|
|
 |
 |
|
MEHMET AKİF ERSOY |
MEHMET AKİF ERSOY terimi
gregor samsa
tarafından 01.07.2003 tarihinde eklendi |
MEHMET AKİF ERSOY sizce ne demek,
MEHMET AKİF ERSOY size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| Bay, 35 |
| Kayseri |
 |
|
|
 |
Yüz yılın en büyük şairi.
Hele çanakkale Şehitlerine şiirini okurken hep ağlarım.
Hani bir mısrası varya
BEDRİN ASLANLARI ANCAK BU KADAR ŞANLI İDİ.
İşte bu mırada kopuyorum.Ne mutluki Akif neslindeniz. (04.01.2005 15:12)
(bakınız: şiir, büyü, deniz, çanakkale şehitleri, şehit, şair, yorum, çanakkale, hitler, aslan)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 27 |
| İzmir |
 |
|
|
 |
Bu günlerde nedir'de Akif'e karşı büyük bir ilgi başladı.Sevindirici. (04.01.2005 12:44)
(bakınız: büyü, nedir, sevi)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 23 |
| İstanbul |
 |
|
|
 |
Çanakkale Şehidlerine
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
Ben aslen bir Kürt'üm(Zaza Kürdü) ama İstiklâl Marşını her okuduğumda içim bir hoş olur ve nasılki Türk kardeşleri gibi Kürt atalarımda bu vatan için kan dökmüşler derdim bu yüzden bu şiirdeki her insan aynıydı sadece adı Türktü ve bunu hissetmek artık benim için bir zevk olmuştu M Akif'e sadece milli marşımızı okuyarak hayran olmuştum ilk defa ona olan sonsuz sevgim ise işte Çanakkale şehidelerine şiiri oldu gerçekten bu şiiri her okuduğumda gözlerim dolar inşallah sizlerinde bir ara fırsatınız olur ve günümüz türkçesine çevirip benim kadar hayran kalırsınız...Hürmetler.. (03.01.2005 20:14)
(bakınız: ölüm, kürt, sevgi, türk, gece, büyü, nedir, dünya, sevgili, gerçek)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 35 |
| İzmir |
 |
|
|
 |
Mehmet Akif ve Modern İlim -1
Fikir ve şiir tarihimizde çok önemli bir yeri olan M. Akif, günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir. Onun gerek Millî Mücadele yıllarında halkı uyandırmak için yaptığı faaliyetler, gerekse ülkemizin aydınlık bir iklime taşınması yolunda büyük önem arz eden fikirleri, günümüz insanı tarafından yeterince anlaşılamamıştır. M. Akif’i; liseyi bitirmiş birçok genç, maalesef sadece İstiklâl Marşı’yla tanıyor. Halbuki Akif, milletimize İstiklâl Marşı gibi, dünyanın en güzel marşlarından birini hediye etmenin yanında, Çanakkale gibi bir mücadeleyi destanlaştırmış, ülkesinin maddî–mânevî problemleri üzerinde kafa yormuş ve bunlara çağının çok ilerisinde çözümler üretmiştir.
Akif, içinde bulunduğu coğrafyanın ve bir meyvesi olduğu Türk-İslâm tarihinin uyanık bir beyni olarak, dünyayı ve içinde bulunduğu çağı çok iyi tahlil etmiş, onun eksik ve arızalarını, çürümüş yanlarını teşhis ederek inanç-vicdan-bilim eksenli önemli reçeteler sunmuştur. Akif’in fikirlerinin tutarlı olmasının temelinde; kendisinin hem pozitif bilimlerde hem de dinî ilimlerde çok iyi bir eğitim almış olması (veteriner okulunu birincilikle bitirmiştir) , milletimizin bu topraklarda geçirdiği bin yılı ve onun maddî-mânevî dinamiklerini iyi bilmesi ve çağını iyi tanıması yatmaktadır. Bu özellikler onun şiirlerini çok iyi beslediği gibi, fikirlerinin de tutarlı olmasını sağlamıştır.
