|
|
 |
 |
|
REJİM |
REJİM terimi
evgeni
tarafından 04.03.2005 tarihinde eklendi |
REJİM sizce ne demek,
REJİM size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
Bolu ve Kayseri'de meydana gelen orta şiddetli depremler, deprem gerçeğini bir kez daha hatırlattı... Uzmanlar, Marmara Bölgesi için son derece korkutucu bir açıklamada bulundu... Marmara'de 241 yıl önceki depremin tekrarlanması ve 20 milyon kişinin etkilenmesi bekleniyor... İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, genel istatistiklere göre Marmara Bölgesi'nde 250 yılda bir 7'nin üzerinde bir deprem olduğunu belirterek, 'Marmara Bölgesi'nde 241 yıl önce olan depremi bekliyoruz aslında' dedi... (23.11.2008 19:37)
(bakınız: istanbul, korku, deprem, üniversite, aslı, kayseri, lama, istatistik, daha, için)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
İslâm politikası dışa karşı tektir ve bu tekliği bozarken bir de bunu sözde kardeşlik edebiyatıyla perdelemek isteyenler, rahmet olan ihtilâfı değil, fitneyi temsil etmektedirler... Fitnenin olduğu yerde de dışa karşı müsbet bir oluş ve aksiyona nerdeyse imkân da yoktur... İslâmcı cemaatlerin (!) AKP'ye olan teveccühleri de bu çerçevede fitnenin en baş unsurlarından birisidir... AKP'nin küfür rejimine olan buğzu kırdığı ve işbirlikçiliği, mandacılığı meşrulaştırdığı aşikâr... AKP, Müslümanların beklentilerini kendisi üzerinden AB ve Batı'ya bağlamış, Ergenekon operasyonları ile de bunu perçinleyerek yerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır ki, bunda bir nebze de olsa başarılı olduğu muhakkak... Ergenekon'la, kendisini mazlum hisseden nefsler okşanıp, aldatıcı bir adalet hissi uyandırılarak elde edilen başarının karşılığı, Müslümanların imânlarının satın alınması ve küfre olan buğuzlarının kırılması olarak tecellî ediyor ki, Müslümanlar, hiçbir devirde şartlar itibariyle kurtuluşa bu kadar yakın olmamışken, şuur olarak kurtuluştan bu kadar uzak düşmemişlerdi...
... (14.11.2008 21:18)
(bakınız: ergenekon, edebiyat, adalet, kardeş, islam, müslüman, uzak, ahmet, emek, iman)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
- Batı'nın Yeni Dünya Düzeni dediği emperyalist dünya düzenine nisbetle, asıl biz Osmanlı'nın torunları olarak Yeni Dünya Düzeni'ni gerçekleştirmeliyiz...
- Tabiî, öncelikle bunu bizim kendi içimizde gerçekleştirmemiz gerekmekte... Bunu gerçekleştirdik mi dışarıdan gözlemlendiğinde, zaten dışarıdakiler için de ufuk açıcı...
- Cazibe merkezi...
- Cazibe merkezi olmalı... Şimdi bizim, Batı toplumlarındaki gibi -ki, Amerika Batı toplumlarının günümüzdeki öncüsü- efendi/köle anlayışımız yok... Yani, 'biz dünyanın efendisi nasıl oluruz? ' gibi bir derdimiz olmadı...
- Kastettiğimiz Osman Gazi'nin dediği gibi 'ben dünyaya adalet götürmek için mücadele ediyorum; nizam-ı âlem için...'
- Evet! Zaten o adalet ve güvenlik meselesidir... Şimdi birçok kimse, kendi vatandaşlarımız da, Batılılar da -çoğu-, Osmanlı haritasına baktıkları zaman, üç kıtada hüküm süren Osmanlı'yı, her yeri fütuhatla aldı zanneder...
Hâlbuki, fütuhat sayılı kilit noktalarda gerçekleşmiştir... Coğrafî olarak, o genişlemenin büyük bir kısmı, birçok yer, kendileri Osmanlı'ya başvuruyorlar ve 'bizi de kendi topraklarınıza katın ve bize sancak gönderin; biz de size katılmak istiyoruz! ' şeklinde gerçekleşmiştir... Neden? İşte o adalet ve güvenliği Osmanlı'da bulmuşlardır...
...
- Türkiye'nin bugünkü temel meselesi Batılılaşmaya çalışıp, Batı toplumlarının bir parçası olmaya çalışırken, Batı'yı tanımadan, anlamadan, kendine göre bir 'Batı' tahayyül ederek... Şimdi, deminden beri biz neden bahsediyoruz; 'demokrasi ve insan hakları' Batı'nın temel lafları... Evet, 'demokrasi ve insan hakları' Batı kaynaklı laflar bunlar... Eski Yunan'da 'demokrasi' lafının çıktığı Atina... Atina'nın beşte dördü köle, beşte biri efendi! Atina'dan sonra Amerika'da demokrasiyi görüyoruz; Amerika'da demokrasi olduğu söylendiğinde toprak sahipleri 'özgür' ve 'efendi' ve Afrika'dan getirilmiş köleler var... İnsan sayılmayan kıtanın yerlileri...
