Şiir Antoloji.comKitap ŞiirEtkinlikler Şarkı SözleriŞarkılar Antoloji.comResim Antoloji.comForum NedirÜyeler Antoloji.comGruplar Antoloji.com Mesajlarım
 
 
http://nedir.Antoloji.Com
Arayın :
                              sivas divriği çayören köyü nedir?
Yeni Terim Ekle

Nedir Ana Sayfası
Son 24 Saat
Yazdıklarım
  Kişiler
 Genel
 Yaşam
 Edebiyat
 Güncel
 Toplum
 Bilim
 Din
 Müzik
 Tarih
 Cinsel
 TV Dizileri
 Atasözleri
 Deyimler
 Filmler
Futbol Takımları
Köyler
SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ terimi
tarafından 12.10.2009 tarihinde eklendi
SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ sizce ne demek,
SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ size neyi çağrıştırıyor?
KENDİ GÖRÜŞÜNÜZÜ EKLEYİN
BayAntoloji Gez.. Offline
Antoloji Gezgini
0 person liked.
0 person did not like.
Çayören, Divriği

Çayören, Sivas ilinin Divriği ilçesine Danışment Bucağı üzerinden idari olarak bağlı bir dağ köyüdür.

Adı

Çayören Köyü'nün önceki adı Pütgedir ; ne anlama geldiği, kimler tarafından konulduğu bilinmiyor. 1970'den sonra adı devlet tarafından "Çayören" olarak değiştirilmiştir. Bu adın konulmasında herhalde köyün akarsuları esin kaynağı olmuştur. Köyün güney, kuzey ve doğusundan akan 3 deresi vardır, üçü de köyün hemen altında birleşir, oluşan büyük dere Divriği'ye kadar olan yolda başka derelerle, çaylarla birleşerek Divriği'de Fırat Nehri'nin kollarından biri olan ‘Çaltı Çayı’na karışır. Büyük olasılıkla, bu üç dere, bayanların -3 dala ayrılmış- saç örgülerine benzetilerek "Çayören" adı verilmiştir. O yıllarda köyün yaşlıları ‘Pütge’ adını kullanmakta ısrar etseler de, yeni nesiller 'Çayören' adını -köyün coğrafyasını tanımlayan en iyi ad olduğunu görerek- hemen benimsemişlerdir. Hatta, bir üniversite öğretim üyesi soyadını, mahkeme kararıyla 'Çayören' olarak değiştirmiştir.

Tarihi

Türkiye'de hemen her köy gibi, yazılı kaynaklar olmadığından, Çayören Köyü'nün de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından önceki tarihi hakkında kesin bir şey söylenemez. Köyde Cumhuriyet dönemine kadar okur-yazar sayısı- yok denecek kadar- azdır. Bilenler de Arap alfabesi ile yazılmış "Eski Türkçe" denilen yazıyı biliyorlardı. Bu nedenle, köyde Kuran okuyanların sayısı günümüze göre daha çoktu. 1930’lu yılların başında, askerde Latin alfabesi ile okuma yazma öğretilmiş ve çavuş yapılmış Çayören köylülerinden biri terhis olup köye geldiğinde, devlet tarafından Eğitmen olarak görevlendirilmiş ve 7-15 yaş grubundaki kız ve erkek çocuklara Latin Alfabesi ile okuma-yazma öğretmiştir. Çayören’e 1938’de bahçesi, iş alanı, kapalı oyun salonu, öğretmen lojmanı, kız ve erkek tuvaletleri olan taş ve kiremit kullanılarak büyük bir ilkokul yapılmıştır. Yine de, 1960’lı yıllara kadar okur-yazar oranı çok yüksek değildi. Sonuç olarak, köyün kuruluşu, kültürü, etnik kökeni gibi tanımlayıcı özelliklerinin yazıldığı kaynaklar yoktur. Çünkü, Cumhuriyet dönemine kadar toplumsal hatırlama yazı araçlarıyla olmamıştır. Oysa yazı, toplumsal belleğin oluşmasında, yeni nesillere aktarılmasında ve böylece bir hatırlatma ve geçmişle iletişim kurma aracıdır. Böyle bir geçmişin sonucu olarak, bugün Çayören köylüleri hatırlayamıyor, geçmişle bağları kesin kaynaklara dayanarak kuramıyorlar. Kurdukları bağlar-sözlü kültürün doğası gereği- daha çok dini bilgi ya da efsanelerle oluyor. Örneğin, değil Çayören Köyü'ne, Anadolu'nun herhangi bir yerine geldiğine dair hiçbir tarihi belge olmayan Ali'nin kılıcının Gatırlı dağının zirvesi Düşek'te, atının ayak izlerinin ise Alıbaba tepesindeki yassı bir taşta bulunduğu anlatılır:Yezitler Şah-ı Merdan Ali'nin peşinden gelmektedirler, bindiği at, Eyerli dağından Alıbaba'ya oradan da Düşek'e atlayarak Şah-ı Merdan'ı yezitlerden kurtarır. Eyerli ile Alıbaba arasında yaklaşık 2 Km, Alıbaba ile Düşek arasında ise yaklaşık 7-8 Km'lik mesafe vardır. Eyerli, Alıbaba ve Gatırlı dağları kutsaldır; ziyaret edilirek ve adaklar adanarak dileklerde bulunulur. Doğuştan Tanrı vergisi kutsallıkları olan ve bu nedenle de Alevi inancının en üst manevi makamlarını oluşturan Dedelik ve Babalık mevkiinde olanların kerametleri ile gösterdikleri mucizeler de bu türden hikayelerdir. Örneğin, 10 kişinin kaldıramadığı en az 2 ton ağırlığındaki selvi ağacının üzerine Dede oturunca ağaç sadece 2 kişi tarafından kolayca kaldırılır. Bu hikayelerde de görüldüğü gibi, gerçeğin yerini masal, haberin yerini hurafe ve tarihin yerini mitoloji almıştır. Bu türden bir hikayeyi dinleyenlerden birinin, bir an kararsızlığı/inanmamazlık hali, nakledecinin ve orada bulunan diğer dinleyicilerin kızgınlıklarına neden olur ve bu kızgınlık hali yüzlerine yansır; yüzleri kızarır, kuşkuyla karışık nefret duygularıyla bakarlar. Bu, sözlü kültürün biçimlendirdiği toplumsal belleğin yansımasıdır. Yaşanılan gerçek hayat ile efsanenin iç içe geçtiği bu tür anlatılar, tüm olumsuzluklarına karşın, Çayören köylülerinin inançlarına ait çok dikkat çekici ayrıntılar da nakletmektedirler. Hem Eyerli, hem de Gatırlı dağları köyün en yüksek dağlarıdır ve Ziyaret'tirler. Yüksek dağların kutsallığı Orta Asya göçebe boylarının dini olan Şamanlığın kalıntısıdır. Bu da Çayören köylülerinin dini inançlarında hem eski göçebe yaşamın inanç kalıntılarının, hem de İslam'ın Şii mezhebinden, özellikle de onun Batınilik yorumdan bazı öğelerin olduğunu gösterir. Sonuç olarak, Çayören Köyü'nün Cumhuriyet öncesi tarihi hakkında yazılı bir belgenin olup olmadığı bilinmiyor. Bu nedenle,köy halkının dili, dinsel-inançsal ritüelleri, kurban, ölüm, düğün, vb gelenekleri, kadın ve erkeğin toplumsal konumugibi bazı karakteristik özelliklerinden hareketle etnik kökeni, tarihi ve kültürü hakkında bazı öngörülerde bulunulabilinir. Bu özelliklere bakıldığında, Çayören köylülerinin, Orhun Abideleri'nden Bilge Kağan Anıtı'nda geçen "Türk Kara Kamag Budun: Türk Kara Kemik Budun"[1],Dede Korkut hikayelerinde sözü edilen "Karacık Çoban" veya "Karaca Çoban"[2] ile Moğol göçebe yaşantısını inceleyen eserlerde betimlenen "Unagan Boğol"[3], Haraçu Boğol; Bo’ol Nekun;Xaracu veya Xaracud [4] ile benzer bir tarihe ve kültüre sahip oldukları görülüyor.

