renklerdeki nurlar da görülmektedir.

Gerçekten değişik renkteki nurlar görüldükten epey bir zaman sonra saydam bir nur halesi, daha doğrusu nur kalesi insanı kuşatmaktadır. Bu insanı şeytanlara karşı korumaktadır.

Böyle nimetleri kullarına bahşeden Rabbimize kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar olsun.

Sofiler rabıta ve zikirlerine dikkat ederlerse kısa zamanda bu söylediğimiz halleri yaşayacaklardır. Tabii tasavvuf ve tarikat yolunda bu halleri yaşamak önemli değildir. Bu konuda vesveselere düşmemek de gerekiyor. Çünkü insan bunlarla da imtihan edilebilir. İnsan bir ömürde bu halleri yaşamasa bile Allah’ın (c.c.) rızasına erebilir. Önemli olan da budur. Bu tür halleri yaşayan kişilerin de Allah’ın rızasına erdiğini düşünmek doğru değildir. Son nefeste imansız gitme tehlikesi peygamberler dışında herkes için geçerlidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) de dediği gibi Allah (c.c.) ahrette bizleri yaşadığımız manevi hallerden sorguya çekmeyecektir. Önemli olan Allah’ın emir ve yasaklarını (şeriatı) yerine getirip Allah’ın rızasına ermedir. Rabıta ve zikirde amaç, Allah rızasıdır. Hal elde etmek değildir. Böyle bir isteğin kalpte olması bile bir fitnedir. İmtihan konusudur. Allah’ın rızası ile araya giren aşılmaz bir perdedir. Allah hepimizi bu tür afatlardan korusun. Âmin.

Özellikle rabıta sırasında insan nefsini çok ezmeli, kendini toprak misali yok bilip sadatlardan gelecek feyze ve nura talip olmalıdır. Aslında bu bütün ibadetlerde, hatta yaşamın her anında böyle olmalıdır. Onları rabıtada görmek istemek gibi bir duygu her şeyden önce bir edepsizliktir. Böylelerinin rabıtanın nuru ve feyzinden de bir nasipleri olmaz.

Allah fazl u ikramıyla bizlere son nefese kadar zikrini ve mürşid-i kâmile yapılan rabıtayı sevdirsin ve bizlere her daim rızasını nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
(06.05.2012 14:22)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
PEYGAMBER

Hz. Muhammed’in (Peygamberimizin) Üstünlüğü, Âlemlere Rahmet Vesilesi Olması
Nefsin damarları pek çoktur. Bunlardan bir tanesi, kendisini herkesten üstün görmesidir. Daha doğrusu, nefsin kendisinden daha büyük ve şerefli insanlara tahammül edememesidir. Maalesef tarih boyunca peygamberlere karşı gelen bütün insanlar, nefsin bu damarıyla hüsrana düşmüşlerdir. Nefsin bu damarı ise herkeste vardır. Bugün peygamberler olmasa da onun misyonunu taşıyan kimseler mevcuttur. Rabbani âlimler (mürşid-i kâmiller) , peygamberin varisleridir. Onları inkâr eden, onlara kötü sözler söyleyen kişiler de maalesef bu nefis damarı ile hareket etmektedirler.

Hz. Muhammed Aleyhisselam hakkında konuşurken bazıları ona salât ve selam getirmeyi gereksiz bulurlar. Nedense salât ve selam getirmek ağırlarına gider. İsminin başına Hazreti unvanını koymayanları da var. Tabii böylelerinin şayet İslam’la yakından ve uzaktan bir ilgileri yoksa insan bunları normal karşılıyor, ama namaz kılıp da davası İslam olanların böyle tavırlarını anlamak gerçekten zordur.

Kendimi şöyle bir yoklayınca gençliğimde okuduğum bazı kitapların etkisi ile bir dönem peygamberimize (s.a.s) karşı büyük bir saygısızlık içerisinde bulunduğumu hatırladım. Bunun tabii en birinci nedeni içerisinde yer aldığım bir guruptu. İnsan alışkanlıkların iyilerini de kötülerini de genellikle böyle kapıyor. Bir de tabii böyle konuları. Hâlbuki ibadetlerini yapan bir gençtim. Ama peygamberimizi (s.a.s) diğer peygamberlerle (a.s.) aynı, eşit görmek ve tutmak istiyordum. Bakara suresinin son ayetlerinde geçen ‘Peygamberlerinden hiç biri arasında ayrım yapmayız.’ ifadelerine saplanıp kalırdım. O nefis damarım, nedense her peygamberi bir ve eşit görmek düşüncesinde ayak diretir, marifetmiş gibi ilgili ayeti delil gösterip dururdu. Şimdi kendimi biraz tarafsız bir şekilde tahlil edince bu nefis damarının amacının aslında peygamberlere karşı gelmek olduğunu, ama buna gücü yetmeyince, bu çeşit cılız ve zayıf bir yola başvurduğunu aynelyakin anladım. Demek ki, bir peygamberin zamanında yaşasaydık ve bu biçimde bir nefis damarına biraz uysaydık ona direk karşı gelip hidayetten mahrum kalacaktık. Allah korusun.