Şimdi biz, demokrasi kavramında, Batı'da bunun hangi şartlarda ortaya çıkıp, nasıl tatbik edildiğini ciddi bir şekilde araştırıp, incelememişiz... Lâf: 'Demokrasi özgürlük demektir! ', 'Demokrasi, insan hakları demektir! ' falan... Burada, kanun-nizam tanımaz bir demokrasi tanımına geliyoruz! Şimdi burada Türkiye'de, Batı'da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş... Yani, 18. yüzyılın sonunda başlayıp, 19. yüzyıl boyunca, İngiltere, Fransa, Almanya sanayi toplumu hâline geldiler... Batı'da, bu sanayileşme sürecinde, o dönemde 'demokratikleşme' diye bir şey yoktu! Çok keskin şartlar, çok keskin disiplinler içinde gerçekleşti bunlar! Bize gelince; biz, sanayileşmeden önce demokratikleşme yoluna girdik... 2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler'den tehdit gelince -boğazlardan üs istemek, Kars-Ardahan üzerindeki talepleri gibi- biz Amerika'ya yanaştık! Amerika da dedi ki bize, 'ben sana yardım ederim, ama, senin diktatöryal bir rejimin var, biz 2. Dünya Savaşı'nda diktatöryal rejimlere karşı savaştık, halkımıza bir diktatörlük rejimini desteklediğimize dair izah yapamayız, onun için sen demokrasi'ye geç! '
...
- Bundan 4 sene önce, şu anda meşhur Ergenekon Operasyonu'nun temeli bina edilen Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek'in oğlu Tolga Örnek'in çektiği 'Gelibolu' isimli bir film var... Siz o film üzerine hem Ulusal TV'de konuştunuz hem de kitabınızda mevzu ettiniz... O film için İngiliz emperyalizminin, Batı emperyalizminin gözüyle yansıtıyor film olarak diyebilir miyiz?
- Tabiî, tamamen doğru... O filmi yapanlar akılları sıra çok büyük kurnazlık içindeler... Çanakkale meselesi İngilizler, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar için çok önemli bir konu...
- Anzaklar...
- Anzaklar zaten Avustralya ve Yeni Zelanda birlikleri... Ve İngilizler... Onlar açısından çok önemli... İngilizler açısından önemli... İngilizler orada çok büyük bir yenilgi, tarihlerinde yaşamadıkları bir yenilgi alıyorlar... Bunun yanı sıra Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar ülkelerinin dışında, yaşadıkları toprakların dışında, hiç ilgileri olmayan bir yere gelip İngilizler için savaşıp canlarını veriyorlar... Ve ilk defa Çanakkale Savaşları dolayısıyla İngilizlerden, İngiliz İmparatorluğu'ndan ayrı bir Avustralya, Yeni Zelandalılık bilinci ortaya çıkıyor Çanakkale Savaşı'nda... Bu açıdan Çanakkale Savaşları hem İngilizler için hem Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar için çok önemli... Burada bir kurnazlık var... Bu kurnazlık da 'Biz TSK'nın imkânlarından yararlanarak bir film yapacağız ve bu filmi yaparken İngilizlerin ve Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların kanayan yaralarına merhem süreceğiz. Ah ne acı, bizim de gönlümüz kanıyor. Sizin askercikleriniz geldi buralarda can verdiler.' Şimdi tamamen bir madrabazlık olayı... Ve bu madrabazlık olayına, babası Deniz Kuvvetleri Komutanı olan bir delikanlının ön ayak olması yüzünden maalesef çok yazık ve çok ayıp olarak Silahlı Kuvvetlerimiz de bu işe angaje edilmiş durumdalar... Biz kendi şehitlerimizi bir tarafa bırakıp İngiliz ve Avustralya, Yeni Zelanda ölüleri için gözyaşı döken bir film yapıyoruz... Hesap ne? 'Bu ülkelerde bu film satılacak. Biz bu işten çok para kazanacağız.'
- Anzakların burada ne işi var? İngilizlerin vatanımızda ne işi var? Bunlar hiç sorulmuyor...
- Evet... Şimdi bakın çok güzel bir nokta... Yeditepe Üniversitesi'nde ben ders veriyordum... Bir gün haber geldi... Tolga Örnek gelmiş Yeditepe Üniversitesi'nde bu filmin tanıtımını yapacakmış... 'Öğrenciler o saatte dersi bırakıp ona gitsinler. Siz de buyurun.' falan... Öğrenciler hevesli... Filmi göreceğiz zannediyorlar... Sadece fragmanları gösterildi... Öğrenciler 'Hani filmi seyredecektik' diye sorduğunda 'Filmi gidin sinemada seyredin' cevabını aldılar... Sinemada seyretmiş olan öğrenciler varmış aralarında... Onlar kalktılar dediler ki 'Siz İngilizlerin neden Çanakkale'ye geldiğini göstermemişsiniz. Bu bir işgâl hareketi.' Tolga Örnek'in cevabı, 'Biz de işgâlci bir ülkeydik. Bizim Mısır'da, Suriye'de ne işimiz var? '
...
- Rusya'yla Gürcistan savaşıyor arada Türkiye eziliyor...
- Evet...
- Kafkaslar Türkiye'yi eziyor...
- Evet...
- Burada mesela şeye gelir misiniz Türkiye'nin tarihî misyonunu hatırlaması noktasına... Türkiye ne kadar görmek istemese bile işte Gürcistan'la Rusya savaşıyor, gözler Türkiye'ye çevriliyor Batum'da, Acaristan'da... Bosna-Hersek'de bir hadise oluyor umutlar Türkiye'de...
- Kosova...