Toplumsal Yapı

Köy topluluğu genelde anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek ailelerden meydana gelmiştir. Bazı ailelerde eğer hayatta iseler babanın annesi ve babası da vardır.Ev halkına küflet denir. Çocuklar hem babalarının annesine, hem de annelerinin annesine ebe yada ebügo, babalarının ve annelerinin babalarına ise dede derler. Ailede baba dominantdır, ama aileyi ilgilendiren konular evde herkesin katılımıyla tartışılır, bazan annenin görüşleri ağır basar. Ancak, hiçbir ailede anne tarafından ebe ve dede aynı evde oturamaz. Yani, küflet içinde annenin annesi ile babasına yer yoktur;onların yeri evli kızlarının evleri değil, oğullarının evleridir. Çocukların yetiştirilmesinde babanın annesi başat rol oynar; neyin iyi neyin kötü olduğunu, iyiye nasıl ulaşılacağını ve kötüden nasıl kaçınılacağını, kavgalı oldukları yakın düşmanlar ile yezit gibi uzak düşmanları -ebesinin kendisine öğrettiği usullerle- torunlarına öğretir. Bu nedenle, çocukların gözlerinde annelerinin annesinin değeri babalarının annesine göre ikinci derecededir. Ailelerde çocuk sayısı genelde 4-7 arasındadır, daha fazla çocuğu olan aileler de vardır. Ailelerden sülaleler oluşur ama "aşiret" yapılanması görülmez. Yani, bir sülaleyi oluşturan aileler arasındaki ilişkiler aşiret dayanışmasına göre oldukça zayıftır. Bu tür dayanışma bazı sülaleleri oluşturan ailleler arasında hiç görülmez, hatta bazılarında tam tersine düşmanlık izlenir. Genelde, aynı sülaleden olan ailelerin başka sülalelerden olanlarla daha sıkı dayanışma -yardımlaşma içinde oldukları görülür. Yani çoğu kez çıkar ilişkilerine dayanan ve bu nedenle de zamana göre değişen dostluklar aşiret yapısının temelini oluşturan kan bağı'dan önce gelir.

Köyde eğer karşılıklı rıza varsa evlenmek çok kolaydır, ancak boşanmak -zina gibi-çok ciddi bir suç yoksa imkansızdır. Hem boşanmalara hem de iki eşli evlikliklere ahlaksızlık olarak bakıldığından, bunlar çok nadir olarak meydana gelirler. Köyde günümzde iki eşli evlilik yoktur. Köyde akrabalar arasında , özellikle kardeş çocukları arasında evlilikler sık görülür ve köyde doğuştan zeka özürlü, görme ve yürüme engelliler ihmal edilemeyecek sayıdadırlar. Köyde küçükler büyüklerine karşı daima saygılıdırlar, onlarla konuşurken mutlaka adlarını söyledikten sonra bir akrabalık bağı kurarak, yani agbey, dayı, bacı, amca, hala, bibi, küvradiyerek konuşmaya başlarlar. Küçükler, kendilerinden yaşça büyük zeka veya bedensel özürlülere de aynı şekilde hitap ederler. Bu şekilde davranmayanlar kınanır. Bununla birlikte, köyde hemen herkesin lakapı vardır. Herhangi birisinden,kendisinin olmadığı bir yerde, söz ediliyorsa genelde lakabıyla anılır. Hatta, bazılarının lakabı adları olmuş, nüfustaki adları unutulmuştur. Bu nedenle yeni nesiller onlara, lakaplarının sonuna emi, dayı, hala, bibi, agbey, vb ekini koyarak hitap ederler.