Hâlbuki anne babalar bilirler ki, aileye en son katılan çocuk, diğerlerine göre daha sevgilidir. Anne babalar evlatları arasında ayrım yapmak istemeseler de durum genellikle böyledir. En küçük çocuk sevginin merkezi olmaktan kurtulamaz. Peygamberimiz (s.a.s) peygamberlik zincirinin son halkasını oluşturduğu gibi kendisi üzerinde Allah’ın sevgilisi olma (habibullah) nimeti de tecelli etmiştir. Allah (c.c.) peygamberimizi (s.a.s) bu makama layık görmüştür. Dünya ve ahreti bu sevgi temeli ile yaratmıştır. Dünya ve ahreti bir ağaca benzetirsek peygamberimiz (s.a.s) bu varlık ağacının meyvesi gibidir, yani yaratılış amacıdır. Onun için bir kutsi hadis-i şerifte yüce Allah ‘Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.’ diye peygamberimizin (s.a.s) şanında bu sevgisini ifade etmiştir.

Kuşkusuz yüce Allah sınırsız sayıda evrenlerin yaratıcısıdır. O’nun dünya dışında başka gezegenlerde de bizler gibi imtihana tabi tutulan varlıklar yaratması şanına uygun düşer. Şanını yüceltir. O’nun yaratıcılığını sadece bu evrenle sınırlı tutmak da doğru değildir. Yüce Allah’ın yaratıcılığına bir son ve sınır koymak zulümlerin ve günahların en büyüğüdür. Yüce Allah (c.c.) nasıl dünya üzerinde tarih boyunca her kavme (bir hadis-i şerife göre toplam 124.000) peygamber göndermişse, evrendeki yaşam olan, yani bizler gibi akıllı varlıkları olup da imtihan edilen her gezegene de peygamberler göndermiştir. Muhakkak ki onların son peygamberi de bizim peygamberimiz gibi sevgili unvanına mazhar olmuştur. Yukarıdaki ‘Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.’ hadis-i şerifi onlar için de ayrı ayrı varit olmuştur.

Peygamberimiz (s.a.s) daha dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde de diğer peygamberlerin imreneceği bir şana sahipti. Her peygamber, peygamberimizin (s.a.s) yerinde olmak istiyordu. Barnabas İncilinin muhtelif yerlerinde Hz. İsa Aleyhisselam, peygamberimizin (s.a.s) şanı için onun ayakkabısının bağını bağlama şerefine nail olmayı dilemektedir.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) Mektubat’ında şu bilgileri vermektedir: Rivayete göre ruhlar âleminde her peygamber, peygamberimizin (s.a.s) ümmeti olmak için dua etmiş, yalnız Hz. İsa’nın (a.s.) duası kabul görmüştür. O kıyamete yakın Hz. Mehdi Aleyhisselam’a tabi olmak üzere gelecektir. Aslında resuller arası olan bin yıllık süre sadece bizim peygamberimiz (s.as.) için uzatılmış, Hz. İsa Aleyhisselam’ın kalan dünyalık ömrü gibi 500 yıllık risalet ömrü de bizim peygamberimizin (s.a.s) risalet ömrüne eklenmiştir.

Kuşkusuz kıyametin ne zaman kopacağını bilemiyoruz. Zaten bir kişi öldüğünde kıyameti de kopmuş demektir. Bu konuda meraklı olmak da doğru değildir. Çünkü Allah (c.c.) bir hikmete göre bunun gizli kalmasını istemiştir. Bir Müslüman’ın da Allah’ın gizli kalmasını istediği şeylere karşı meraklı olması da her şeyden önce edebe aykırıdır. Şimdi hicri 1433 yılını yaşıyoruz. Bilmiyorum ama sona yaklaştık gibiyiz. Çünkü 1500’lü yıllara az kaldı. Hz. Mehdi Aleyhisselam ile Hz. İsa Aleyhisselam’ın zamanları yaklaşmış gibi. Hadis-i şeriflere göre onların vaktinde pek çok Hıristiyan ülkenin insanlarının İslam’la tanışacağı, insanların akın akın Allah’ın dinine gireceği, kırk yıl gibi bir zamanda dünyanın savaştan uzak, bolluk ve bereket ile dolacağı belirtilmektedir. Bu konudaki yüzlerce senedi sahih hadis-i şerifi inkâr etmek, görmezlikten gelmek, tevil etmek mümkün değildir. Ama bir kenara da çekilip Hz. Mehdi Aleyhisselam ile Hz. İsa Aleyhisselam’ı beklemek gibi pasif bir tavra da karşıyız. Bir Müslüman’ın her devirde her an yapacağı önemli, etkin işleri vardır. Ama kuşkusuz bu haberler yani ilgili hadis-i şerifler, Müslümanların ümitlerini canlı tutmakta, onlara bir güven duygusu da vermektedirler. Moral olarak bunlara da muhtaç durumdayız. Çünkü insanları ayakta tutan şeyler ideallerdir, ümittir.

Hz. Mehdi Aleyhisselam’ın peygamberimizin (s.a.s) soyundan olması, Hz. İsa’nın (a.s.) Hz. Mehdi Aleyhisselam’a tabi olması peygamberimizin (s.a.s) şanını yüceltmektedir, yükseltmektedir.