- Yani Somali'de bir şey oluyor, orada bir şey oluyor gözler Türkiye'de... Türkiye şaşırıp nerden çıktı bunlar falan diyor... Oysa bir yerden çıkmadı, bunlar vardı... Sen görmek istemedin... 100 yıl sonra patlıyor her şey... Tarihî misyonunu hatırlatıyor, yani dünyaya nizam verme misyonunu hatırlatıyor...
- Çok doğru... Biz tarihî özelliklerimizi ve bu tarihî özelliklerin Türkiye'ye getirdiği yükümlülükler, sorumlulukları bir tarafa bırakıp unutup, 'Batı'nın bir parçası nasıl oluruz? ' hayaline kapılmış durumdayız... Ama biz 'Aman Batı ile bütünleşelim. Orada çok para var. O paradan biz de yararlanalım' hayali iştahı içindeyken bahsettiğiniz, çok yerinde, çok doğru olarak bahsettiğiniz o tarihî yükümlülükler, sorumlulukları birden karşımızda buluveriyoruz...
... (30.10.2008 21:33)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
- Bir ülkenin ordusunun komutanı olacaksınız, holigan gibi Fenerbahçe maçlarına gidecek, özel türbinlerde oturacaksınız, o da yetmedi düğünlerde göbek atacaksınız, basınla televoleci gibi ayak üstü devletin en hassas konularını konuşacaksınız. Bunları ancak işi olmayan bir genelkurmay başkanı yapar. Çünkü TSK’nın fonksiyonu kalmadı.
- Neden kalmadı?
- Sen küreselleşme adı altında ülkenin gümrüklerini kaldırmışsın. Ülkenin sınırlarının bir önemi kalmamış. Sınırlarının güvenliği de delinmiş, ülkede yaşayan vatandaşların da ordusundan “kendisini koruması için” bir talebi kalmamış. Ülkenin bankalarının yüzde 44’ü yabancılara satılmış. Sigorta şirketlerinin yüzde 80’den fazlası yabancılara geçmiş. Borsanın yüzde 83’ü yabancıların olmuş. Ülkede kullanılan kredilerin yüzde 76’sı yabancılar verir hale gelmiş. Ülkede satmadık stratejik yer, stratejik kurum kalmamış. Halkın da ülkenin güvenliğini sağlamak için ordudan bir talebi kalmamış. Ordusu haftada 20-25 şehit verir hale gelmiş. Ama kimsenin umurunda değil. Siyasetin ve siyasetçinin de ülkesi adına bir talebi kalmamış. Ordu, fonksiyonunu yitirmiş. Ordu fonksiyonunu yitirirse, elbette Yaşar Büyükanıt da gider kokteyllerde gezer, devletin en önemli konularını televoleciler gibi ayak üstü herkesle konuşur.
... (07.10.2008 22:43)
(bakınız: fenerbahçe, büyü, ağlamak, deli, vatan, şehit, neden, güven, devlet, gibi)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
- Türk Edebiyatı’na “Müesses Nizam” müdahale ediyor mu? Edebiyatımızın bugünkü durumu ve “Müesses Nizam”la ilişkisi hakkında somut bilginiz var mı?
- Müesses Nizam’ın direkt etkisi yok; ama dolaylı olarak var. 12 Eylül’de tüm sisteme, Türkiye’nin hayat damarlarına kalıcı bir şekilde müdahale edildi. Felsefe dersi çok önemlidir sanat ve edebiyat için. Kitleler apolitikleştirildiği için sanat edebiyatın temeli olan felsefe 12 Eylül’le liselerden kaldırıldı. Felsefe okuyanlar asgarisinden hümanist olurlar. “Sanat – edebiyat” bütün tarih boyunca toplumsal muhalefetin yansıdığı en önemli alandır. Reel olarak politikada kullanılamayanlar hicivle sanat aracılığıyla topluma yansıtılır. Bugün bu maalesef yalnızca karikatür sanatıyla var ülkemizde.
- Ama onlara da eleştiri var. Çok yumuşaklar, matbaalarını hükümet almış filan diye.
- Haksızlık sayarım. Bugün, eleştirel anlamda Penguen ayarında bir sanat edebiyat dergisi yok. Ama tabiî ki, etkili olması için bu dergilerin de tiraj sahibi olması lazım. Sistem, yani benim “Hollywood Efekt” dediğim küresel sermayenin medya gücü; insanların beynini boşaltıp sermaye sınıfının çıkarlarının ideolojisini insanların kalbi yerine midelerine hitap ettirdi. İnsanların beyni boşaltıldı, sisteme entegre edildi. Beyni olan insan sanat edebiyatı sever. İnsanların düşüncelerinin oluşmasında “Müesses Nizam”ın eskiden büyük etkisi vardı. Hem kendi ideolojisini yaymak hem de karşıt gördüğü kişi ve kurumları yok etmek anlamında. Kimi yazar ve şairlerimizin üzerindeki baskıları, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Nazım Hikmet... Hepimiz biliyoruz; Müesses Nizam’a biat etmeyenler içerde çürütüldüler, baskılara maruz kaldılar. Unuttuk bunları. Hatta canına kasdedilen Sabahattin Ali’yi hatırlayın. Ama en çok Yeşilçam’a müdahale etti “Müesses Nizam” En büyük sosyal manipülasyonu Yeşilçam’a yaptılar. Bunu o kadar ustaca ve o kadar planlı yaptılar ki; Yeşilçam bile anlamadı.