Köyün bilinen tarihinde bir kez ensest meydana gelmiştir, olay 1940'lı yıllarda baba-kız arasında olmuştur, bu sülale tüm mallarını mülklerini bırakarak köyü terk etmiştir. Bugün sülalenin devam edip etmediği, ediyorsa nerede nasıl yaşadıkları bilinmemektedir. Köyde homoseksüellik hiçbir dönem olmamıştır.İbn Fadlan, İ.S. 921’de Oğuz Türkleri, Hazarlar, Başkirler,Bulgar Türkleri ve öteki Türk topulukları içinde yaklaşık 1 yıl süren seyahetinde yaptığı gözlemlerde homoseksüel ilişkilerin olmadığını belirtmiştir. "Homoseksüelliğe gelince; bu davranışın Arap ülkelerinde pek olağan olduğu bilinmektedir. İbn Fadlan, bunun 'Türkler arasında çok büyük günah sayıldığını' anlatıyor"[12].

Köyde "kan davası" yoktur, hiç bir dönem de olmamıştır. Köydeki kavgalarda hiçbir zaman ateşli silahlar veya orak, tırpan, satır gibi kesici aletler kullanılmamıştır, daha çok kürek sapları, taşlar ve değnekler kullanılır. Kavgalarda hafif yaralanmalar olabilir ama ağır yaralama ve ölüdürme olmamıştır. Bununla birlikte, yakın geçmişte kadınların da karıştığı bir kavgada atılan bir taşın kavga edenlerden birinin başına isabet etmesiyle bu kişinin İstanbu'da defalarca beyin amaliyatı geçirmesine rağmen çok geçmeden öldüğü ileri sürülmektedir.Bazı kavgalara kadınlar da karışır, kocasının döğüştüğü kişin saçını çeker, yüzünü tırmalarlar.

Köyde Alevi-Kızılbaş inaçları çok güçlüdür ama Alevi toplumunda "ocak" olarak nitelenen dinsel kastÇayören'de yoktur. Bununla birlikte, her sülalenin bağlı olduğu bir "Dede" vardır ama bunlar Divriği'nin başka köylerinde yaşarlar, gerektiği zamangetirilirler. Köyde devletin oluşturduğu idari hiyerarşinin dışında, ekonomik varlığa göre oluşmuş bir hiyerarşi daha vardır. Bir ailenin ekonomik varlığını tarlalarının sayısı, büyüklüğü ve verimi ile evdeki hayvan saysı belirler. En zengin evlerde 2 çift öküz, 2-3 inek, 30-50 arasında koyun ve keçi ile 1 katır veya at ve 1-2 eşek vardır. Bu evlerin külfetinin hepsi, özellikle ihtiyarları daha saygındırlar, herkes onlara gönüllü ırgat olmak ister, oğulları veya kızları ile evlenmek isteyen adaylar daha çoktur. Bu ailelerin görünmeyen bir otoritesi vadır; Onların destekledikleri adayın muhtarlık seçimini kazanma şansı daha yüksektir. İstedikleri kişiyi Sucubaşı seçtirirler. Sucubaşı, köyün tarlalarının sulanması dönemlerinde gerekli gördüklerine çok beklemeden ve daha uzun süre sulama zamanı verebilir. En yoksul aileler ezelden beri çok çocuklu ailelerdir, bunların tarlaları her nesilde yeniden paylaşıldığından küçülmüş, bu nedenle değersizleşmiştir. Gerekli yemi üretemedikleri için çok az hayvan besleyebilirler. Varlık ve güç farklılıklarına karşın Çayören köylüleri arasında 20-30 yıl öncesine kadar yine de görece bir eşitlik söz konusu idi. Herkes sabahları aynı çorbayı,aynı çökeleği,aynı tereyağını,aynı ekmeği,yaz-kış öğlenleri aynı aşı ve ayranı aynı tekniklerle elde ediyorlar ve aynı görgü kurallarıyla aynı sofralarda aynı ağaç kaşıklar ile yiyorlardı. Aynı işlerde, aynı elbiseler içinde ve aynı usulde çalışıyorlardı.İstanbul'a gittiklerinde hamallık, garsonluk, kapıcı, araba yıkayıcısı gibi aynı nitelikte ve hemen hemen aynı ücretlerin ödendiği işlerde çalışıyorlardı. Köye dönüşlerinde lokum, tahin helvası, reçel gibi köyde lüks olan gıda maddelerini alırlardı. Karıları,kızları Divirği'den aynı dükkanlardan alınan basmalardan elde diktikleri fistanları, tumanları, işlikleri giyiyorlardı. Daha önemlisi,kişilikleri aynı kültürel ortamda biçimleniyordu. İstanbul'a her kış gidip yazın gelenler, 2-3 yıl, hatta 5-10 yıl gibi uzun süre kalıp dönenler bile,büyük oranda Çayören'de edindikleri kültürel dokuyu koruyorlardı. Kısacası, Çayören Köyü'nün koşulları orada doğan herkese aynı yaşamı dayatıyordu,sınıfsal farklılaşmanın derinleşmesine izin vermiyordu. Orta Asya'da Oğuz göçebe kabilelerinin içinden geçen bir Ermeni yazar,büyük bir şaşkınlık içinde, "efendileri ile uşakları aynı yemeği yiyor" [15] derken, yerleşik tarım toplumlarına göre daha bir eşitlik içinde yaşayan göçbe kabilerler arasında da efendi ile uşağın,yani 'güç' ve 'varlık' farklılıklarının olduğunu ancak bozkır koşullarının her ikisine de aynı yaşamı dayattığını ifade etmiştir. Ancak,1970'li yıllardan itibaren, yani kentlere göçüp oralarda yerleşmeyle birlikte, eski yapı tamamen değişti: köyün en itibarlı ailelerinin çocukları en yoksul ailelerin çocuklarının sahip oldukları çorap atölyelerinde işçi olarak çalışmaya başladılar, en zenginlerin çocukları orta okulu bile bitiremezken yoksul ailelerin çocukları üniversite bitirip meslek sahibi oldular. Köyde sadece erkek çocukları değil, bazı ailelerin kızları da Doktor, Eczacı, Öğretmen, Hemşire gibi meslekler edinip özel veya resmi kurumlarda çalışmaya başladılar.Gerek erkeklerde gerekse kadınlardaki giyim tarzı tamamen Batı uygarlığının giysileri oldu, kadınlar saçlarını kaförlerde yaptırıp boyatıyorlar. Yeni nesil bayanların hepsi eskisi gibi ellerine kına yakmıyorlar, sadece tırnaklarını ojeliyorlar. Sonuçta, eski toplumsal statü ve kültür tamamen değişti;insanlar arasında, kardeşler arasında bile, hem maddi hem de eğitim bakımından büyük uçurumlar ortaya çktı. Eskiden köyde gündüz kapılar arkadan kitlenmezdi, arkadan kitlenen evlere gizli/kötü işler çevrildiği kuşkusuyla bakılırdı. İsteyen istediği eve kapıyı vurmadan fakat yüksek sesle Eyyy!! kim var kim yok?!, veya ev sahibinin ve/veya sahibesinin adını söyleyerek, örneğin," Tamey bibi, Leyli bacı nerdesiz ya! " veya " Garib abey evde misiiz? "gibi sorular sorar eğer " ooo kim o, burdeyük, yoharı gelin ! " cevabını alırsa veya sesten kim olduğu tanınmışsa adıyla yukarı çağrılınca eve girerdi. Köyün bütün evleri iki katlı taş binadır, alt kattaki ahşap kapıdan girilir taş merdivenle eve çıkılır, giriştesamanlıklar ve ahırlar vardır. Şimdi ise, köydeki evlerin çoğunda eski ahşap kapıların yerini demir kapılar almış ve hem en dıştaki avlu kapısı, hem de evin kapısı içerden kitleniyor; herkes birbirinin evine -tıpkı kentlerde olduğu gibi- kapıyı çalarak, ya da zile basarak ve eğer kapı açılırsa girebiliyor. Köydeki evlerde bile tıpkı kentlerdeki gibi zemini ve duvarları mermer veya fayans döşenmiş, tezgahları ve dolapları kentten getirilmiş mutfaklar, banyolar ve tuvaletler var,banyolarda Batı tarzı tuvalet olan 'klozet" var. Köyde artık 'log' ile loglanan toprak dam yok, tüm evlerin kiremitten veya saçtan çatısı var. Her evin çatısında güneş enerjisi'den sıcak su üreten sistemler var.