Akif, her şeyden önce ‘inançlı bir insandır.’ O, hâdiselere inancının penceresinden bakmış ve buradan hareketle fikirler üretmiştir. Döneminin bazı aydınları gibi, hastalıklara ‘fildişi kule’lerden reçeteler yazmamış, bazı Avrupa ve İslâm ülkelerinin durumlarını gezerek bizzat müşahede etmiştir.
Sanatını inancının emrine veren Akif, fikirlerini, dertlerini, ümitlerini, heyecanlarını yedi ayrı kitaptan oluşan Safahat’ta toplamıştır. Onun hülyalarının, ideallerinin ve ülkesine dair hedeflerinin kaynağı İslâm’dır. O, şiirini cemiyetini daha ilerilere götürmek için vasıta yapmıştır. Fakat bunu yaparken sanatından taviz vermediği gibi, çiğ bir propaganda batağına da saplanmamıştır. Şiir, Akif’in ikliminde çok önemli ifade imkânlarına kavuştu. İnsanımız adına onun elinde, fikirler ve feryatlar şiirleşti. O şiire, hayatı her yönüyle soktu. Bütün hayata kafa yordu. Akif, hayat ve dünya karşısında; ‘Hayal ile yoktur benim alış-verişim/ İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.’ diyecek kadar gerçekçidir.
Akif’in en çok görüş bildirdiği konulardan biri, ilimdir. Akif’e göre sağlam bir ilim, İslâm’ın daha iyi anlaşılmasına ve yaşanmasına vesile olacaktır. Fakat Akif, çağının Müslüman’ının ilim ve irfandan çok uzak düştüğünü gördü. Bunun sebeplerini araştırdı. Akif’e göre milletimizi geri bırakan, bazılarının söylediği gibi, din değildir. Geriliğin sebebi, Müslümanların İslâm’dan uzaklaşarak, din yerine hurafelere inanmalarıdır. Akif, İslâm’ın tevekkül anlayışını yanlış yorumlayanlar tarafından söylenen ‘Din terakkiye mânidir.’ tarzındaki iddialara; ‘Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış.’ diyerek karşı çıkar. Akif’e göre ‘Din terakkiye mânidir.’ sözü, günümüzün tembel Müslüman’ına bakılarak verilmiş bir hükümdür. Akif, şiirlerinde tembel insanları şöyle tenkit eder:
‘Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya! ’
O, şiirlerinde; ‘Müslümanlık’ denilen rûh-i ilâhî, arasak/ ‘Müslümân’ız’ diyen insan yığınından ne uzak! ’ diyerek günümüz Müslümanlarından şikayetini dile getirir. Ardından Asr-ı Saadet’ten misâller getirerek, insanlığın İslâm’la nasıl terakkî ettiğini şu mısralarla anlatır:
‘O, ne dehşetli terakkî, o, ne müdhiş sür’at!
Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyyet? ’
Akif, İslâm’ın Asr-ı Saadet’te yaşanmış şekline hasret duyar. Azmin sebatın yaşandığı dönemleri hayal eder:
‘Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dîni;
O yerin gökten inen dîni, hayatın dîni? ’
Akif’e göre geri kalmanın en önemli sebeplerinden birisi, tembelliktir. Şiirlerinde;
‘Bir bakıma gökler uyanık, yer uyanıktır,
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!
...