İlk dönemlerde Yeşilçam’da 'feodal sistem' sorgulanıyordu. Hep ağalık düzeni eleştirisi vardı. Ne de olsa ABD destekli DP iktidarı iş başına gelmişti ve gelişen kapitalizmin yeni yetme burjuvazisine yer açmak gerekiyordu. Ellilerde dizi gibi film çekiyorlardı Yeşilçam’da. Ama anımsarsanız hepsi feodalizmi tasfiyeye yönelikti. Ağa kötüdür, ırza geçer, dolandırır, ezer, sömürür. Peki, 1960’a yaklaşırken Yeşilçam’da ne değişti? Eleştiri köylerden şehirlerin varoşlarına gelince durdu. Çünkü burjuvazi gelişiyordu. Burjuvazi eleştirilemezdi. Yeşilçam da hiç eleştiremedi.
Yetmişli yıllara gelindiğinde Yeşilçam, bugün için bile imkansız olan bir türe, açık biçimde pornografiye yöneldi. Bu sefer de gelişen toplumsal muhalefetten, işçi sınıfından gençleri uzak tutmak gerekiyordu. Emperyalist Proje başarılı oldu. Arkasından seksenden sonra cuntaya/sisteme destek olacak filmler çevrildi. Tüm bu süreçte Yılmaz Güney gibi tek tük birkaç yönetmen çıktı sistemi eleştiren, özellikle de 80 öncesi.
Müesses Nizam bence Yeşilçam’da başarılı oldu. Çünkü bugünkü dünyada en büyük silah görsel kültürdür, yazılı kültür değil. Çağımız; herkesin dediği gibi “imaj” çağıdır. Sistem sinemayı, tv ve renkli basını, gayet iyi kullanıyor. Öyle ki, kullanılanlar bile farkında değiller. Zaten gücü de bu. Köşe yazarları ne yazarsa yazsın manşetler belirleyici oluyor. Bugünlerde en büyük hizmeti de Kartel Medyası yapıyor. Aysbergin su üstündeki kısmını büyütüp, alttaki büyük sorunları saklayıp küçülterek sanal sorunlar yaratıyor. Bazı düzgün yazarlar da bu hengamede istemeseler de sisteme entegre imaj sergiliyorlar. Halk, kitaptan ve okumaktan kaçıyor. İnsanların beyni boşaltılınca, eğitilmemeye, düşünmemeye yöneltilince, her şey istenildiği gibi rayına oturtuluyor. Böylece sanat ve edebiyatın toplumsal temeli de “çaktırılmadan” ortadan kalkmış oluyor. Geçmişte Fethi Naci, Türkiye için, “ne kadar futbol varsa o kadar sanat var” demişti. Zamanla futbol da kapitalist metalaşma sürecini tamamlayarak sisteme entegre olunca, durum daha da vahimleşti bence. Futbol imaj liginde bir üste düşerken, bilim onun yerine küme düştü. Bugün sonuç olarak Türkiye’de ne kadar bilim varsa o kadar sanat ve edebiyat var. Ben bunu söylüyorum.
- Abdelrahman Münif var Arap Edebiyatı’nın güçlü kalemi, oranın Yaşar Kemal’i diyelim. İhtiyara Suikast’ı yayınlandı Türkiye’de. İngilizceye beş cilt olarak çevrilmiş, olay olması gerekirken kimse tınmamış İngiltere’de. Tam bir “Pazar Edebiyatı’na dönüştü tüm dünyada edebiyat. Kültürel alana uluslararası sistemin el attığını, sanatın edebiyatın beğenilerinin, modalarının rayını değiştirdiğini düşünüyorum.
- İşte benim “Hollywood Effect” diye uydurduğum, küresel sermayenin medya gücü bu. Dan Brown’ın romanları örneğin. Bunun sebebi nedir? Yine o görsellik. Bu tür romanlar moda oldu. ABD sineması bu emperyalist kültürün en büyük taşıyıcısı. Ama Amerika’da Eleştirel sinema da var. Bunu da görmek ve atlamamak lazım. Zayıf da olsa sesi çıkıyor orada. Ne filmler yapılıyor ama biz ve üçüncü dünyada bu filmler pazarlanmıyor. Sansür, “kapitalist marketin” eliyle çalışıyor. Küresel sermayeye direnen kesimler perifer ülkelerde yok, ama bu perifer üçüncü dünya ülkelerinde çok büyük bir direniş var artık. Dan Brown gibi yazarlar isterse sosyal olayları da yazabilir. Çünkü O, senaryo gibi yazıyor. Burası önemli. Bizde, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu. Dan Brown’ın Da vinci Şifresi’nden daha iyi bir anlatımla yazılmıştır. Kurgusu da sanırım öyle. Kurt Kanunu’nda olaylar, adeta sinema şeridi gibi geçer. Bu durum aslında görselliğin öne çıktığı dünyaya çok uyuyor.
Bence Tarik Ali şöyle bir hata yapmış, gözünden kaçırmış, tarihçidir ama bana göre siyasi kavrayışı yeterli değildir. Kısaca bu konuyu yorumlamak için siyasallaştırırsak; “görsel anlatımın egemen olmasından” doğuyor bu tür edebiyat. Eisenstein’da bu durum çok açık. Potemkin Zırhlısı’nı çekmiş bir sosyalist iken, daha sonra II. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler -yani aslında Stalin demek lazım- Rus milliyetçiliğine ihtiyaç duyunca, Eisenstein bu sefer ulus kimliğini öne çıkaran “Aleksandr Nevski”yi çekti. Mesele burada siyasetin akışkanlığı.