* Köyde Kadın ve Erkeğin Konumları

Çayören'de ezelden beri görece bir kadın-erkek eşitliği vardır. İki-üç yaşarından itibaren kız ve erkek çocuklar birarada büyüler; birlikte kuzu güderler, bazı oyunları birlikte oynarlar, ikişerli ya da üçerli gruplar halinde birlikte türkü söylerler, yaylaya gruplar halinde giderler, düğünlerde aynı halayda el ele, omuz omuza oynarlar. Bu, cinsel özgürlük düzeninin olduğu anlamına gelmez. Nitekim, tüm bu aktivitelerde zina olmaz. Ancak, cinsellik üzerine mülkiyet sınırlamalarının ve tabuların da sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu, Orta Asya’dan gelen bir gelenektir. İbn Fadlan İ.S. 921’de Oğuzlar için şunları söyler:" Kadınları, ne kendi erkeklerinin ne de yabancıların yanında ‘peçe’ kullanıyor. Zina bu insanlara çok yabancı. Ama birisinin zina işlediğini öğrenirlerse, onu iki parçaya ayırıyorlar. Bunu yapmak için günahkarı iki ağacın dallarına bağlıyorlar, sonra deviriyorlar ağaçları. O zaman adam ikiye bölünüyor.[16] Bazı işleri, örneğin evde yemek yapmak, dikiş dikmek, çocukların bakımı, dışarda tarhana yapmak, bulgur kaynatmak, bugur çekmek gibi işleri kadınlar yaparlar; ekin ekmek, tarla sürmek, tırpan vurmak gibi işleri erkeler yapar. Ekin dermek, keven almak, çaşur kırmak, odun etmek,düğen sürmek,sokgu döğmek, bina yapımı için taş taşımak, ekilecek ya da ekili tarlaları arklarla sulamak gibi işleri ise birklikte yaparlar.

