|
|
 |
 |
|
HUKUK |
HUKUK terimi
yyyyusuf
tarafından 24.02.2003 tarihinde eklendi |
HUKUK sizce ne demek,
HUKUK size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| Bayan, 24 |
| İstanbul |
 |
|
|
 |
hukuk hukuk elma dersem çık armut dersem çıkma:P (28.09.2005 20:35)
(bakınız: elma, ders)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
pek sayılmaz.bak canları istedimi konferansa yürütmeyi durdurma kararını 1 günde çıkarıverir,torpil oldumu kayayla hülyayı 5 dakkada boşayıverirler.annemlerin boşanma davası tarihi tam 5 ay geciktirildi.altı üstü aile mahkemesi yahu.komik valla (24.09.2005 22:12)
(bakınız: anne, tarih, aile, komik, kara, sayı, dava, torpil, boşanma, mahkeme)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
türkiyede en yavaş işleyen sistem mahkeme açıyorsunuz sonucunu göremeden ölüyorsunuz.... Görüldüğü üzere hukuk hiç de adil değildir.... (24.09.2005 14:17)
(bakınız: türk, türkiye, sistem, mahkeme, sunu)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 32 |
| İstanbul |
 |
|
|
 |
bizim okul..büyük anfisi..kantini.. (22.09.2005 17:08)
(bakınız: büyü, okul, bizim, büyük)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
hukuk ahlak ilşkkisi (09.07.2005 18:04)
(bakınız: ahlak)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 27 |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
hukuk; adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir. (12.06.2004 01:57)
(bakınız: yaşam, adalet, ada, şam)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 27 |
| Çanakkale |
 |
|
|
 |
2. Devletin ve Hukukun Tarihsel Gelişimlerine İlşkin Birkaç Not:
2.1. Devlet ve Hukukun Kaynağı: Toplumlaşmayla birlikte, tarımsal 'artı ürün' veya 'ekonomik artık'ın paylaşımı ve topluluğun kendisini koruma ve yönetme gereği, askerlik, rahiplik, zenaatkârlik, tüccarlık, yöneticilik vd. mesleklerin ortaya çıkmasını ve böylece yöneten-yönetilen ayrımını yaratmıştır. Bu süreç aynı zamanda ahlâkın, örf ve âdetlerin de ortaya çıkış ve yayılış sürecidir. Fakat bunlar, birlikte yaşamanın gereklerini sağlama ve güvenceye alma konularında yeterli değillerdir. Birlikte yaşama kurallarını belirlemek ve bu kuralları uygulayacak bir yaptırımcı güç tesis etmek gerekiyordu. Devlet ve hukuk böyle ortaya çıktılar. Şunu da görüyoruz ki, diğer işleyişleri,yanında devletin sürekli kalan bir işlevi, hukuk üretmek olmuştur. Bu devlet, ister.bir küçük site, ister bir imparatorluk olsun, kendi varoluşunu, büyük ölçüde; hukuk üreten ve ürettiği hukuku uygulamaya sokan kurum olmasında bulmuştur. Hukuk üretilirkeıi ahlâk (özellikle dinsel ahlâk) , örf ve âdet- ler yanında ekonomik üstünlüğü elinde bulunduranların çıkarları da bu üretim-işinde yönlendirici olmuştur. Bu demektir ki, bir yaşam görüşü, bir inanç veya ideolojiden bağımsız; nötr bir hukuk üretimine tarih tanık olmamıştır. Zaten yazılı hukukun, kodifikasyonun bilinen ilk örneği olan Hammurabi kodeksi; . bu belirtilenleri yeterince doğrulamaktadır.. Çağlara göre devlet ve hukukun gelişimlerine bakıldığında, eksik ve kaba değinmeler düzeyinde kalsa.bile, şunların altı çizilebilir:
2.2. Ilkçağ: İlk site devletlerinde hukuk dinsel ahlâk hâlinde karşımıza çıkıyor. Ne var ki, hukuk bu devletlerde genellikle din kaynaklı bir görünüme sahip olmakla birlikte, burada dinsel ahlâk yerleşmiş çıkarların yasalarca korunmasının kılıfı olma işlevini de yüklenmiş görünmektedir. Üretimde en üst düzeye ulaşmış olmak, soşyal adaleti sağlamaya yetmemiştir ve gelir paylaşımı hep siyasete egemen olânların iradesine bağlı kalmıştır. Din, gelir paylaşımındaki adaletsizliğin örtülmesinde de sık sık kullanılmıştır. Romalı Patriçiler pek de dindar kimseler değillerdi. Fakat yoksul Pleplerin dindar olmaları ve dindar kalmalarını sağlamak için sürekli gayret sarfetmişlerdir. Ayrıca a nı Patriçiler, Milâttan sonraki ilk yüzyıllarda, kendi çıkarlarına dokunmayan her dine hoşgörülü davranmışlar, Hıristiyanlığı da din olduğu için değil, ihtilâlci bir halk hareketine dönüşme potansiyeli taşıdığı için ezmeye çalışmışlardır. Fakat Patriçi-Plep kavgasının en önemli sonucu, Roma'da tarihin gördüğü en önemli hukuklardan birinin üretilmesine yol açması olmuştur. Hukuk, yani Roma Hukuku, dinsel/ahlâksal referanslı olmaktan çıkmış; çıkar sahipleri olarak iki grubun, Patriçi ve Pleplerin pazarlıkları sonucu oluşan laik bir nitelik kazanmıştır. Ve yurttaş olarak insanla devlet arasındaki ilişkiler, ilk kez Roma'da yazılı olarak ve net bir biçimde düzenlenmiştir. Roma cumhuriyetten imparatorluğa, yâni çok etnisiteli bir yönetim şekline geçince; ister istemez çok hukuklu bir düzeni benimsemiştir. Fakat Roma hukuku, bir çeşit üst-hukuk olarak, imparatorluğun en ücra köşesinde bile geçerliliğini korumuştur.
Batı Roma'nın yıkılışı ve ortaya çıkan boşluğu Kilise'nin doldurmaya girişmesi sonucu, hukuk üretme bir süre devletlerden Kilise'ye geçmiş oldu. Doğu Roma'da, Bizans'ta ise, Justinianus, Hıristiyan ve Stoa ahlâklarından izler taşıyan Corpus Juris'i (Justinianus Kodu) gerçekleştirdi. Çok daha sonraları Osmanlılar da, kendi hukuklarını üretirlerken, İslâm'dan olduğu kadar, artık yaklaşık bin yıllık bir geleneği olan Justinianus Kodu'ndan da yararlanmayı ihmal etmediler. Fatih Sultan Mehmet ve Kânunî Sultan Süleyman'ın ünlü, kânunnâmeleri, tıpkı Roma'da olduğu gibi,. çok hukukluluğun üstünde bir çeşit üst-hukuk işlevi gördüler.
Batı Ortaçağında Kilise-devlet çatışması, hukuk üretiminde kimin söz sahibi olacağı konusundaki çatışmayı da içerir. Dünyevî (secular) hukuku temsil eden kral veya imparator ile dinsel (reügional) hukuku sâvunan papalar arasındaki çekişme,.bin yıldan uzun bir süre hukuk üretiminde belirleyici olmuştur. Bu aynı zamanda dinsel ahlâk ve laik ahlâk savunucuları arasındaki çekişmeyi içerir.