Yer çalışsın, gök çalışsın; sen sıkılmazsan otur! ’
diye haykırarak milleti, tembellikten, cehaletten uyarmaya çalışır. Bazen de tembellik ve miskinlik neticesinde, İslâm’ın bir zamanlar ilim merkezi olan şehirlerinin, bugünkü virâne hali karşısında isyanını dile getirir:
‘O Buhârâ, o mübârek, o muazzam toprak;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâları yüzlerce doğurmuş iklîm
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akîm! ’
Akif, bir zamanlar ilmin merkezi olan şehirlerin bugünkü hale nasıl düştüğü, Orta Çağ’da Avrupa’daki karanlık merkezlerin bugün neden bilimin merkezi olduğu hususunda fikirler üretir. Akif’e göre bunun sebebi, bizde ilme ve ilim adamına gereken değerin verilmemesidir. Kendi içinde istikrar sağlayamamış, geleceğe emniyetle bakamayan, ekonomik bakımdan sıkıntıları olan, makam ve mevkilerin rüşvetle veya değişik ahbap-çavuş oyunlarıyla elde edildiği ülkelerde, ilim gerektiği gibi gelişemez. Çünkü böyle ülkelerde ilmin yerini, sahtekârlıklar; ilim adamının yerini de şarlatanlar, şovmenler ve soyguncular almıştır. Akif’e göre Tanzimat’tan sonra aydın ile halkın arası açılmıştır. Halk, aydının değer verdiği konulara inanmamaktadır. Halka göre aydının kendi değerlerinden uzaklaşmasının sebebi; bütün fesatlıkların başı olan, ‘fen okumasıdır.’ Dolayısıyla halk fenne karşı cephe alır. Artık baş ile gövde birlikte hareket etmemektedir. Akif, halk ile aydın arasındaki ayrılığı şu mısralarıyla dile getirir:
‘Niye ilmin adı yok, koskoca millette bugün?
Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
Çünkü yerleşmek için gezdiği yerde fünûn
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn! ’
“Akif’e göre ilerleme tekamülle olur: bu muazzam ağacın gövdesi baştan aşağı sayısız kökleri, tekmil dalı, tekmil budağı milletin sine-i mazisine merbut, oradan uzanıp gelmektedir. Bir cemaat bu ağacın bazı yerlerini, mesela çiçeğini beğenmez onu elindeki baltayla kesmeye kalkarsa, biliniz ki, sadece terakki imkânlarını değil; kendi kendini de yok eder. Çünkü ortada canlı bir varlık değil, sadece odun kalır.”1 Evet, ilim yerleşmek için gezdiği yerlerde, hürmet ve huzur aramaktadır. İnsan yukarıdaki mısraları okuyunca, onca yıldır hiçbir şeyin değişmediğini, hiçbir şeyden ibret alınmadığını, her şeyin tekerrür edip durduğunu anlıyor.
Akif’e göre, şimdilik bilimin merkezi Batı’dır. Fakat ‘İlim, mü’minin yitik malıdır.’ onu nerede bulursa alacaktır. Bu açıdan Akif, Batı’nın ilmini ve sanatını almamız gerektiğini ısrarla vurgular. Fakat bunları alırken, Batı’nın bizim inanç ve kültür değerlerimize uymayan taraflarına;
‘Garb’ın eşyası eğer kıymeti hâizse yürür
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür! ’
sözleriyle ambargo koyar. O, insanın faydasına olan medeniyetin peşindedir. Çünkü bilim ve teknoloji insanlığın ortak malıdır. Kültür ise, milletlere hastır; başka kültürlerle değiştirilemez. Akif Batı bilimini şekillendirmede ‘Kendi mâhiyyet-i rûhiyeniz olsun kılavuz.’ diyerek kendi millî kültürümüze ve îmânımıza işaret eder. Akif bu hususta, o dönemin Japonya’sını över. Japonya, 1854’te Avrupa’yla temaslara başlamış, 1900’lü yılların başında bilim ve teknikte Batı standartlarına ulaşmasına rağmen, kendi öz kültürüne ait kurumları muhafaza etmiş, eski ile yeniyi güzel bir sentezde buluşturmuştur. Akif buradan hareketle, Batı’nın alınacak yönlerini şöyle anlatır:
‘Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.
Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san’atın ve ilmin; yalnız.’
(Sızıntı Aralık 2004 - A. Osman DÖNMEZ) (03.01.2005 20:01)
(bakınız: insan, hayat, şiir, türk, büyü, güzel, dünya, gerçek, hasret, akıl)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
İstiklâl Marşımızın
Şâiri Mehmed Âkif, büyük bir İslâm Şâiridir.... (03.01.2005 18:29)
(bakınız: büyü, islam, şair, istiklal marşı)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
Örnek şahsiyet.