Diyalektik anlayışa çok uyacak şekilde “Eleştirel Sinema” aslında en gelişmiş olarak ABD’de var. Bütün sinema alanı, yani Hollywood Yahudilerin egemenliğinde olması nedeniyle, Evanjelistler’in desteklediği Mel Gibson’un çektiği İsa filmi üç yıl gösterilemedi. 11 Eylül’den sonra sinemalara inebildi. Amerika’da eleştirel düşünce hala sınırlı da olsa bağımsızlığını koruyor, ama bu eserleri maalesef biz genellikle görmüyoruz, haberimiz bile olmuyor. Michael Moore’un “Benim Cici Silahım” filmi Oscar almasaydı, oğlum ABD de o sıralarda sinema okuyor olmasaydı, o göstermeseydi; çok sık ABD de bulunan birisi olmama rağmen ben bile bilemeyecektim.
Görselliğin gücünü Amerikan Müesses Nizamı içinde en iyi 20’lerde FBI’ı kuran ve nerdeyse elli yıl yöneten, sekiz başkan görmüş olan Edgar Hoover farketmiş. Şarlo’yu yasaklamış, yirmi küsür yıl ABD’ye girişini yasaklatmış. Hoover’ın arka planda yönettiği Joseph McCarthy de adını taşıyan dönemde en büyük tahribatı Rosenbergler’den yola çıkarak Hollywood’u temizleyerek yapmıştır. Yani “Hollywod ve Amerika komünistlere karşı steril edilmiştir.” Bu suçlamalarla tüm eleştirel düşünce tasfiye edilmiş, kalanlar da asimile olmuşlardır. Bütün Hollyvood camiası, yüzlerce sinema yıldızını yasakladı, film çektirmedi. Orada sansür kaba bir biçimde filmler yasaklanarak olmuyor bizdeki gibi, iş vermiyor gizli bir el, aç kalıyorsun, öyle köşende yaşıyor ölüyorsun. Kapitalizm böyle evrenselleşti, bugün küreselleşme diye yutturulan emperyalizm; 50’lerde böyle tavan yaptı. Sisteme uymayanlar da bugünlerde az değil. Ne kitaplar yayınlanıyor, ne filmler yapılıyor ABD’de; ama kimsenin haberi olmuyor. Bize Dan Brown’u sokuşturuyorlar. Yıllarca Latin Amerika Edebiyatı’nı sokmadılar Amerika’ya.
- Edebiyat hiç de yaşanılan politik ortamdan, ekonomi politikten bağımsız değil yani.
- Hiç bir zaman ve hiçbir şey; üretim tarzından bağımsız olamaz. Hele, idelojinin en kolay etkisine girebilecek olan edebiyat. Bizim gibi ülkelerde küresel sermaye etkisiyle bağımsız bir ideoloji oluşmuyor. Zaten ideolojiler bağımsız olmaz. Ya ezilenlerden yanasındır; ya da ezenlerle berabersindir. Orada Metropol ülkelerde, düşünceyi yasaklamıyorlar, sansürü dolaylı yollardan yapıyorlar; medyayla, ekonomiyle engelleniyor. Ama perifer ülkelere gelince durum değişiyor. Dehşet bir “dolaylı” sansür var. Eğitim sistemlerini çökerterek ve halkların beyinlerini boşaltarak yapıyorlar bunu. Son kırk yılda açık bir şekilde bunu Japonya’da yaptılar. Japon kültürü kalmadı artık. İnsanlar, çocuklar orada üç yüz kelimeyle konuşuyorlar. Sokaklar İngilizce afişlerle, panolarla dolu. Türkiye’deki gibi İngilizce yazılı ama dilsel bazda anlamsız olan yazılar görüyoruz t-shirtlerde. Gençler adeta Amerikalı Yupiler gibi yaşıyorlar, yaşamaya çalışıyorlar. İnanılır gibi değil.
- Özal orayı taklit edecekti eğitimde.
- Bugünkü Japon gençliği Japon değil. Bugün erkekler de erkek değil, kadınlar da bildiğimiz geleneksel kadın değil. Erkekler kaşlarını, vücut kıllarını aldırıyorlar, epilasyon yaptırıyorlar. Artık hit olan Tom Cruise tipi, yaşam tarzı. Başarının da tek bir kriteri var küresel dünyada; “sınırsız para yapmak”. İşte küresel sermayenin gücü bu.
- Türkiye’de edebiyatın aşağılanmasının nedenleri anlaşılıyor. Çok kötü yazarların yazar olarak sunulması.
- Felsefe olmadan olmuyor demiştim daha önce. Okumayan bir nesil yazabilir mi? Yazarsa ancak kendi yaşamını yazar; o da roman olmaz.
- Kağıt sektörü yabancılaştı. Fabrikalar satıldı, talan edildi. Kağıtta dışa bağımlıyız. Euro’yla kağıt alıyor bu yoksul ülke. Yayıncılar, 3000 Euro maaş alan bireylerden oluşan Avrupalı okur varmış gibi, yüksek bir maliyetle çalışıyor. Böylece halkın % 90’ı okuyamıyor; yoksullara okuma olanağı kalmıyor ülkemizde. Geniş kitlelere ulaşılamıyor.