Dünya kurulalı beri 313 resul gelmiştir. Resul yeni şeriat getiren peygamber demektir. Yani kitaplı peygamberdir. Her resul arasının bin yıl olduğunu belirtmiştik. 124.000 tane de nebi görevlendirilmiştir. Nebi bir resula tabi olup da kendisine şeriat ve kitap verilmeyen peygamberdir. Her resulun onlarca nebisi olmuştur. Bunlar kavimlerini bağlı oldukları bir resulun şeriatine göre uyarmışlar, hak yola davet etmişlerdir. Eski zamanlarda pek çok kişi Allah’ın dinine uymak, bir peygambere bağlanmak için kavim kavim dolaşırlardı. Peygamber ararlardı.

Peygamberimize (s.a.s) tabi nebiler olmamıştır. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) son resul ve nebidir. Onun nebilerinin olmamasının hikmetleri vardır. Bu bir eksiklik değildir. Peygamberimizin (s.a.s) şanını yükselten bir şeydir. Demek ki peygamberimizin (s.a.s) şanı o kadar büyük ki, Allah geçmiş zamanlarda bin yıl süre içerisinde resullere yardımcı olarak gönderdiği nebileri peygamberimiz (s.a.s) için gerekli görmemiştir. Yani ampul büyük ve güçlü olunca mumlara hacet kalmamıştır.

Hadis-i şeriflere göre peygamberimiz (s.a.s) , âlimleri varisleri olarak ilan etmiştir. Tabii bu âlimler kafaları bilgi yüklü olup da yaşantısı İslam’dan uzak kişiler değillerdir. Bunlar Rabbani âlimlerdir. Yaşantıları, ahlakları tıpkı peygamberimizi (s.a.s) andırır. Bunlara mürşid-i kâmiller de denir. Bir kişi can u gönülden böyle bir mürşid-i kâmili ararsa, bu kişi tıpkı eski devirlerde kavim kavim dolaşıp da peygamber arayan kimse gibidir. Böyle bir kişi Rabbani âlimi yani mürşid-i kâmili bulursa Allah gerçek mürşid-i kâmile ait pek çok işareti ve kerameti de ona gösterir. En azından nisbet kokusu dediğimiz, uhrevi hoş bir kokuyu koklamayı ona nasip ederek ilgili kişinin peygamber varisi olduğu yönünde kalpleri mutmain kılar. Yeter ki kişi ihlâsla arasın, bu konuda niyeti temiz olsun. Bu öyle hafif bir koku değildir. Yani belli belirsiz hissedilmez. Halkın tabiriyle burnun direklerini kırarcasına hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde net ve açık olduğu kadar, yoğun olarak da kendisini belli eder. Bu genellikle pek çok kez de tekrar eder. Her haliyle cennet kokusu olduğu kuşkuya mahal bırakmaksızın açıktır. Çünkü dünya kokularından ayrılan belirgin farklılıklara sahiptir. Sahabelerin Hz. Resul’den geldiğini söylediği koku ile Hz. Yakup’un (a.s.) uzaktan kokusunu aldığı Hz. Yusuf’un (a.s.) gömleği de bunlardandır. Haddizatında her peygamberin, velinin kendine mahsus cennet kaynaklı hoş bir kokusu vardır. Bu konuda manevi olarak bu kokuyu her zaman alma nimetine ulaşmış ve bu özelliği gelişmiş kişiler bunu çok iyi bilirler. Tabii gerçek bir mürşid-i kâmilin elini tuttuğu halde böyle bir kokuyu alamayanlar da vardır. Bu yolda sabır gösterirlerse mürşid-i kâmilleri başka işaretler ve kerametler ile onların bağlılıklarını sağlamlaştıracaktır. Aslında işaret ve keramet bağlılıkları zayıf olanlara gelir. Güçlü olanların bu gibi şeylere ihtiyaçları yoktur. Belki de bu yüzden bazı sofiler böyle işaret ve kerametlere hiç şahit olamazlar.

Peygamber varisi olan Rabbani âlimler, yani mürşid-i kâmiller her çeşit kerameti bağlılarına gösterebilirler. Dolayısıyla bütün bunlar da peygamberimizin (s.a.s) şanını yükseltmektedirler. Çünkü mürşid-i kâmiller gerek ahlakları gerekse yaşayışları ile peygamberimizi (s.a.s) örnek alırlar. Aslında onlardan zuhur eden keşif ve kerametler peygamberimizden (s.a.s) kaynağını alır.

Peygamberimiz (s.a.s) devrinde yaşamadığımız için büyük bir üzüntü duymaktayız. Ama peygamberimiz ölmemiştir. Hatta hayattakinden daha canlı ve etkin bir şekilde yaşamaktadır, ümmetinden de her kişiden haberdardır. Onunla iletişim kurmanın en güzel yolu ona çokça salât ve selam getirmektir. Hadis-i şerife göre o ümmetinden gelen her salât ve selamı kişi ismi ile birlikte bir görevli melekten almakta ve o anda buna da mukabele etmektedir. Bunun nasıl olduğuna kafa yormamak gerekir. Zira Allah (c.c.) her şeyi mümkün kılabilir. O’nu bu dünyanın kanunları bağlayamaz ve sınırlandıramaz. O yepyeni kanunları yaratandır.

