En Popüler:
1 - erotik film
2 - gerdek gecesi
3 - kızlar
4 - ergenekon
5 - kürt isimleri
6 - erdem beyazıt
7 - elif
8 - fethullah gülen
9 - kürt
10 - dabbe tül arz
11 - tuana
12 - esra
13 - büyü
14 - öyle birini sevdim ki
15 - saynur tezel
16 - dekar
17 - seyduna türküleri
18 - lol
19 - insan
20 - hümanist
|
 |
MEHMET AKİF ERSOY sizce ne demek, MEHMET AKİF ERSOY size neyi çağrıştırıyor?
 |
Terimi Ekleyen: gregor samsa
Eklenme Tarihi: 01.07.2003 01:46 |
kendisi gerçek anlamda hiç tanıyamadık.
hep vardı.
her 18 martta ezbere okurduk' şu boğaz harbi nedir? var mı ki dünyada eşi' diye başlayan destanı.
ama hiç tanıyamadık. ölümünün 70. yıldönümünde(27 Aralık) 70 milyon adına helallik dilemek isterdim kendisinden.
ama ancak özür dileyebilirim bunca zamandır kendisini gerçekten bilememiş olmaktan ötürü.
bir mehmet akif daha olmayacak. Allah bize bir daha istiklal marşı yazdırmasın. çünkü bir mehmet akif daha olmayacak.
Nerdesin
La-mekanlarda mısın, nerdesin, ey gaib ilah?
Dönerim enfüsü, afakı ezelden beridir.
Serpilip kubbene donmuş, o ışık damlaları,
Seni, yer yer arayan yaşlarımın izleridir.
(bakınız: ölüm, zaman, nedir, dünya, gerçek, anlam, arda, esin, emek, istiklal marşı)
|
-DeLTa-s
29.12.2006 19:19 |
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım! ..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu
(bakınız: yara, adam, oyun, lale, lenin, belki, irtica, aşık, geçmiş, alim)
|
[eSpeRanZa]
28.12.2006 20:39 |
Mehmed Âkif
Yavuz BAHADIROĞLU
Âkif demek, salt şiir ve san’at demek değil; Âkif demek, öncelikle sapasağlam bir iman demektir… Âkif demek, ahlâk demektir…
Ve Âkif demek, aradığımız “model insan” demektir… Binaenaleyh, Âkif’i konuşmak, ihtiyacımız olan “insan”a ulaşmak için adımlar atmaktır. Çünkü Âkif, “insan”ı “Ahsen-i takvim” sırrıyla hayatın merkezi sayan ve “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” anlayışını hayat felsefesi yapan idrakin ürünüdür…
Âkif, aşiretten devlet çıkaran “inşa”nın ürünüdür…
Âkif, “İ’lâ-yı kelimetullah”a kendini adayan “ihya”nın ürünüdür…
Âkif, “Bizans bir gün mutlaka fethedilecektir” fermanını yüreğine sarıp yürüyen “ihlâs”ın ürünüdür…
Âkif, “Dünyayı bir padişaha çok, ama iki padişaha az” bulan iradenin ürünüdür…
Yani, Mehmed Âkif, imanlı, kararlı, yararlı, ahlâklı, adâletli, şefkatli, izzetli, faziletli, fedakâr, paylaşımcı, sevecen ve vakur “Osmanlı insanı”nın, son yansımalarından biridir. Asıl kudreti de işte buradadır, gücünü buradan almaktadır. Yani Âkif’in asıl kudreti imanıdır!
Zaten Âkif’i edebi san’atıyla, şiirdeki maharetiyle değil, imanından ve âmâlinden gelen kuvvetiyle anıyoruz…
O kuvveti selamlıyor, o kuvvette yeni sentezlere ulaşmaya çalışıyoruz.
•
1877 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendi’dir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebi’nde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra mülkiye mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp baytar (veteriner) mektebine girdi ve birincilikle bitirdi. Fransızca ve Farsça öğrendi.
Zirâat Nezâreti’nde baytar olarak görev aldı. 1893’te başlayan memuriyet hayatı 1913’de bitti. 1908'de ilân edilen İkinci Meşrutiyet’le birlikte yayın hayatına girdi. Şiirlerini bu tarihten itibaren Sırât-ı Müstakîm’de yayınlamaya başladı.