- Sizi kurum olarak topyekün eleştireceğim. Okullarda, üniversitelerde eğitim adına cahilleştiriliyorsa insanlar olacağı budur. Evet, insanlar bugün çok kolay kitaba ulaşıyorlar. Bunu şundan söylüyorum; insanlar cahilleştirilirse yüksek kültüre gerek kalmaz. Anı yazar gibi her önüne gelen yazıyor, yazar oluyor. Ne edebiyat var ne bir şey. Hele bilim adına ne cahillikler sergileniyor, ne kitaplar yazılıyor. İnternet Blogları. Herkesin blogu var.
Ben her zaman kitaba çok değer verdim. Hala da öyle. Hatta bu ilgim çok daha fazla arttı bugün. Sizler yayıncı olarak insanların önüne bir yığın kötü yazarı çıkarıyorsanız; içlerindeki iyiyi nasıl seçeceksiniz. Kaliteyi satamazsanız, ürettiğiniz malın metalaşmasını sağlayamazsanız olmaz. Bu dergiyi birisi para verip almıyorsa, etkili de olamazsınız. Para veren okur, para vermeyen okumaz. Bu dergicilik, yayıncılık ilkesidir. O kaliteyi yirmi beş yıldır olmayan bir eğitim sistemiyle yapamazsınız. Böyle bir ülkede edebiyatı-sanatı geliştiremezsiniz. Hayatım boyunca feminizme karşı çıktım. Neden mi? Sosyalizmi sulandırdığı için. Bu kadın haklarına karşıyım demek değil. Bir toplumu kurtardığınızda kadını da kurtarmış olursunuz zaten. Bir şeyi edebiyata indirgemeyin yalnızca; onun altında yatan sorunlar edebiyat ve sanattan kaynaklanmıyor. Benim yayıncığı bırakmamın nedeni de budur.
Geçen yıl otuz yıllık arkadaşım Murat Belge, Radikal’de benim Verso’dan 1980 sonlarında yayınladığım Barrington Moore Jr.’ın “Diktatörlük ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri” isimli kitabı üzerine yazı yazdı. “Dünyayı anlamak için bu kitabı bassın birisi” diyor. Mutlaka basılmalı, tüm okullarda ders kitabı olarak okutulmalı diye. Oysa ki; bu kitap 1988’den beri satılıyor. Ben yayıncılığı bırakınca benim önerimle İmge Kitabevi bastı. Halen de yeni baskılarını yapıyor. Tam 20 yıldır hep piyasada. Çevirmenlerinden birisi de (Şirin Tekeli-Alaeddin Şenel) yakın arkadaşı, ayrıca çıktığında bu kitabı bizzat ben kendisine vermiştim. Unutmuş. Arkadaşım Murat’a doğrusu yakışmadı bu olay.
Ataol Behramoğlu da geçenlerde yazdı, Rus Düşünce Tarihi adlı kitabı. Bugünkü Türkiye’yi anlamak için bir başyapıt diye yazmış. Lütfedip yayınevini (Verso) bile yazmamış. Onun bugün okuduğu kitabı birileri, yani bizler 1989’da tam 20 yıl önce yayınlamışız. Bugünleri görmüşüz, ama bunun bu ülkede önemi yok. İşte Batı ile farkımız. Senin bugün hazır olarak kucağında Türkçesini bulduğun kitabı birileri seçerek çevirtmiş ve yayınlamış. Sana sadece kolayca okumak kalmış.
Aydınlara bu işler hep basit geldi. Bunu o yıllarda sıkça yaşayınca, olaylara bu kadar basit bakılınca; 90’ların ortasında yayıncılığı bıraktım. 1980-90’lara damgasını vuran dev bir yayınevini birkaç ayda tasfiye ettim. İnsanlar kitap alsın diye de anormal bir indirimle, maliyetinin bile onda birine kitapları piyasaya sürdüm. Neredeyse bedavaya depoları tasfiye ettim. Çok daha iyi bedel öneren pazarlama firmalarına satmadım. Bu sektörde herkes bilir. Yayınevi olarak Verso, bu ülkenin aydınlarına fazlaydı. Maalesef istemeden de olsa bu kararımdan asıl zararlı çıkan Türk insanı oldu. Bu hep içimde uktedir. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; o tarihlerde William H. McNeill’in Dünya Tarihi’ni; Althusser’i, Gramsci’yi, Marc Bloch’u, H.Pirenne’i, Edgar Moren’i, E.Hobsbawm’ın tüm temel kitaplarını, Bottomore’un kitaplarını... Daha onlarcasını, yüzlercesini bastım. Yayıncılığı bırakınca bunları karşılıksız olarak desteklediğim yayınevlerine önerip basılmalarını sağladım. Kısaca Verso olarak, bir devletin basması gereken kitapları bastım ben bir zamanlar.
- Ben de edebiyat yıllığı yayınladım geçen yıl. Elimde kaldı.
- Bence bu mücadeleyi, edebiyat içinde kalarak, derginin çerçevesinde edebiyatı kitlelere sevdirmek gibi amaçlarla yaparak başarılı olamazsınız. Sistemi sorgulamak lazım. Sanatsal eleştiri, toplumun ilerlemesini sağlar. Sanat toplumsal eleştiriye dönüşmediği sürece sanat olmaz. Tarihten bir örnek vereyim aklıma gelen; Velasquez buna örnektir. Bütün kraliyet ailesini çizmiş, resmetmiş; ama tiplerin hepsiyle alay ediyor, ince bir sosyal eleştiri var. Anlayana... Avusturya-Macaristan İmparatoru Metternich Beethoven’e “bana adımı taşıyan bir oratoryo yaz” demiş. Ama Beethoven yazmıyor. Karısı Matternich’e “Niçin yazmadığı için üzülüyorsun? ” diyor. Matternich ise karısı kraliçeye; Beethoven’i yüz yıl sonra herkes bilecek ama beni kimse anımsamayacak diyor.