Peygamberimizin (s.a.s) şanından istifade etmek istiyorsak ona çokça salât ve selam getirmeliyiz. Aslında o salât ve selama muhtaç değildir. Çünkü Allah ve melekleri daima ona salât ve selam getirmektedirler. Ama onun ümmeti olarak bizler ona salât ve selam getirmeye çok muhtacız: ‘Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar. Ey inananlar, siz de ona salât ve selam edin! (Ahzab suresi, 56) ’

Ona salât ve selam getirmek, aslında kendimize en mükemmel ve ideal bir şekilde bütün dünya ve ahret nimetleri için dua etmek gibidir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) hadis-i şeriflerinde adı anıldığında kendisine salât ve selam getirmeyi sahabelerine çokça tavsiye ettiği gibi dua yaparken de buna önem vermeyi vurgulamıştır. Hatta bazı sahabeler ileri giderek duada baştan sona ona salât ve selam getirme yoluna gitmişlerdir. Salât ve selamın en büyük fazileti peygamberimizin (s.a.s) bütün dünya ve ahret sıkıntılarına, zorluklarına, problemlerine şefaatçi olmasıdır, bu sayede onları hafifletmesi veya ortadan kaldırmasıdır. Onun için aklı başında olan her insanın günahlara tövbe ve istiğfar yanında en az günde yüz kere peygamberimize (s.a.s) salât ve selam getirmesi gerekir. Bu hem dünya hayatında hem de ahrette ona büyük bir genişlik ve rahatlık sağlayacaktır. Peygamberin (s.a.s) dünya ve ahret iyiliği için dualarına (ayrıca şefaatlerine) mazhar olacaklardır. Bu ise başlı başına bir devlettir. Peygamberimizin (s.a.s) de şanının büyüklüğüne bir işarettir. Çünkü yüce Allah peygamberimizin şanı hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik (Enbiya suresi, 107) .’ Unutmayalım ki, bu rahmet ona ne kadar salât ve selam getirirsek bizim üzerimizde o derece tecelli edecektir.

Peygamberimizin (s.a.s) büyüklüğü camilerde bir başka şekilde tecelli eder. Bu tecelli, peygamberimizin (s.a.s) isminin Allah’ın isminin hizasında olmasındadır. Bu aynı zamanda bir derstir. Allah isminin her harfi sonsuzluğa işaret eder. Elif’in başı ve sonu açıktır. Sonsuza kadar çizgi devam edebilir. Çift lam harfi ise üst tarafta iki çizgi ile sonsuza kadar yüceltilebilir. He harfi ise bazı klasik yazılarda her ne kadar kapatılan biçimde yazılsa da süslü yazılarda sonu açıktır. Gelelim Muhammed kelimesine. Mim secde halinin remzidir. Muhammed kelimesinde iki tane vardır. Secde ise kulluğun en zirve noktasıdır. Ha harfi rükûu, dal harfi ise kuudu (oturuşları) temsil etmektedir. Kısacası Allah miraca layık gördüğü peygamberini camilerde de kulluğu simgeleyen harfleri ile karşısına almaktadır. Kullukla ona en büyük payeyi vermektedir. Bizlere de manevi miracın yolu olan namazla kulluğu ders vermektedir. Çünkü namaz miraç gecesinde bütün ümmet-i Muhammed’e hediye edilen en büyük nimettir.

Kuşkusuz miraç hadisesi büyük bir mucizedir. Hiçbir peygambere de nasip olmamıştır. Dünyada ister veli, ister peygamber olsun hiç kimse Allah’ın cemalini görme şerefine nail olmamıştır, olamayacaktır da. Bu konudaki bütün iddialar yalandır. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) ifadesiyle Allah (c.c.) ötelerin ötesindedir. O’na bu dünya hayatında ulaşmak mümkün değildir. Bu sadece peygamberimize (s.a.s) nasip olmuştur. Çünkü peygamberimiz (s.a.s) miraçta bu dünyanın zaman ve mekân kaydından çıkmıştır. Ahret âlemine vasıl olmuştur. Orada Allah’ın (c.c.) cemalini görme nimetine nail olduğu gibi O’nunla da konuşmuştur.

Peygamberimizin (s.a.s) şanının büyüklüğü şu ayet-i kerimede belirtilmiştir. Akıllı kişiye bu ayet-i kerime yeter de artar bile: ‘(Habibim) de ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Ali İmran suresi, 31) .’ Ayette aranan şart olan ‘peygambere uymak’ onun sünnetini elden geldiğince hayata geçirmek, onun gibi yaşamak, İslam davasına onun gibi sahip çıkmak demektir. Bu ayette Allah’ı (c.c.) sevmenin şartının peygambere uymak olarak belirtilmesi düşündürücüdür. Demek ki sünnete ne kadar uyarsak o derece bu sevgiye mazhar oluruz. Yani Allah (c.c.) sevgili habibini (yani peygamberimizi) seveni, ona uyanı, sevdiği, uyduğu derece ile sevmektedir.