Çayören köyü kadınlarının günlük yaşamlarına daha yakından bakınca; onların çocuk bakımı, yemek pişirme, tuluh yayma, elbiselerin yırtık yerlerine yama vurma gibi ev işlerinden başka, onlardan çok daha fazla çalışmayı ve kuvveti gerektiren; ekin ve ot derme, çaşur kırma, sogku dövme, tarla suvarma, burma bükme, odun etme, gerektiğinde çift sürme gibi bir sürü ağır işin de asıl çalışanları oldukları görülürdü. Evin odun ihtiyacını karşılamak için meşe, alıç, yabani armut, elma gibi sert bir ağacı tek başına baltayla dipten keser, parçalar ve sırtılarına vurup evlerine taşırlardı. Aynı şekilde, çok ağır ot,yonca, vb yüklerini de kilometrelerce uzaklıktan sırtlarında getirirlerdi. Ev inşası için gerekli taş blokları hayvanlarla birlikte kadınlar da sırtlarında taşırlardı. En çok çalışan, sırtında en ağır yükü taşıyabilen kadın en iyi, en değerli kadındı. Genç kadınlar ve gelinlik çağına gelmiş kızlar güzellikleri, güzel giyimleri, ölçülü davranışlarından daha çok çalışkanlıkları ve kuvvetleriyle prestij kazanırlardı. Bazı kadınlar o kadar kuvvetli olurdu ki, onların güçleri, güçlü kuvvetli genç erkeklerin kuvvetleriyle karşılaştırılırdı. Kısacası, Çayören’de zarafetin pek önemi yoktu, önemli olan üretime katkının büyüklüğüydü.

Karı-koca bir konuyu birlikte tartışırlar, kızlarının ya da oğullarının evliliklerinde ya da ev ile ilgili bir işte birlikte karar alırlar ve daha da önemlisi -genel olarak-kızlar evlenecekleri kişiyi kendileri seçerler. Tüm bunlara karşın, mal verilmez. Zaten kadının miras almaması gelenek haline gelmiştir, miras almak isteyen kadın atasına "asi" sayılır. Ayrıca, eskiden kadınlar bir erkek ile karşılaştıklarında kenara çekilir, yol verirlerdi; kadınların oturduğu bir yere bir erkek geldiği zaman oturan kadınlar ayağa kalkarlardı. Bugün artık yolda kenara çekilmiyorlar fakat erkeğin önünden kalkma geleneğini sürdürüyorlar. Heredot, Mısır'da benzer bir gelenekten söz eder: " Gençler yaşlı biriyle karşılaştıkları zaman kenara çeklir, yol verirlerdi;bir ihtiyar içeri girdiği zaman yerlerinden kalkarlar. "[17] Ayrıca, Abdal Musa, Kurban, Can-Gün Görme, Kazma Tıkgıltısı gibi kutsal ve toplumsal yemeklerde kadınlar erkeklerle aynı anda sofraya oturmuyorlar, erkekler yemeklerini yedikten sonra kadınlar gelip aynı sofralarda yemek yiyorlar. Kadınların ortak sofralara oturup oturmamaları eski Yunan uygarlığının da en çok tartışılan konularından biridir. Örneğin, Sparta’da kadınlar dinsel törenlerde veya bayram şölenlerinde kurulan ortak sofralarda erkeklerle birlikte yemek yerken, Atina’da erkeklerle aynı sofraya oturamazlar. Platon'un, “Yasalar” adlı kitabında tasarladığı "anayasa"da kadınların -tıpkı Sparta'da olduğu gibi- erkeklerle ortak sofralarda yemek yemelerini önermesine Aristoteles şiddetle karşı çıkar:" ..ondan başka hiç kimse, çocukların ve kadınların ortaklaşa olması ya da kadınların ortak sofralarda yemek yemesi gibi yenilikler getirmeyi düşünmemiştir bile.. "

Kadın kocası ile yolda yürürken yan yana veya erkeğin önünde değil, en az bir adım arkasından yürür. El ele, kol kola, hatta temas etmeden yan yana yürümek bile çok büyük ayıptır, törelere saygısızlıktır. Bu durum gelinlik çağına gelmiş kızlar için de geçerlidir; Babalarının, amcalarının, ağbeylerinin yanında ya da önünde yürüyemezler, arkadan gelmek zorundadırlar. Köyde bir kez gerçekleşmiş olan ensest olayında ilk kuşku çeken şey baba–kızın tarlaya giderken kızın ata binmesi, babanın da atın yularını çekmesi olmuştur. Bunu ilk gören köyün paparaziliğini yapan kişidir, çevresine bugüne kadar böyle bir şey görülmediğini ve bu işin altında pis bir iş olduğundan kuşkulandığını söylemiştir ve çok geçmeden olay ortaya çıkmıştır.

=Kültür=

Dil

Halkının anadili Türkçe'dir,İstanbul lehçesinden bazı farklılıkları vardır.Örneğin, İstanbul lehçesinde kalın sessiz harfle ince sessiz harfin birlikte kullanıldığı bazı kelimelerde sessizlerin ikisi de ya kalın veya ince sessiz olur. Örneğin, ateş: ataş, elma:alma, beraber: barabar, düşman:duşman, biçare: beçere, Gülay:Güley,taze: teze, Ahir-i:Ahırı, Lastik;Lestik , sahip: sahap, sanki; sankı olarak söylenir. Fakat bazı kelimelerde de bunun tam tersi görülür. Örneğin, İstanbul lehçesindeki Tamay;Tamey, Canay;Caney, kolay; goley şeklinde söylenir. İstanbul lehçesinde harfi ile başlayan kelimelerin çoğu ile başlatılır; koç:goç, karga:garga, kar:gar, kara:gara, kemik:gemük, kiler; gilar, katır:gatır, kazma: gazma, kurt; gurt,vb. ile başlayan bazı kelimeler, ile başlatılır. Örneğin, soba: zoba, sopa: zopa,vb. Buna karşın, çapa, yama, boru, kömür,kürek,vb birçok sözcük hiçbir değişikliğe uğratılmadan söylenir. Köyün dilindeyerine çoğu kez, bazan da kullanılır. Örneğin, düğen; dügen, yediğimiz; yedügümüz, öğlen;öylen, şeklinde söylenir. Bazı kelimelerde ile kaynamış gibidir, örneğin, 'soku', 'soku' şeklinde söylenir; bazı kelimelerde de ile kaynamış gibidir. Örneğin uşak:uşag; ok: ohg şeklinde söylenir. Bazı sözcüklerin başına eklenir, Örneğin rahmet; ırahmat,rahvan; ırafan,rakı; ırakgı, lazım; ilazım, vb. "Türkler , 'r' ve 'l' harflerinin başına bir sesli getirerek söylüyorlar, i-recep,ı-rıza, i-lazım örneklerini biliyoruz”. Bazı kelimlerde harfler yer değiştirir: ömrü; örmü, ekşi; eşki,vb. Bazı kelimelerde ise bazı harfler atılır, yerlerine başka harfler kullanılır. Örneğin, Bismillah; Mismillah, külfet; küflet, çene; çeye, alnı; annı; anlının şakı; annının çatı, naylon; laylon,nöbet:löbet kirpi; dirpi, pişirmek; büşürmek, pınar; puar, musahip; miseyip, sulamak: suvarmak, eldiven; elduvan, vb. Bunlar gibi başka farklılıklar da vardır, örneğin İstanbul lehçesindeki eki yerine eki kullanılır; geli-yorum;geli-yim, gidi-yorum;gedi-yim, sevi-yorum;sevi-yüm, çalışı-yorum;çalışı-yım şeklinde söylenir. Çayören'de erkek hayvanı niteleyen zamire eklenen -sak/sek eki dişi hayvanlardaki cinsel isteği belirtir. Örneğin, Teke-sek: keçinin teke ile, buga-sak ineğin boğa ile, gos-sak,koyunun koç ile, aygır-sak kısrağın aygır ile çiftleşmek istediğini belirtir. Buna karşın cinsel kızışma halindeki dişi eşeğe dalap denir.