Yani sanatın o eleştirel yanını, sistem eleştirisine çeviremezseniz olmaz. Asıl sorun edebiyatı değil sistemi eleştiren edebiyat eserlerini duyurmak olmalı. Küresel sermaye asıl sorunları göstermiyor çünkü, küçük sorunları öne çıkarıyor. Anayasa Mahkemesi başkanvekilinin dinlenmesini örtmek için Önder Sav’ı öne çıkarıyorlar. Görselliğin özelliği bu işte. Goebbels, “İnsanların önüne o kadar büyük bir balon koyacaksın ki; gerçeği içinde kaybettireceksin” der.
... (02.10.2008 18:31)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
İşte yargı cephesinden ekonominin gidişatı... Yargıtay tarihinde suç dosyaları ilk kez 1.5 milyona ulaştı... Ekonomik suçlar dörde katlandı... Elektrik hırsızlığı 100 bin, karşılıksız çek 50 bin, hırsızlık ve gasp 60-70 bin dosyayı buldu...
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, ekonomideki darboğazı dosyalarla ortaya koydu... İş yükü arttığı için 6 yeni daire oluşturulacağını söyleyen Gerçeker, 6. Ceza Dairesi'nin yükünün de başka dairelere aktarıldığını anlattı... 'Bu dosyalar 10 yılda erimez. On binlercesi zamanaşımına uğrayacak' dedi...
Gerçeker, traji-komik bir örnek de verdi... Kilitlenme noktasına geldik... 1.5 milyon dosyadan 600 bini incelenmeden sonraki yıla devredecek... Eskiden taraflar 'öncelik' dilekçesi verirdi... Şimdi 'önceliğin de öncesi' gibi talepler geliyor...
...
Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan Nurseli İdiz, Ntv'deki 'Haydi Gel Bizimle Ol' adlı programa konuk oldu... Gözaltı sürecinde yaşadıklarını da anlatan İdiz, 'Çok iyi muamele gördüm. Polisler artık eskisi gibi değil' diye konuştu... İdiz'in sözleri Pınar Kür'ü kızdırdı... Kür, 'Irzına geçmediler diye mi böyle konuşuyorsun? ' diyerek serzenişte bulundu...
...
İstanbul, dün ABD'yi harabeye çeviren kasırgaların benzerine sahne oldu... Saatte 70-80 km. hıza ulaşan şiddetli rüzgar çatıları uçurdu, ağaçları ve elektrik direklerini devirdi... Gemiler karaya oturdu, uçaklar rötarlı iniş yaptı... En acı olay Kuştepe'de yaşandı... Kopan cami minaresi, bir lokantanın üzerine düştü... 1 kişi öldü, 2 kişi yaralandı...
...
Müstehcen esprileriyle RTÜK'ü kızdıran Huysuz Virjin, prime-time yasağını deldi... RTÜK'le pazarlık yapan ATV yöneticileri, 'Banttan yayınlanırsa erken saatte ekrana gelebilir' izni aldı... Çalık Grubu'na ait kanalın 'müstehcenlik anlaşması' şaşırttı...
...
Gümrük Başkontrolörü Bayram Çolak, AKP'li Fırat'la mahkemelik oluyor... Çolak, TBMM'deki düelloda kendisine 'tosun' diyen Fırat'a tazminat davası açacak... Fırat, MENAS raporunu yazan Çolak'ı Başbakanlığa şikayet etmişti...
...
Bolu Valisi H. İbrahim Akpınar, 215 bin YTL'lik Audi Q7 makam aracı aldı... Vali, 'Çok mütevazi' dediği aracı, tasarruf için tercih ettiğini söyledi...
...
İsveç Prensesi Brigitte Ingeborg Alice, tatil için Bodrum'a geldi... Bodrum Belediye Başkanı Mazlum Ağan, Prenses onuruna kokteyl verdi...
...
Manisa'da evlendirme vaadiyle dolandırıcılık yapan şebeke çökertildi... 'Her yaşta kız buluruz' sloganıyla yola çıkan çete üyeleri, eş ve kızlarını gelin adayı olarak tanıtıp kurbanlardan para aldı...
...
İsviçre güzellik yarışmasında ilk kez bir Türk kızı finale çıktı... 20 yaşındaki Selver Yavuz, 16 finalist arasından İsviçre'nin en güzel kızı olabilmek için yarışacak...
...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, New York Borsası'nın açılış gongunu çaldı... Borsada seans öncesi bilgi alan Gül, yerel saatle 09.30'da gongun düğmesine basarak borsayı açtı...
... (27.09.2008 23:12)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
- Türkiye'nin bu coğrafyada kendisine has ve kendi dünya görüşü çerçevesinde bir politikası, anlayışı, stratejik bir vizyonu olması gerekiyor... Bu çerçevede de kendi ayakları üzerinde duran bir dış politika çizmesi ve bunu etrafına kabul ettirmesi gerekiyor...