2.3. Yeniçağ: Burjuvazinin 15. yüzyıldan itibaren eskiye orânlâ çok.hızlı bir gelişme ve güçlenme gösterdiği bilinir. Güçlenen bu yeni sınıfa artık mahallî pazarlar yetmiyordu. Daha büyük pazarlar ancak bir kralın yönetimindeki bir birlikle yani 'ulus' adı verilen bir birlikle mümkündü. Ulus, pazarın genişliği ve güvenliği bakımından şarttı ve bu, beraberinde, bir ortak kültüre; 'ulusal kültür'e geçişi de gerekli kılıyordu. Devlet, artık ulusun hukuksal ifadesi ve somutlaşmasıydı ve ulus için hukuk üreten ve bunu güvenceye alan kurumdu; öyle olması gerekiyordu. Bununla birlikte, devletin hukuk üretmesinde burjuvazinin etkin gücünün belirleyici olduğu da kendiliğinden anlaşılır. Ulus-devlet bir burjuva tasarımı olmayı bugün de sürdürüyor. Sanayileşme ve emperyalizm, Avrupa'nın kendi kurallarını bütün dünyaya kabul ettirmesi ihtiyacını da bu arada doğuruyor. Bu da artık dinsel kâynaklı olamayacak ve her türlü tekil hukuk düzenleri için bir üstbelirleyici olacak:olan yeni bir doğal hukuk anlayışının üretimine yol açmıştır. 'Evrensel insan hakları' konseptinin tarihsel arka planında yatan motifler bunlardır. 'Evrensel insan hakları' konseptini bu Batı-merkezci sosyo-ekonomik ve siyasal motivasyon bağlamından bağımsız olarak ele almak, ya safdillik ya da cehalet göstergesidir. 18. yüzyılda daha da güçlenmiş olan burjuvazi, iktidarı artık kralın da elinden âlmak istemiştir. Aydınlanma felsefesi ve liberalizm akımı; hukuk üretme îşini yine devlete bırakmakla birlikte, artık devlet anlayışında bir değişiklik meydana gelmiş bulunuyordu. Devlete, devlet olmanın en önemli işlevi olarak, artık, insanların özgürlüklerini ve doğuştan olduğu ileri sürülen haklarını göz önünde tutmak ve korumak zorunda olan bir 'hukuk devleti' olma işlevi, bir bekçi devlet olma görevi yüklenmiştir (4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1787 Amerikan Anayasası) : Yani hukuk, bireyi devlete karşı taraf kabul etmektedir ki, bu, ifadesini sivil toplum-devlet ayrımında bulmuştur. Artık devlet, hukuku yapan, fakat yaptığı hukukla kendisini de sınırlandıran devlet olmalıydı. 1789 Fransız Devrimi'nin etkilerinin günümüze kadar,geldiğini biliyoruz. Bu devrimin hukuk- devlet ilişkisi açısından en önemli sonucu şu olmuştur: Hak ve özgürlükler devlet tarafından verilmez, tanınır { hukuk devleti) . Ne var ki, devlet, gücü kendinde olan, toplum üstü bir varlık değildir. Devletin arkasında da daima bir egemen güç veya bir egemen güçler koalisyonu, bir siyasal otorite bulu- nur. Dolayısıyla kâğıt üzerinde tanınan hak ve özgürlüklerin en ölçüde yaşâma geçirilmiş olduğu, eğemen güçlere karşı verilen hak ve özgürlük mücadelelerinin başarı oranına bağlıdır. Bu nedenle, 'hukuk'tan söz edildiği her durumda, önce 'devlet'e bakmak gerekir. '
3. Hukuktan Önce Hukuku Yapan Devlete Bakmak: Her zamân egemen güçlerin güdümünde olmuş olan devletin 'Şunları yapmayacağım, kendimi şunlarla sınırlandıracağım, hukuk devleti olacağım' demesi hiç de yeterli olmamıştır. Yasalar önünde eşitlik, yoksula anlamlı gelmemiştir. Mesken dokunulmazlığı ve mülkiyet hakkı, evsiz barksız, mülksüz insanlar için hiçbir önem taşımamıştır. Sanayileşme ve kapitalistleşmeyle birlikte üretimde en üst düzeye ulaşmak, üretmek ve durmadan üretmek, sosyal adaleti sağlama- ya yetmemiştir. Kısacası hukuk devleti, yoksulluk ve sosyo-ekonomik eşit- sizliklerin giderilmesinde etkili olamamıştır ve olamazdı da: 1830 ve 1848 ihtilâlleri bunun böyle olduğunu açıkça göstermiştir. Bunların etkisiyle 'sos- yal devlet' fikri doğmuştur. 'Sosyal devlet', liberalizmin 'hukuk devleti'nin farkında olmadığı, tanımadığı haklardan; eğitim alma, çalışma, sağlıklı yaşa- ma, iş ve meslek sahibi olma, uygun bir yaşam standardına ulaşma vd. haklardan söz eder. Yoksulluk ve~işsizlik bireyin kendi sorunu değildir, bunlar kişisel sorunlar sayılamazlar, bunlardan devlet sorumludur.