Çayören'de Günlük Yaşamda Kullanılan Bazı Sözcükler:

Ağıl:Yaylada taş, çamur, çalı çırpı kullanılarak derme çatma yapılan tek gözlü ev. Agırlıgh: Toprağın 1–2 M derinindeki su kaynağının çevresinde oluşturduğu bataklık. Ahbun: Hayvan gübresi.Al: Kırmızı. Alaçuh:Bahçede-bostanda tahta parçaları, çalı çırpı kullanılarak yapılan barınak. Alaf: Hayvanların kışın yemeleri için stoklanmış saman, yonca, çayır otu, çaşur, keven, vb yemlerin tümü. Anuh :Kekik. Arholuç: Kadınlar sırtlarında ot, kes, odun gibi hem ağır hem de yaralayıcı ağır yükler taşırlar. Belleri ile yük arasına kalın bir paçavra korlar, buna arholuç denir. Arus: Ekin ekilmeyen veya ekin ekilmesine uygun olmayan yer. Aruh dadı: Güneşte uzun süre kalan yiyeceklerdeki bozulmuş tat. Arvencin: Deriden yapılmış kırmızı renkli torba; kuzu veya gıdık kesildiği zaman derileri bütün olarak çıkarılır, bir teşt içinde su, kül, kızılkavak ağacının kabuğu ve naneden yapılmış bir karışım içine batırılarak üzerine taşlar konur ve günlerce bekletilir. Çıkarıldıktan sonra yıkanır ve kurutulur. İçine su konularak sızdırıp sızdırmadığına bakılır. Uzun mesafelerde içine süt, yoğurt ve ayran konularak taşınır. Arvencine eşür de denilir. Ayakgıltı: Ayakucu. Belleme: Keçeden yapılmış çultar. Barhaç: Bakırdan yapılmış, saplı, içi kalaylı su, süt, ayran, yoğurt taşımaya yarayan kap. Ber: Yaylada koyunların sırayla sağıldığı yer; sağılan koyunu sağılmayanlardan ayırabilmek için koyunlar yüksekliği 1,5–2 M, aralarında 3–4 M mesafe olan taşlarla rasgele örülmüş iki duvarın arasına sırayla alınır, sağılır ve ayrı bir yerde toplanırlar. Berci: Koyunları sağan kadın. Berete: Hayvan ölüsü, leş. Berge: Kayısı. Bisou: Havadaki nenim gece donarak ağaç dallarında kar-buz görünümü alması; ağaçlar çiçek açmış gibi görünürler, yerler cam gibi parlar. Kışın çok soğuk gecelerde meydana gelir. Bıldık:Patates.Bıldır:Geçen yıl.Bibi:Hala.Burma: Bükülmüş çayır otu. Busunmak:Sığınmak.Buymak:Çok üşümek, donmak. Bügelek: Bir cins yaban arısı, özellikle kara sığırlara tebelleş olur. Bügelek tutmuş hayvanlar kendilerini taştan kayadan atarak ölebilir veya sakatlanabilirler. Cılgı: Bir insanın yürüyebileceği kadar dar yol, patika. Cortlan: derenin deri yeri, derinliği olan bataklık. Çağa: Bebek, küçük çocuk. Çagıldagh: Koyun ve keçilerin kuyruk veya karın bölgelerindeki yünlerine yapışıp kuruyan kendi dışkıları. Çat: Dağların en sarp yamaçları. Çağşamış: gevşemiş,laçkalaşmış. Çağşak: Süreki heyelan olan yer. Çebiş: Bir yaşındaki dişi keçi. Çelemcük: Hardal bitkisi.Çıngı:Kıvılcım.Cırlamak: İşemek. Çigit: Kayısı çekirdeğinin içi, tohumu.Çimmek: Yıkanmak.Çir: Kayısı, elma, armut, erik kurusu.Çire Gah da denir: Çolugh: Büyükbaş hayvanları kuruna bağlamak için kullanılan, ince ağaç dalları U şeklinde bükülerek yapılmış araç. Çunmak: Başkasına imrenmek. Çüt: Çift. Çultar: Atın sırtına örtülen çul parçası. Dadanmak: Bir yere davet edilmeden ve sürekli giderek bıktırmak. Dapınma: Oturduğu yerde sürekli uyuyup-uyanma hali. Dekmük: Tekme. Dehre: Uç tarafı sivri ve içe bükülmüş satır. Dıhmagh:Tıkış tıkış doldurmak,. Dıgaskan: Yenidoğum yapmış kadın. Divana: Aptal, Zekâ özürlü. Dodarmah: Dudaklarını bükerek ağmaya hazır hale gelmek. Düge: Bir yaşından büyük henüz yavrulamamış dişi öküz, inek olabilmesi için yavrulaması gerekir. Doğnuk: Bir ucu diğerine göre biraz daha uzunca ve meşe veya alıç gibi sert aşa ağaçtan yapılmış iki parmak kalınlığında 15–20 cm uzunluğunda özel bir alet. Kısa ucuna bir kertik açılarak kolan, örken veya kendir bağlanır; yük taşımacılığında kullanılır. Duvah: Ekmek pişirirken üzerinde hamur açılan dikdörtgen şeklinde, yerden yüksekliği 