Mürşid-i kâmiller peygamberimizi en çok seven kişilerdir. Çünkü onlar sünneti her haliyle yaşamaya çalışırlar. Peygamberimizi (s.a.s) sadece dış görünüş yönüyle taklit etmezler. Ahlakını da benimserler, özümserler. Nefislerindeki o peygamberlere karşı çıkan damar, tamamen yok olmuştur, daha doğrusu mutlak itaate dönmüştür. Bu açıdan sofiler de mürşid-i kâmilleri sevmekle bu sevgiye mazhar olurlar. Bu sevgi zamanla onları peygamberin sevgisine ve Allah sevgisine ulaştırır. İşte tasavvuf ve tarikat yolunun amacı ve yöntemi kısaca budur.

Bir insan kitaplardan öğrendiği bilgilerle de peygamberimizi (s.a.s) tanıyıp sevebilir. Ama bu tanıma ve sevme taklidi bir imanı doğurur. Böyle bir iman ufak tefek dalgalanmalarda bozulabilir. Peygamberi bir mürşid-i kâmilin kişiliğinde tanıyan; peygamberin yaşayışını, sünnetini, ahlakını, tavrını bir mürşid-i kâmilin şahsında gözlemleyen bir kişinin imanı tahkiki düzeye yükselir. Hele bu müşahede ile sofi mürşid-i kâmilin gösterdiği yolda ilerlerse, yani zikir ve rabıtasını aksatmaksızın yaparsa çeşitli haller yaşayarak nefsini terbiye edip imani konuların hakikatini yakından da tanımış olacaktır.

Taklidi imana sahip bir kişi Kuran-ı Kerim okununca nurun ortaya çıktığını başkalarından duymuş olabilir. Buna kendince ‘Belki mümkündür,’ der. Ama tahkiki imana eren kişi bu konuda yakine erer. Bu konuda pek çok işareti müşahede eder. Delilleri görür. Hatta manevi seyri ilerlediğince kalp gözü ile bu nurlara bizzat şahit olur. Diğer iman edilmesi gereken konular da bunun gibidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, tarikatın da, hakikatin de, marifetin de amacı şeriattır. Bahaeddin Nakşibendiyye Hazretlerine (k.s.) göre, tarikat ve tasavvuf yolunun amacı şeriatın özet ve öz olarak söylediği şeyleri ayrıntılı bir şekilde açıklamak, hükümlerini de keşfi bilgi ile doğrulamaktır. Başka bir şey değildir.

Peygamberimizin (s.a.s) şanında inen başka bir kısım ayetleri de zikretmeden geçmek doğru olmayacaktır.

‘O peygamber, inananlara kendi canlarından daha yakınır… (Ahzab suresi, 6) ’
‘And olsun, size kendi içinizde öyle bir resul geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe suresi, 128) ’

‘Şüphesiz Allah katında tek din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, bilsinler ki, Allah hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran suresi, 19) .’

Allah (c.c.) peygamberimize (s.a.s) imanımızı yakinleştirsin. O’nun sünnetine ve davasına uygun olarak yaşamayı nasip eylesin. Şefaatleri daima üzerimizde olsun. Âmin.
Muhsin İyi
(26.04.2012 08:12)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
ZENGİNLİK

Allah (c.c.) evreni, içerisindekileri yoktan yaratmıştır. Bunları yaratırken de Kendi’sinden bir şey eksilmemiştir. O’nun yaratması sadece “Ol! ” emriyledir. Tüm zenginlikleri bu şekilde O yarattığı gibi daha nicelerini de yaratmaya güç ve kudret sahibidir. Bundan dolayı O mutlak zengindir.


El-Ganiyy (Allah [c.c.] kimseye muhtaç olamayan zengindir) güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) zatıyla ve sıfatlarıyla ne ibadetlerimize ne de başka bir şeyimize muhtaç olmadığını bilmektir. O mutlak zengindir. Herkes O’na muhtaçtır. Varlık âlemini de rahmetiyle yaratmıştır.


Ruhumuz ibadetlere bedenimizin temel ihtiyaç maddelerine gereksinim duyması gibi muhtaçtır. İbadetlerle manevi dünyamız zenginleşir, bu sayede bizler yaratılış amacına uygun bir yaşam sürebiliriz. Dünyada ve ahirette huzura ve mutluluğa erebiliriz.


Zenginlik, yoksulluk gibi bir imtihan konusudur. Aslında bu dünya bir ceza ve ödül yurdu değildir. Zenginlik de yoksulluk da bir hikmete göre taktir edilmiştir. Bu bakımdan zengin olan kimselerin varlıkları ile Allah (c.c.) tarafından ödüllendirilmediğini, ebedi ahiret yurdu için imtihan edildiklerini düşünmeleri gerekir. Tabii aynı şeyi yoksulluk için de düşünmeli, kişinin yoksullukla Allah (c.c.) tarafından cezalandırıldığını varsaymaktan ziyade imtihan edildiğini düşünmek daha doğrudur. İnsan kendisi için zenginliğin mi yoksa yoksulluğun mu daha hayırlı olduğunu bilemez. Allah (c.c.) kulları için en hayırlı olanı ezelde tespit etmiş, bu konudaki kısmetimizi kaderimizle belirlemiştir.