İman ahlak sahibi.
Mert ve sarsılmaz bir karakter.
Milletin ta kendisi bir insan.
Toplumun derdini kendine dert edinmiş bir sanatçı.
Halkının duygu ve düşüncesiyle donanmış bir yapı.
İstikbali bütün refahıyla arzu eden bir mütefekkir.
Dizeleri yumrukları gibi vurucu bir sporcu.
Yol gösterici.
Düşünce adamı, fikir önderi.
1873’ te İstanbul’ un Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesinde doğdu. Hicri 1290 yılının Şevval ayıydı. Miladi tarih ile karşılaştırıldığında Akif’ in doğum tarihi 1873 yılının 22 Kasım – 20 Aralık tarihleri arasına tekabül ediyor.
Babası Tahir Efendi ebced hesabıyla oğluna “Ragıyf” adını koydu. Baba bu ismi söylemesine rağmen, ailenin öteki fertleri söylenmesi ve anlaşılması zor olan “Ragıyf” yerine “Akif” dedi.
Emine Hanım ile 45 yaşında evlenen Tahir Efendi’ nin bir de Nuriye isminde kızı vardı.
Mehmet Akif Emir Buhari Mahalle Mektebi’ ne sonra sırasıyla Fatih İptidaisi (ilkmektep) , Fatih Merkez Rüştiyesi, Mülkiye İdadisi (Sivil Lise) ve Halkalı Baytar Mektebi’ nde okudu.
Muallim Naci’ den ders gördü. Osmanlıca’ dan başka Arapça, Farsça, ve Fransızca biliyordu. Yabancı eserlerin çoğunu orijinalinden okurdu.
Kamu hizmetinin daha başında iken kendini milli mücadelenin içinde buldu. milletin ve memleketin felaketli yıllarını gördü. Gurbete vardı. Maddi-manevi sıkıntılara düştü. Buna eşi İsmet Hanım’ ın astımı da eklendi. Ancak kendisi hep ümitvar oldu, halka ufuk ve yol gösterdi.
İttihat ve Terakki’ ye girdi. Yükselmek için aydınların iltifat ettiği bu parti Akif’ e “cemiyetin bütün emirlerine bila kaydü şart” diye yemin ettirecekken, sanatçı “emri marufuna biat ederim. Mutlak söz veremem” diye itiraz edince yemin metni değiştirildi.
Hep birlikte iş yapmak isterdi.
Onun için dostlarına yakın olmak amacıyla ev değiştirdi. Akla değer verirdi.
İslam dünyasındaki yenileşme hareketine arka çıktı.
Cemalettin Efgani ve talebesi Muhammed Abduh ile bu nedenle muhabbet payda etti. Darbelerle, müdahalelerle değil, maarif ve ıslahatla İslam dünyasının kalkınmasını öngördü.
Calibi dikkat 31 Mart İsyanına’ da Akif, “intica ” diyor.
Savaş, açlık, sefalet, cehalet ve feryat yılları o’ nu çok etkiledi.
Hayat dizelerine yansıdı sanatla, destan şairi oldu, destan şair oldu.
Hakkın sesleri’ nin interlandını ve yansımasını genişletti.
Bir vefa örneği verdi ve sözünü tutarak yetim kalan arkadaşı İslimiyeli Hasan Tahsin Bey’ in çocuklarına baktı.
Görevli gittiği Berlin’ de Müslüman esirleri sahiplendi. Alman hükümeti Müslüman esirlere hitabını plağa aldı.
Batı dünyasının tutuculuğunu deşifre etti.
Müslüman milletlere yaptıkları zulümleri ve çifte ölçü kullanan Avrupa’ nın bu mezalim karşısında nasıl hissiz ve seyirci kaldığını haykırdı.
Buna karşılık yaşadığı toplumunda zayıflığa, buhrana ve parçalanmaya neden olan hastalıklarını ortaya koydu.: “Maarif ve bilim” dedi.