- Bence de doğrusu bu... Fakat olmayan da gerçekten bu... Benim esasında temel fikrim; bir ülkenin her konuda dış politikası olması ve bu dış politikasının da herkes tarafından çok iyi bilinmesi ve bütün herkesin doktrine edilmesi lâzım... Bu sıradan bir vatandaş olabilir, oraya giden bir ticaret adamı olabilir, tabiî ki oradaki büyükelçilerimiz, dışişleri mensuplarımız olabilir... Her ülkenin bilinen bir dış politikası üniversite bazında, öğrenci bazında bilinmesi lâzım...
- Kafalarda -istisnalar bir yana- en ufak şüphe bırakmadan bakış açınızı belli etmeniz toplumun da buna az-çok vakıf olması ve buna göre hareket etmesi gerektiğini söylüyorsunuz...
- Tabi... Çok basit olarak, meselâ biz Kıbrıs'a giderken pasaportumuzda bu ülkeye giriş damgası olduğu zaman İtalyan Başkonsolosu bize vize vermiyordu... Biz de ondan sonra başladık pasaportumuza bir tâne kağıt iliştirmeye, o kağıda damgayı bastırıp yarın-öbür gün sıkıntı olmasın diye çözüm üretmeye... Diğer yandan buraya bir İtalyan iş adamı geliyor veya bir futbolcu geliyor ve biliyorsunuz ki kendi ülkesinin dış politikasını veya Kıbrıs politikasını biliyor... Halbuki bizim üniversite öğretim üyelerimiz çeşitli konularda Berlin veya Paris'te katıldığı konferanslarda Türkiye'nin görüşleri konusunda doktrine edilmediğini görüyorsunuz... Yani bilinmiyor, orada neyi savunacağını bilmiyor... Tabiî ki kendi fikirlerini savunuyor, ancak, bir ülkenin temsilcisi orada bulunurken, devletin politikalarını da bilmesi lâzım... Eğer ki varsa onları savunacağı bir ortam, onları da savunması lâzım...
- Halkın bütün kesimlerinin dış politikaya dair kafalarında bütünleşmiş bir fikir olması gerekiyor... Dışa karşı duruşunuzu gösteren tutarlı bir bütünlük... Zaten İtalya örneğini verdiniz, o tutarlı bakışı onlarda görüyorsunuz...
- Tabiî ki görüyorsunuz... Yani, örnek verecek olursak, Kıbrıs'daki bütünleşmeyi en çok destekleyen ülkelerden bir tanesi Belçika; fakat ayrılmanın eşiğinde... Ama şimdi Belçika'nın bir politikası var, kanun tasarısı sunuyor, diyor ki; 'Kıbrıs tekrar bir araya gelmelidir'. Bunu destekliyor... Bakıyorsunuz, Slovakya ile Çek Cumhuriyeti ayrılmış, ama Slovakya ne diyor; 'Kıbrıs'ta yeni bir çözüm sağlanmalı, birleşik Kıbrıs kurulmalıdır' diyebiliyor... Devlet politikası o kadar her kademeye yayılmış ki, bunu bir Belçika vatandaşı ile konuşsan veya bir akademisyenle de konuşsan bunu savunuyor...
... (22.09.2008 22:48)
(bakınız: çile, zaman, türk, büyü, dünya, cumhuriyet, gerçek, şimdi, vatan, türkiye)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
...
Derin bir çukur kazan avcılar, bu çukura düşen file sabahleyin biri gelip dayak atar, akşam diğeri gelip yemek verir... 40 günün sonunda da fil çukurdan çıkartılır ama bu sefer de kendisine yemek veren o avcının emrine muti olmuştur... Tuzak, çukura düşmekte değil, yemek verenin peşine takılmakta...
... (19.09.2008 22:43)
(bakınız: akıl, uzak, emek, akşam, yemek, düşmek, sabah, takı, ayak, kaza)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x |
|
 |
|
|
 |
SAHTELİKLER DÜNYASI
KADINDA:
Saç sahte,
Kaş sahte,
Kirpik sahte,
Burun sahte,
Diş sahte...
ERKEKTE:
Kılık sahte,
Bıyık sahte,
Sakal sahte,
Edâ sahte...
GIDADA:
Yağ sahte,
Bal sahte,
Yumurta sahte,
Et sahte...
KIYMETTE:
Para sahte,
Bilânço sahte,
Tedavül sahte,
İtibar sahte...
KÜLTÜRDE:
Dil sahte,
Tarih sahte,
Devrim sahte,
Kahraman sahte...
SANATTA
Şiir sahte,
Roman sahte,
Tiyatro sahte,
Münekkid sahte...
POLİTİKADA:
Vicdan sahte,
İman sahte,
İz'ân sahte,
İrfan sahte...
NİZAMDA:
Hürriyet sahte,
Adalet sahte,
Disiplin sahte,
Denge sahte...
TESİSTE:
Fabrika sahte,
Baraj sahte,
Santral sahte,
Tezgah sahte...
MEKTEPTE:
Kitap sahte,
İlim sahte,
Profesör sahte,
Diploma sahte...
BASINDA:
Muharrir sahte,
Havadis sahte,
Fikir sahte,
Yorum sahte...
MÜMİN GEÇİNENDE:
Vecd sahte,
Anlayış sahte,
Gayret sahte,
Fedakârlık sahte...
NFK (19.09.2008 22:27)
(bakınız: şiir, kadın, para, dünya, devrim, kitap, erkek, adalet, tarih, sanat)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
"REJİM" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|