C- GÜNÜZMÜZDE AHLAK_HUKUK ELEŞTİRİSİ: Bir Liberalizm Eleştirisi.Tekrarlamalıyım: Ekonomik çıkarlardan, ahlâksal inançlardan, siyasal tercih ve güç dengelerinden bağımsız ve hele bunları önceleyen bir hukuk düzeni yoktur, olmamıştır. Son iki yüzyıllık Batı,tarihi, daha önceki yüzyıllara, hatta binyıllara oranla, bir fenomenin çok daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Bugün de 'hukuk devleti' ve 'sosyal devlet' kavramlarını tartışmaya devam etmemizin tarihsel arka planında, Batı'ya özgü liberal ekonomi, liberal ahlâk ve liberal siyasetin ve bunlar doğrultusunda üretilmiş olan 'liberal hukuk devleti' konseptinin yetersizliği yatmaktadır. Bu nedenle, bildirinin sonuç bölümü niteliğindeki bu bölümde, liberalizmin birkaç yönünü vurgulamak ve ahlâk felsefesi (etik) ve hukuk felsefesi arasındaki ilişkiyi bu çerçevede değerlendirmek istiyorum.
l. Liberalizmin İki Yüzü: Özellikle son yıllardaki yazılarımda liberalizmle ilgili olarak altını sürekli çizmeye gayret ettiğim birkaç hususu burada da belirtmem gerekiyor. Liberalizmin iki yüzü vardır ve bu iki yüz birbiriyle bağdaşmaz. Bu yüzlerden birisi 'siyasal liberalizm' teriminde ifadesini bulurken, diğeri 'ekonomik liberalizm' olarak anılır. Siyasal liberalizmle birlikte düşünülmesi gerektiği ileri sürülen 'hukuksal liberalizm'in ise, insan hakları ve demokrasi temelinde 'hukuksal eşitlik' fikrine dayandığı belirtilir. Siyasal liberalizm, her ne kadar hukuksal liberalizme dayanır görünse de, uygulamâda o, liberalizmin öbür yüzü olan ekonomik liberalizm zemininde yükselir. Ekonomik liberalizm, insanların beden ve yetenek yönünden eşit olmadıklarını, insanlar arasında zekâ ve beceri farklılıkları olduğunu, yetenekli ve beceriklilerin bu yetenek ve becerilerini özgürce sergilemeleri, serbestçe mülk ve kapital sahibi olup yatırım yapmaları gerektiğini, toplumların da esasen bunların 'özgür girişimcilik'leri sayesinde gelişebildiklerini öğretir. Liberalizmin hukuksal planda kalan ve fakat reelleşemeyen, sözde eşitlikçi ve ekonomik planda kalan ve fakat reel olan eşitsizlikçi yüzleri arasındaki gerilim, aslında asla giderilemez, yumuşatılamaz türden bir gerilimdir: Ekonomide sınıfları, aşırı gelir dengesizliğini, bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıf karşısında üstünlüğünü, insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal sonucu olarak gören natüralist tavırlı bu liberalizm, hukuk alanında 'hukuksal liberalizm' doğrultusunda bir formel eşitliği gözetmeye (hiç olmazsa görünüşte) ne