İnsanın kendisiyle barışık olması, öncelikle toplumsal konumunu, ekonomik durumunu kabullenip haline şükretmesiyle olur. Tabii Allah’ın (c.c.) fazlını ve rahmetini aramak, meşru yollarla varlıklı olmaya çalışmak da yanlış şeyler değildir. İnsan dünya ve ahiret dengesini kurduktan sonra zenginlik de güzel bir şeydir.


Zengin olmak, beraberinde üstesinden kalkamayacağımız bazı sorumlulukları da getirebilir. Çünkü bir mali ibadet olan zekât ancak zenginlere farzdır. Pek çok varlıklı insanın namaz kılmaya gayret ettikleri halde zekât vermemeleri, bunun için olmadık çarelere başvurmaları, şu veya bu fetvayla zekâtı üzerlerinden atmaya çalışmaları bu ibadetin yerine getirilmesinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Halbuki artıp çoğalan sermayenin % 2.5’u devede kulak misalidir. Ama demek ki nefis onda bile açgözlü davranmakta, Allah’ın (c.c.) hakkına tecavüz etmektedir. Tabii bu açgözlülük zenginlik artıkça daha da ziyadeleşmektedir. Öyle bir duruma ulaşmakta ki artık nefis açgözlülüğe boyun eğmekte, zekât emri için Allah’a (c.c.) isyan etmektedir. Hatta öyleleri namazı da terk etmektedirler.


Müslümanların zengin olması arzulanan bir şeydir. Çünkü zenginlik dünyada izzet ve şereftir. Allah’ın farz ibadetleri olan zekât ve hac ancak zenginlere mahsustur. Müslümanlar zengin olduğunda Allah’ın dinine daha büyük hizmet ederler. Bu çağda cihat, genellikle başka yollarla yapılmaktadır. Eskiden savaş meydanlarında yapılan cihat bugünlerde genellikle çeşitli hizmet kapılarıyla devam etmektedir. Bunlar için zengin Müslümanların gayretleri önemli bir yer tutmaktadır. İnsan niyetini halis tutmakla Allah’tan dünya zenginliği isteyebilir. Bunun için dualarında Allah’ın dinine hizmet için zenginlik talep edilebilir.


Allah’ın El-Ganiyy, El-Muğnî güzel isimlerinin en önemli faziletleri, bu güzel isimleri daima zikredenleri Allah’ın zengin kılmasıdır.


Hadis-i şeriflerde her gün Vakıa suresini okumanın da kişiyi zengin kılacağı belirtilmektedir. Bu zenginlik o kişiye aklına gelemeyeceği iş kapılarının açılması şeklinde olabileceği gibi bereketin evine, işine yağması biçiminde de kendisini gösterebilir. Kuran-ı Kerim’in bu mucizesi akılları hayrette bırakır. Yeter ki ilgili sureyi hiçbir gün ara vermeden daima belli bir zamanda okuyalım. Bu, yıllar sonra meyvelerini açıktan vermeye başlar. Yani önce gizliden sonra ilahi bir ikram olarak açıktan nimetlerini ortaya serer. Böylece Kuran-ı Kerim o kişinin imanını güçlendiren bir mucize olur. Tabii bu surenin dünyaya bakan fazileti yanında ahrete bakan mükâfatı da vardır. Bu da inşallah cennet nimetleridir. Asıl ona talip ve müşteri olmak gerekir. Her ibadette Allah rızasını gözetmek edebin ve ihlâsın ölçüsüdür.


Yüce Allah kullarının rızıklarını ezeli bir taktirle tayin etmiştir. Zenginlik Allah için istenirse güzel bir şeydir. Nefis hesabına istenirse insanı yoldan çıkarabilir. Bu dünya bir imtihan yurdu olduğu için aklı başında olan arifler, İslam âlimleri, hatta peygamberler Allah’tan kendilerine ve ailelerine yetecek kadar bir maişeti istemişlerdir. Zenginliğe göz dikmemişlerdir. Bu konuda fazla açgözlü olmamışlardır. Yalnız Hz. Süleyman Aleyhisselam, Allah’tan kimseye nasip olmayacak bir devleti ve zenginliği istemiştir. Ama o sadece Allah’ın dinini cihana yaymak için bunu talep etmiştir. Kendisi bu zenginliğin içerisinde bir züht hayatı yaşamış, arpa ekmeği dışında bir şey yemediği rivayet edilmiştir. Kuşkusuz çağımızda da İslam dininin yükselmesi için Müslümanların da tıpkı Hz. Süleyman (a.s.) gibi davranması gerekir.


Allah’ın bu güzel isimlerini zikrederken edebe ve ihlâsa çok dikkat etmelidir. Onun bu güzel isimlerini zikirle elde edilecek dünyevi yararlar düşünülmemelidir. Maksat bu güzel isimlere yaraşır bir şekilde yüce Allah’ı övmek, yüceltmek olmalıdır. Bu açıdan şu ayet-i kerimeyi her zaman dikkate almak gerekir: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20) .”