Suudi Arabistan’ da Necid’ de isyan eden Arap kabilelerin yetkileriyle görüşmek üzere Teşkilatı Mahsusa Heyeti’ nde görev aldı. Başarılı oldu.
Daha sonra İttihat ve Terakki İktidarına muhalefet eden Akif, resmi göreviyle hükümet ve devleti ayrı görebilen bir vatansever olarak tavır geliştirdi.
“- Batmazdı bu devlet, batacaktır, demeyeydik,
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır,
Tek sen uluyan ve’ si gebert, azmi uyandır.”
Dizeleri Akif’ i haklı çıkardı. Hiç ümitsizliğe düşmedi, o en zor şartlarda ve günlerde bile.
Sanatı toplum için yaptı, milleti için yazdı.
Anadolu yollarına düştü. Halkı İstiklal Savaşı’ na çağırdı, teşvik etti. Vaazları cephelerde bastırılarak dağıtıldı. ”Silahımız yoksa, dişimizle savaşırız” ı ispat etti.
Biga, sonra Burdur Milletvekili seçildi.
Yakın takibe alındı bir müddet sonra.
İşsiz kaldı, fakru zaruret içinde sefillik sınırına yaklaştı.
Mısır’ a gitti, Türkoloji bölümünde Türkçe dersleri verdi.
Dönüşünde hastalandı, vatanında ölmek istedi, bu dileğini duasına hep ortak etti.
Muradına erdi.
Hamalların taşıyarak Beyazıd Camii’ ne getirdikleri kırık dökük tabutu daha sonra üniversite gençleri teslim aldı. Emin Efendi Lokantası’ nın Sahibi Mahir Bey’ den aldıkları Türk Bayrağına sardıkları tabutu, resmi tavra karşı fiili törenle Edirnekapı’ ya kadar bir miting heyecanıyla götürdüler, defnettiler.
Mehmet Akif Ersoy
Hem fikir, hem cemiyet adamı. Azimli, Vefalı, mütevazi, vakur, cesur, mert, mahcup, mukavim, dayanıklı, dostluğu çetin ceviz, yalnız ve mütefekkir, daima okur ve okutur, taassuba, cehalete, sapıklığa sapına kadar düşman, siyasetten uzak, müstağni,
Tek kusuru kendisini davasına adamak, milletine adamak, ülkesine adamak.
Sözde ve özde gerçek müslüman.
Kahraman Türk Milliyetçisi, yiğit bir memleketsever.
Cimrilere kızardı, cömert ve mükrimdi.
Müslümanlara yeniden İslam’ ı okutmaya, anlatmaya çalıştı.
Edebiyatı gıda gördü.
Ahlaksızlığa, felsefe şekli verenlere savaş açtı.
His ve fikirleri milletin ve tarihin motifiydi, tezyiniydi, özüydü.
Dualarımız hep O’ na.
Toprakta gezen gölgeme, toprak çekilince,
Günler şu heyülayı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?
Mehmet Akif Ersoy’ un doğumunun 131., vefatının 67’ nci yıldönümünde bile Safahat hala taptaze, sanatçı hala memleketseverlik örnekleri veriyor. (03.01.2005 18:27)
(bakınız: ölüm, istanbul, dost, insan, hayat, türk, baba, güzel, dünya, çocuk)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
İstiklal Marşımızın şairi olan Mehmet Akif Ersoy, şiirlerinde gerçekçi bir yol izlemiştir. Çanakkale Şehitlerine adlı şiiri unutulmaz şiirlerinden biri olan Mehmet Akif Ersoy çağdaş İslamcı düşünüşün öncülerindendir. 1906 yılından itibaren çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladığı şiirlerinde toplumsal konuları işlemiş, manzum hikayeyi şiirde başarıyla uygulamıştır. Şiirleri, Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde Hatıralar, Asım, Gölgeler adlı şiir kitaplarında yer almıştır. (03.01.2005 18:24)
(bakınız: şiir, gerçek, çanakkale şehitleri, kitap, şehit, islam, şair, istiklal marşı, çanakkale, hitler)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
"MEHMET AKİF ERSOY" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|