25–30 cm olan bir masa. Ebe: Babaanne ve anneanne. Ebügo: EbeEke: Deneyimli, bilmiş, ükela. Egiş: Ekmek pişirirken hamuru kesmeye yarayan küçük sapı olan yekpare metalden yapılmış üçgen şeklinde ve el büyüklüğünde bir alet. Ekdi: Görgüsüz. Ergimat: İki veya üç çatalı olan meşe, alıç, yabani armut ağacı gibi dayanıklı ağaç dallarından yapılmış harmanda kullanılan bir alet. Essik: Aynı seviyede görünen iki yer arasındaki doğal çöküntü. Eşür: Oğlak derisinden yapılan ve içine ayran konulan tulum, arvencin de delir.Eten:Yavru doğduktan sonra ardından eş düşer, buna eten denir. Eten genellikle toprağa gömülür, ya da derelerde suya verilir. Evlek: Çiftçi öküzlerle çift sürerken, kendisinin belirlediği bir zaman aralığında süreceği yeri bir hat ile ayırır, buna evlek denir. Eyenk: Karasaba'nın toprağı yaran kısmı. Eydemürü: Karasabının toprağı yaran kısmınına, yani eyenk'e, geçirilen ucu sivri özel demir. Farıma: Herhangi bir şey için eskiden duyulan heyecanın/isteğin artık duyulmaması hali. Fısındırıgh: Değirmende suyun çarka bağlandığı koridor. Fışgı: At, eşek ve katır gübresi. Gakguç: Bir ucu sivriltilmiş küçük sopa parçası, toprağı eşmekte kullanılır. Gamuldur: Düğeni boyunduruktaki halkaya bağlayan bir ucu düğene, diğer ucu boyunduruktaki halkaya bağlı özel yapılmış bir ağaç.Galata:Orospu. Garıh: Bostanda hıyar ve kabak ekimi için toprakta açılan geniş ve yayvan kanallar. Gasplagh: Tahta parçaları, sopalar, uzun odunlar kullanılarak yapılan bahçe-bostan kapısı. Gatıh: Yoğurt. Gatma: Kısa kalın ip. Gavar: Tarlayı sularken ana kanalın değişik yerlerinden açılan kanalcıklar. Gavuşmah: Yetişmek, ulaşmak. Gazel: Dalda iken sararmış yaprak. Gelmacı:Yenge.Gıcınmak: Bayır bir yede poposunun üstünde kaymak. Gıç: Bacak. Gıdık: Bir yaşından küçük keçi yavrusu. Gırgı:Atmaca. Gırmıt: Dağların kovuklarında yetişen yabani bir meyve, temizliği simgeler: gırmıt gibi olmuş denilince o şeyin çok temiz olduğu ifade edilir. Gırnı: Kene. Gıvışlanmak: Kıpraşmak. Gilar: Kiler. Goduk: Uruplagı'nın 1/4'ü. Godur godur etmek: Mırıl mırıl konuşmak. Gunduk: Yumruk. Gol: Küçük bir dereceğin aktığı yayvan ve dar vadi. Goya: Güya.Göbek: Mantar. Gög: Sebze ve meyvelerin henüz olgunlaşmamış, yeşil hali. Göze: Suyu çok az olan pınar. Guzlama: Koyun, keçi ve ineğin yavrulaması.Gunnama: At, eşek, köpek ve kedinin yavrulaması.Güccük: Uruplagı'nın yarısı. Gümanlı: Gebe kadın.Hag: Sebze ve meyvelerin henüz olgunlaşmamış,yeşil hali. Hal: Kar küremek için tahtadan yapılmış alet. Haloun Yeritme:İmdat çağırısı, daha çok Çayören'in komşu köylerle otlak-mera yüzünden çıkan kavgalarında veya köydeki yangınlarda 'haloun' yürütülürdü Harh: Su kanalı. Harar: Kıl ve yünden dokunmuş büyük çuval Hatıl: İki taş üzerine örülen bir duvar yaklaşık 2 M yükselince duvarın her iki kıyısından boydan boya yassılaştırılmış 15–20 cm eninde ağaçlar uzatılır ve bunlar merdiven misali kısa ağaçlar çakılarak birbirlerine bağıtlanır, buna hatıl denir. Duvar hatıl üzerine örülmeye devam eder, 2 M sonra yine bir hatıl atılır. Hatılsız taş duvar hemen yıkılır. Havuk: Çok kurumuş ot.Havzul: Baharın ilk haftalarındaki yeni yapraklanan ağaç dalları. Haylamak: Hayvanın arkasına vurarak yürütmek. Haznouç: Mastanın diğer ucundaki üçgen çeklinde küçük metal kürek, sabana yapışan toprağı sıyırmaya yarar. Heşlenmiş: Bozulmuş, eski özelliklerini kaybetmiş. Hezer bezer kalmak: Çaresiz kalmak, bıkmak, yılmak. Hındık: Sümük. Hırçık: İşe yaramaz, çok eski giysi, kumaş parçası. Hırık: Arkası yırtılmış, kopmuş, eskimiş lastik ayakkabı. Hürülük: Kızıl Şahin. Hon: Ekin deren kişinin hiç ara vermeden dereceği alanı göz kararı belirlemesidir; bu alanın