kadar gayret ederse etsin, kendisinin sebep olduğu ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan toplumsal sorunların ve huzursuzlukların üstesinden gelememiştir, gelemez. O böyle bir gayreti, ancak, bu sorun ve huzursuzlukların kendi egemenliğini tehdit etmesi karşısında ve sınırlı bir şekilde göstermiş, ekonomik ve sosyal iyileştirmelere bu tehdidin büyüklüğü oranında kerhen başvurmuştur. Tarih bize, bu tehdidin azalması oranında liberalizmin pervâsızlaştığını, hatta özellikle ekonomide (kapitalist ekonomi) vahşîleştiğini öğretiyor. Zaten tarihsel olarak bakıldığında, liberal demokratik hukuk devleti, üstüne ne kadar 'evrensel insan hakları' türünden cilâlar çekilmiş olursa olsun, uygulamada, burjuvazinin ekonomik konumunu güçlendirmek, mülkiyeti güvence altına alıp onu süreklileştirmek gibi bir işlev yüklenmiştir. Bu nedenle hukuksal liberalizm, teoride eşitlik fikrine dayansa da, uygulamada ekonomik liberalizmin ürünü olan eşitsizlikçi kapitalist sosyo-ekonomik düzenin bir örtüsü, bir cilâsı olmaktan kurtulamaz: Çünkü hukuksal liberalizmin; ekonomik liberalizmin 'özel mülkiyet' ve 'özel girişimcilik' kavramları üzerinde inşa edilmiş,eşitsizlikçi yapısını değiştirecek bir gücü yoktur. Dolayısıyla onun eşitlikçiliği, uygulamada, sadece yasalar önünde bir formel eşitlik sağlamaktan öteye geçemez ve o bile pek işlemez: Hukuksal eşitlik ekonomik ve sosyal eşitlikle tamamlanmadıği yani bir sosyal hukuk devleti amaç edinilmediği sürece; liberal hukuk devleti, kurucu kapitalist düzene hizmet etmeye devam eder. Ve bugüne kadar liberal hukuk devletinin bir sosyal hukuk devletine dönüşmemiş olduğu da belirtilmelidir.
Günümüzde evrenselci bir söylem içerisinde sunulan liberal hukuk devleti konsepti, kapitalizmin eşitsizlikçi ruhuna ve hegemonyasına hiç dokunulmadan, bunlara hiç değinilmeden, dünya çapında yaygınlaştırılmak isteniyor. 'Globalleşme' sloganı altında; günümüzde, Batı kapitalizminin kendisini hukuksal ve tabii daha da önemlisi, ekonomik anlamda dünyaya tek seçenek olarak kabul ettirme girişimine tanık oluyoruz. Bu nedenle nötralite ve olgusallık izlenimi bırakan 'globalleşme' teriminin, onun bir öznesinin bulunduğunu, bu öznenin Batı kapitalizmi olduğunu hatırlayarak, 'globalleştirme' olarak anlamak ye kullanmak gerekir. Ben liberal demokratik hukuk devleti konseptinin böyle bir yayılmacılık için araçlaştırıldığını, onun, Batı kapitalizminin kendi varlığını idame ve dünyaya hükmetmek amacına hizmet eden bir işlev yüklendiğini düşünüyorum.