El-Muğnî (Allah [c.c.] dilediğini zengin eder) , El-Ganiyy (Allah [c.c.] kimseye muhtaç olamayan zengindir) güzel isimleri ile kula düşen görev, Allah’tan (c.c.) zenginlik isterken kimseye muhtaç kılmayacak, azdırıp yoldan çıkarmayacak derecede dilemek gerekmektedir.

Muhsin İyi
(22.04.2012 16:33)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
ORUÇ

Es-Samed, hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan; izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider anlamlarına gelir.


Allah (c.c.) doğurmamıştır. Doğrulmamıştır. Bütün varlık âlemi O’nun “Ol! ” emriyle yoktan yaratılmıştır. Nedenler zinciri ile varlıklar birbirlerine muhtaçtırlar. Canlı varlıklar yaşamak için birbirlerini yemek zorundadırlar. Biri diğerinin besin kaynağını oluşturur. Ayrıca her canlı varlık ölümlü olmasına karşın nesiller yolu ile varlığını devam ettirir. Ama Allah (c.c.) varlık dünyasına bağlı değildir. O’nun yemeye, içmeye, çoğalmaya ihtiyacı yoktur. O ezeli ve ebedidir. Zamanla kayıtlı değildir. Varlık dünyasının kanunları O’nu bağlamaz. Bundan dolayı O’nun varlığı ve varlığının devamı yaratılmış şeylere bağlı değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir.


Allah (c.c.) kullarının ibadetlerine de muhtaç değildir. Oysa varlıklar O’na ibadet etmeye muhtaçtırlar. Bazı insanlar, Allah’ın (c.c.) nasıl olsa bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, düşüncesiyle hareket ederek ibadetlerinde ihmalkâr davranmaktadırlar. Bu büyük bir zulümdür. Zira tüm varlık âlemi insanın hizmetinde olarak yaratılmışken ve kendi hal dilleri ile Allah’ı (c.c.) zikrederken insan Allah’a (c.c.) ibadet etmeyerek tüm bu nimetlere karşı nankörlük etmektedir. Bu elbette büyük bir cezayı gerektirmektedir. Çünkü her nimet kendi hal diliyle Allah (c.c.) indinde öyle bir insandan haklı olarak davacı olmaktadır.


Es-Samed güzel isminin hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan anlamı dışında bir de izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider anlamı da söz konusudur.


Kuran-ı Kerim’de es-Samed güzel ismi sadece bir yerde, İhlâs suresinde (Kulhu Vallahu Ahad Allahu’s-Samed…) geçer. İhlâs riyanın zıddı olan bir kavramdır. İbadetlerde Allah (c.c.) rızası dışında başka bir amaç gözetmemektir. Nasıl es-Samed güzel ismi ile Allah (c.c.) kimseye muhtaç değilse, herkes O’na muhtaçsa, kul da ibadetlerinde ihlâsla sadece O’na yönelir. O’ndan ister. Rızasını umar. Gösterişe düşmez. Allah (c.c.) dışında kimseden bir şey ummaz.


Son yıllarda es-Samed güzel ismindeki hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan anlamı “som” kelimesi ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Som bilindiği üzere maddenin katıksız olarak bulunduğu durumdur. Som altın örneğinde olduğu gibi. Yüce Allah (c.c.) varlıklara ait olan her şeyden uzaktır. O Kendi Kendi’sine vardır. Kimseye muhtaç olmadığı gibi her şey de O’na muhtaçtır.


Es-Samed güzel isminin kulda tecelli ettiği en önemli ibadet oruçtur. Oruç tutan bir Müslüman geçici de olsa belli bir süre yeme, içme, cinsel ilişki gibi nefsinin ihtiyaç duyduğu gereksinimlerden uzaklaşır. Bu hal Allah’ın (c.c.) es-Samed güzel ismine uygundur. Ayrıca oruç içine riyanın karışması zor olan bir ibadettir. Allah’la (c.c.) kul arasında adeta bir sırdır. En ihlâslı ibadetlerden birisidir. Bu açıdan da orucun anlamı, Allah’ın (c.c.) es-Samed güzel ismine yakındır.


Tasavvuf yoluna giren kişilerin ihlâsı yaşamaları ve insanlardan beklentilerini kırmaları için oruca değer vermeleri ve sünnet niyeti ile pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirmeleri onlara büyük yararlar sağlar. Bu günlerde işi olanlar, kaza niyeti ile tatil günlerinde oruç tutabilirler. Hadis-i şeriflere göre cuma ve cumartesinin tek olarak tutulmamaları, ikisi beraber veya bu günlerin önceki ve sonraki günlerinin de oruçlu olarak geçirilmesi gerektiğini de belirtelim. Yani bir kişi iki günü arka arkaya olmak üzere, cumartesi-pazar, perşembe-cuma veya cumartesi-pazar günleri de oruç tutabilir.