•
En ustaca yazılmış biyografiler bile sahibini anlatmaz. Çünkü dış görünüşler genelde yanıltıcı ve aldatıcıdır. Ayrıca insanı “insan” yapan şey, bir başka deyişle, bir çocuğu Mehmed Âkif’e dönüştüren mucize, kuru biyografik bilgilerde değil, ruh haritasında yazılıdır. Şiirleri onun ruh haritasıdır… Kıblenâmesidir… Böyle olduğu için bugün bile ihtiyaç duyduğumuz enerjinin kaynağı olabilmektedir.
Düşünün: Balkanlarda Müslüman unsurlara yönelik olumsuz gelişmeler yaşanırken, yani Bosna-Hersek ve Kosova halkı Sırplı kasapların katliamına maruzken, dilimize Âkif’in şu şiiri dolanmadı mı?
“Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırp’ın çarığı/ Serilip yerlere binlerce şehidin sarığı…
“Ne ihtiyar seçiyor bak, ne kimsesiz tanıyor/ Beş altı günde otuz bin can boğazlanıyor!
“Boşnakların deşilip süngülerle vicdânı/ Alınmak isteniyor, tâ içinden îmânı,
“Karadağ haydudu, Sırp eşeği, Bulgar yılanı/ Sonra Yunan iti çepçevre kuşatsın vatanı,
“Tar û mar eylesin de bütün ordumuzu/ Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu…”
Âkif, Birinci Cihan Savaşı günlerinde, Teşkilat-ı Mahsusa (devletin gizli teşkilâtı) tarafından Berlin'e gönderilmişti. O esnada Çanakkale Savaşı patladı. Âkif, Çanakkale Savaşı’nın gidişatını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının vahşete dönüşmesini ibretle gözlemledi. Batı’nın maskesini yırttı ve geleneksel vahşetini tüm dünyaya ifşa etti:
“Ah, o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
“Ne kadar gözdesi mevcut ise, hakkıyla sefil…
“Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
“Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
“Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
“Medeniyyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.”
Çanakkale Savaşları sonrasında gelen işgaller tüm duygularını incitti. Zaman zaman o hale geldi ki, kuşların özgürce uçup ötüşünü bile kıskanmaya başladı. “Bülbül” şiiri böyle derin bir yorgunluğun eseridir:
“Eşin var âşiyanın var, bahârın var ki beklerdin,
“Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
“O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun,
“Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
“Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
“Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!
………..
“Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâp olsun;
“O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
“Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
“Şenâatleri çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!
………
“Yıkılmış hânümânlar yerde işkenceyle kıvransın;
“Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
“Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
“Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! ”
•
Yetmişinci yıldönümünde, Akif’i rahmet ve minnetle anıyoruz.
|
baltimora
28.12.2006 12:43 |
Akif Emre: Milli şairi sürgüne giden ülke…
Salı, Aralık 26, 2006
Bundan tam 70 yıl önce Beyazıt Camii'ne getirilen Mehmet Akif'in naaşı karşısında takınılan iki farklı tutum Türkiye'yi yönetenlerle yönetilenler arasındaki yazılı olmayan ama derinden derine varlığını hissettiren fay hattını açığa çıkardı. Bu cenazenin karşısında saf tutup, mezar taşını aralarında topladıkları parayla yaptıran o zamanki üniversiteli gençlerin sahiplenişi ile cenazeye bigane kalan resmi Türkiye arasındaki tutum farkı temelde kriz anlarında tetiklenen bir sosyal- kültürel fay hattını aşikar ediyordu.
27 Aralık 1936 yılında vefat eden Mehmet Akif'in 28 Aralık'ta Beyazıt Camii'nde kılınan cenaze namazında resmi Türkiye'nin temsilcilerini görmeye çalışmak boşunaydı. Zira Mehmet Akif sağlığında kendi sürgününü gerçekleştirerek, İstiklal Marşı'nı yazdığı ülkesinden tam 10 yıl uzakta kalarak Ankara ile arasında kapatılması zor bir mesafe koymuştu. Akif'in gönüllü sürgünüyle resmi Türkiye arasındaki mesafeyi kapatmak için cenazesi vesile edilerek çaba gösterilmemiş olması İstiklal Marşı şairiyle cumhuriyetin seçkinci yöneticileri arasında bir uzlaşmanın gerçekleşmediğinin işareti sayılmalı. O gün bu gündür Akif'in temsil ettiği Anadolu ruhu ile batıcı elit kesim arasındaki mesafe kapanmak bir yana zaman zaman çatlak oluşturacak bir şekilde kriz üretmeyi sürdürüyor.
Çoğu kez, resmi söylemde üstü kapalı geçiştirilen Mehmet Akif ile Ankara arasındaki bu tuhaf ilişki/sizlik; aslında kriz gelinceye kadar ertelenen, gizlenen derin fay hattının varlığına tekabül ettiği hatırlanmak istenmemiştir.