2. Hukuka Ahlâk, Ekonomi ve Siyasetin İzinden Bakmak: Hukuk, ekonomik çıkar, ahlâksal ve siyasal ilke ve tercihler doğrultusunda üretilen ve şekillenen bir şeydir. Günümüzde liberal hukuk bunun en açık kanıtıdır. Çıkar ve tercihler her dönemde çeşitli ve hatta karşıt şekillerde görünürler. Dolayısıyla hukuk üretiminde de her dönemde farklı çıkar ve anlayışlar belirleyicidir. Hukukun, tarih boyuncâ,, bir temel norm veya temel normlar dizisine dayandırılmak istendiği açıktır. Ne var ki, bu temel norm veya temel normlar dizisi, devlete yön veren güçlerin aslî eğilimlerinin ve tercihlerinin belirlediği de açıktır. Bu aslî eğilim ve tercihler toplamına 'ideoloji' denmesinde bir sakınca yoktur. Bu aslî eğilim ve tercihlerin, özellikle 18. yüzyıldan bu yanâ Batı'da 'evrensellik' kisvesi altında ifade ediliyor olması, onların belli güçlerin, yani toplumların ve uluslarârası toplumun egemenlerinin tikel kalan kendi tercih ve eğilimleri olduklarını ve bu yüzden evrenselleşememiş hâlde kaldıklarını, bu tarihsel realiteyi değiştiremez. Bir, ahlâkca, ekonomide; siyasette olduğu gibi, hukukta da bir evrenselliğin olmadığı, başka ve özellikle rakip eğilim ve tercihler olduğu sürece de evrensel olamayacağı anlamına gelir. 'Evrensel' adı altında sunulmuş ve yürürlüğe konulmaya çalışılmış olan tüm ahlâklar, hukuklar, ekonomik düzenler ve siyaset anlayışları, tarihselliğe, bu demektir ki geçiçiliğe ve tekilliğe yazgılıdırlar. Onlardan herhangi birinin bugün egemen ve yaygın pozisyonda olması, evrensel olduğu ve evrensel kalacağı anlamına asla gelmez. Liberal 'hukuk devleti' için de bu böyledir. Günümüzün en önemli sosyal sorunları, bana göre, özgürlüğü eşitliğin önüne koyan özgürlükçü (liberalist) ahlâk ve liberal hukuk devleti konsepti karşısında eşitliği özgürlüğün önüne koyan eşitlikçi ahlâk ve 'sosyal hukuk devleti' konseptinin zayıflamış veya zayıflatılmış olmasıyla bağıntılıdır.,Bildirimde, ahlâkın hukuku öncelediğini, 'hukuk'tan söz edildiğinde aynı zamanda ekonomi ve siyasetten de söz etmenin kaçınılmazlığını, hangi hukuku benimseyeceğimizi ahlâksal, ekonomik ve siyasal tercih ve eğilimlerimizin belirlediğini göstermeye gayret ettim. Ben liberalizmin eşitsizlikçi ekonomi ve siyaset anlayışının, globalleştirme dayatmasının, dünyada ve bizde giderek artan olumsuzluklara yol açacağını gözlüyor ve bu görünümüyle liberalizme dünyada ve bizde karşı çıkılmasının önce ahlâksal, daha sonra ekonomik, hukuksal ve siyasal bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.
Ahlâk felsefesi (etik) ile hukuk felsefesinin temel kavram ve sorunlarının,. herhangi bir ahlâk ve herhangi bir hukuk anlayışından bağımsız olarak tanımlanıp irdelenmesinin ve tartışılmasının mümkün olmadığı, özellikle son 250 yıldır bu kavram ve sorunların liberal ve liberal olmayan anlayışlar ve tabii ki ideolojiler çerçevesinde tartışılmakta olduğu açıkça görülmelidir. Liberalizmin bu konu ve sorunları (üstelik küçümseyici bir tavırla) ideolojiler üstü bir zeminde tartışmak gerektiği hususundaki iddiasını da, liberalizm savunucularının bir ideolojik taktiği olarak değerlendirmek gerektiğini, hatta bunun bir tuzak olduğunu ve bizim ülkemiz gibi ülkelerin düşünen insanlarının bu tuzaktan sakınmak zorunda olduklarını vurgulamak istiyorum.
kaynak
http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp? PG=667 (06.06.2004 16:07)
(bakınız: aşk, ölüm, insan, çile, zaman, ben, para, büyü, sen, dünya)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
"HUKUK" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|