Orucu nafile niyeti ile tutmaktan ziyade kaza niyeti ile tutmak daha yararlıdır. Çünkü Kuran-ı Kerim’de orucun kazası da emredilmektedir. Dolayısıyla bu niyetle oruç tutanlar, hem borçlarını ödemiş olurlar hem de bir farzı yerine getirmenin sevabına kavuşurlar. Şayet üzerimizde oruç borcu yoksa da bazı oruçlarımız yara almış (gıybet, kötü söz, göz zinası vs. nedenleriyle) olabilir. İnşallah kaza niyeti ile tutulanlar bunların yerini alacaktır. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) , Mektubat’ının çok yerlerinde bir farzın yerini binlerce nafile ibadetin tutamayacağını belirtmişlerdir. Sünnetler de elbette nafilelerden çok üstündürler. Çünkü peygamberi (s.a.s) taklitle yapılan ibadetler, hem çok sevap getirirler hem de çok faziletlidirler. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere bu ahir zamanda bir sünneti ihyanın yüz şehit sevabı getirdiği unutulmamalıdır. Ayrıca sünnet niyeti ile tutulan oruçlar, sevap ve faziletlerin dışında peygamberin (s.a.s) zor zamanlardaki şefaatlerini de kapsarlar. Onun için (eğer üzerimizde oruç borcu yoksa) pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruçları sünnet niyeti ile tutmakta büyük fayda vardır.


Es-samed zikri kulda ihlâsı ve gönül tokluğunu oluşturur. Allah’a imanı yakinleştirir. Bu açıdan belaları önleyici olduğu gibi rızkı da celbedicidir. Aynı şeyler oruç için de geçerlidir.


Oruçlar, gelebilecek hastalılara da kefaret olurlar. Hadis-i şerifte oruç sağlıktır diye buyrulması bundandır. Ahirette cehennem ateşine engel olacak en başlıca ibadet oruçtur. Onlarca hadis-i şerif orucun cehennem ateşine kalkan olacağını ve siper vazifesi göreceğini belirtmektedir. Her insanın mutlaka cehenneme uğrayacağı ise ayet-i kerime ile sabittir (Meryem suresi, 71) . Çünkü Sırat köprüsü cehennem üzerine kuruludur. Bütün insanlar bu köprüden geçmek zorundadırlar. Tıpkı bazı katlarda duran asansör gibi Sırat köprüsü üzerindekileri cehennemin bazı katlarında ve kısımlarında boşaltacaktır. Müminler cennete bu köprü ile değişik hızlarda varacaklardır. Cehennem Allahın (c.c.) izni ile mümine tuttuğu oruçlar sayesinde tesir etmeyecektir. Ayrıca oruç kullara muhtaç olmayı engelleyicidir. İnsana içerisinde bulunduğu toplumda manevi olarak büyük bir itibar da kazandırıcıdır.


Allah’ın bu güzel ismini zikrederken edebe çok dikkat etmelidir. Onun bu güzel ismini zikirle elde edilecek dünyevi yararlar düşünülmemelidir. Maksat bu güzel isme yaraşır bir şekilde yüce Allah’ı övmek olmalıdır. “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20) .”


Farz olan oruç dışında bazı sair günleri kaza, sünnet ve nafile oruçlarla süsleyen bir kişi üzerinde Allah’ın Es-Samed güzel ismininin bu sözünü ettiğimiz faziletlerini Allah’ın (c.c.) izni ile tecelli ettirecektir. Bu açıdan oruçlu iken bir miktar Es-Samed güzel isminin zikrini çekip bu güzel ismin anlamı üzerinde düşünmek ve Allah’ı bu güzel ismi ile yürekten övmek dünya ve ahret yararlarına yol açtığı gibi oruç ibadetinin sır ve anlamlarını da kavramaya ve anlamaya yardımcı olacaktır.


Unutulmamalı ki, gerek oruç gerekse Es-Samed güzel isimlerinin manevi hediyelerinin en önemlisi ihlâstır. İhlâs ise tasavvufun elde etmek istediği temel amaçtır. İçerisinde bütün dünya ve ahret mükâfatlarını barındırır. Dinin temeli ihlâstır. Dinde ihlâs sahibi olunmadığı zaman Allah korusun münafıklık tehlikesine düşülebilir.


Allah’ı dünyevi maksatlar için öven kişiler, dinin gayesinin ahret olduğu gerçeğini unutmuşlardır. Onlar ihlâstan hisse alamamışlardır. Maalesef Yahudiler bu duruma düşmüşlerdir. Onlar dünya için ahretlerini az bir dünya menfaati karşılığı satmışlardır. Dinlerini tahrif etmişlerdir. Allah ümmet-i Muhammedi bu afattan korusun. Âmin. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, 180) .”


Es-Samed güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, herkesin O’na muhtaç olduğunu düşünerek ibadetlere ihlâsla büyük önem vermektir.


Allah kendisini razı olacağı şekilde tanımamızı ve O’na ibadet etmemizi ve her şeyden önce ihlâsı bizlere nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
(22.04.2012 16:31)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.
Sayfa: 1 2 3 4 5
sonraki sayfa >>
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2014. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu.
Şu anda buradasınız:

Antoloji.com
20.10.2014 16:01:25  #.234#
  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Nedir  » Gruplar  » E-Kart  » Sinema  » Haber  » Bilgi Yarışması  » İletişim
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İnsan Kaynakları   » İletişim   » Seçim  
[Hata Bildir]