Yazdığı İstiklal Marşı, resmi Türkiye'nin sahiplendiği, üstünde tartışma bile kabul etmediği her anlamda bir devlet oluşun sembolü sayıldığı halde şair, hatta milli şair olarak Mehmet Akif'in varlığı hissedilmez. Mehmet Akif Milli Mücadele döneminde Meclis'te ayakta alkışlanarak kabul edilen İstiklal Marşı'ndan sonra adeta Türkiye'nin ufkundan kaybolmuş, gündemden uzaklaştırılmıştır. Şair ve insan olarak Mehmet Akif adeta milli bir kişilik olarak kabullenilmek istenmemiştir.
Görünüşte cebri bir sınır dışı ediş yoktur. Ancak yeni dönemin siyasi havasının kendisi için gittikçe ağırlaştığını hissedecektir. Susturulan her türden muhalefetten Mehmet Akif de nasibini alacaktır. Mehmet Akif 1908'den beri çıkardığı Sebilürreşat mecmuasının Bakanlar Kurulu kararıyla (Mart 1925) kapatılmasını Ankara'ya hakim havanın beklentileriyle uyuşmayacağının açık işareti sayar. Bu, “enginlere sığmam taşarım” diyen fikir öfkesi sahibi şairin sıla hasretiyle dolu yılların başlamasına yetecektir.
Sonuçta istiklalini kazanan bir ülkenin istiklal şairinin 'sürgün'ü tercih ettiği bir tablo ile karşı karşıyayız. 1925'te terk ettiği yurduna vefatından az önce Haziran 1936'da hastalığının ağırlaşması sonucu vatan hasreti ile dönecektir; yani tam 10 yıllık bir ayrılık. İman ve hürriyet aşkıyla dolu Mehmet Akif gibi bir şahsiyet için vatan hasretinin anlamını ancak mısralarındaki ruhu kavrayanlar anlayabilir.
Dönemin siyasi çalkantılarının tartışmalarını bir kenara bırakırsak önümüzde şöyle bir görüntü var. Milli şairinin sürgüne gittiği bir ülke/yiz. Yazdığı İstiklal Marşı her gün memleketinin ufkunu doldururken kendisinin ülkesini uzaklardan seyrettiği bir ilişki biçimi…
Mehmet Akif, resmî Türkiye'nin paradoksudur…
Resmi Türkiye hâlâ Mehmet Akif'le tam olarak barışmış sayılmaz. Onun gönüllü sürgünlüğü bir bakıma sürüyor.
Mehmet Akif'le barışmayan bir Türkiye'nin sosyal ve kültürel fay hattındaki çatlağı kapatması mümkün değildir; bu fay hattının her toplumsal ve siyasal krizde büyük sarsıntı olarak gündeme oturmasının nedeni Mehmet Akif'in temsil ettiği ruhla yönetici seçkinlerin barışık olmamasıdır. Türkiye, batıcı seçkinlerin tarihten, kültürden ve medeniyet şartlarından kopuk tutumu sürdükçe milli şairinin sürgüne gitmesinin çelişkisi altında sarsılmaktadır. Bu çelişkiyi gidermek aslında Türkiye'nin medeniyet krizini çözmek demektir..
Türkiye, verdiği kurtuluş mücadelesi ile sömürge altındaki ulusların özgürlük mücadelesine örnek olmak gibi bir iddiayı dillendirmekten çok hoşlanır. Oysa aynı Türkiye'nin kültürel alanda kendi kendini sömürge haline getirmek gibi benzeri zor bulunur bir örneklik teşkil ettiği gerçeği ise görmezlikten gelinir. Kendi kendini kültürel kolonyalizme tâbi tutan bir ülkenin milli şairiyle barışmadan, bu anlamda özgürleşmesi mümkün değil.
Tıpkı resmi söylem düzeyinde de olsa Osmanlı ile barışmayı ancak 700. yılında hatırlayan bir ülkenin kültürel kolonyalizmden kurtulmanın ilk adım olarak sembolik düzeyde de olsa atması gereken adımlar var.
Milli şairini sürgüne giden ülke izlenimini silebilmek bu ülkenin yarınlara ilişkin iddiasını sürdürmesi demektir. Mehmet Akif'le barışmak bu ülkenin tarihi, kültürü,medeniyeti ile barışması demektir. Resmi Türkiye ile asli Türkiye arasındaki fay hattının ortadan kaldırılması demektir..
Yeni Şafak Gazetesi
|
baltimora
28.12.2006 12:24 |
|
 |