sınırları tarla içindeki bir kaya, bir ağaç, bir çalı yığını gibi görünen objelerle belirlenir. Honcu: Ekin derenlere honcu denir. Hozan: Derilmiş ekin tarlası. Ihdıza: İhtiyaç. Ihı: İşte. İkrah etmek: Nefret etmek. İrebet: Rağbet, prestij. İssi: Sıcak, rutubetli, kapalı ve bunaltıcı hava. Günyagguldu: Şafak vakti. İşevüne gelmek: Yazın koyunların sağılması için köye getirilmesi. İşmar: Göz kırpmak, işaret etmek. Ka!: Ya! Anlamında bir ünlem; kadınlar kullanır. Kakuç: Çekiç. Karış vermek: Beddua etmek. Kefleme: Tehdit etme. Kehan etmek: Bostanda yetişen yaban otlarının ayıklanması. Kepenek: Kelebek. Kes: Dikenli otların tümü. Kesmük: Harmanda buğday samandan ayrılırken harman makinesinin özel bölümünde toplanan tam ezilmemiş başaklar ile kum ve küçük çakıl taşlarından oluşan karışım, tavuk yemi olarak kullanılır. Keşgür: Tahtadan yapılmış, iki kişi tarafından taş, gübre,vb taşımak için kullanılan araç.Keyveni: Evde yemekleri pişiren ve düzeni sağlayan kadın.Kıya: Konuşma anında kadınların kullandığı 'arkadaş' anlamında bir ünlem. Kom: Ahırda koyunların konulduğu bölüm. Kopmak: koşmak. Kopuç: Sokgu döğmeye yarayan ağaçtan yapılmış başı ve sapı olan, 2-3 Kg ağılığında harfi şeklindeki alet.Korut: Bir yaşındaki erkek keçi. Korzoul: Karasabanın okunu boyunduruğa bağlayan 10-15 cm uzunluğunda, 4-5 cm eninde ağaçtan yapılma yassı çivi. Kos: Gece yatmadan önce evin en dıştaki kapısının arkasına dayanan büyük kalas, kilit görevi görür. Kosou:Yanarken söndürülmüş odun.Koskuz: Köstebek. Kulunk: 5 Kg ağırlığındaki çekiç. Kurt: Kürt. Kurun: Hayvanların yemelerinin konulduğu tahtadan yapılmış, hayvanın ulaşabileceği kadar derinlikte olan kanal.Külbe: Küçük kazma. Küflet: Ev halkı, külfet. Kürelemek: Silip süpürmek. Küreniyinen: Topuyla, tümüyle. (Moğollar geçici olarak konakladıkları yere bugünkü Türkçe'ye kamp olarak çevrilen "küriyen" derlerdi.[18] Kürümek: Küremek. Küren Küren: Fazla fazla. Leyvaz: Fasulye. Log: Yaklaşık 1.5 metre boyunda, 40-50 Kg ağırlığında sert taştan yapılmış yekpare silindir. Toprak damların üzerinde durur, yağmur yağdığında damın tüm yüzeyinde yuvarlanarak toprağı sıkıştırır, evin tavanından içeriye su sızmaz. Logdurağacı: Log'un iki yanındaki deliklere takılarak çekildiğinde hareketini sağlayan ağaçtan yapılma alet. Mag: İstiflenmiş odun yığını. Malamga:Düğen ile sürülen ve henüz makinede işleme tabi tutulacak aşamasına gelememişsap. Martaval: Bire bin katarak anlatmak, yalan. Masta:Öküzlerin haylanmasını sağlayan, bir ucunda 0.5-1 cm uzunluğunda sivri bir çivi, diğer ucunda da haznouç denilen üçgen şeklinde küçük bir metal olan 2-3 metre uzunluğunda genellikle iğde ağacının dallarından yapılmış sırık. Mayıs: Sığırların taze dışkısı, eskidiğinde ahbun olur. Mendek: Palanlı ya da semerli hayvana yüklenen yükün bir tarafı. Mıgal: Hayvanların sütünden elde edilen tüm ürünler,ağartı da denir. Miseyip: Kanbağı olmayan kardeş, Anda. Modur: Mastanın ucuna çakılan ince ve bir ucu köreltilmiş metal çivi; öküzlerin baldırına dürtülünce canı yanan öküz daha hızlı yürür. Narpuz: Nane. Nınıg: Dudakları açmadan ve kendi duyacağı kadar bir sesle bir türkünün melodisini mırıldanmak. Ohg: Yeni inşa edilen evin damı yapılırken, her odanın karşılıklı iki duvarının üstüne, bir ucu bir duvarda, diğer ucu da diğer duvarda olacak şekilde uzun ve kalın bir selvi veya ardıç ağacı uzatılır, buna ‘oh’denir. Diğer karşılıklı iki duvarda bu ok’a daha ince ve daha kısa kalaslar uzatılır, bunlara da ‘tersik’denir. Tersiklerin üzerine mertekler, merteklerin üzerine ince ve yapraklı ağaç dalları, çalılar yerleştirilir ve bunların üzerinde de tonlarca çamur dökülür, sıvanır ve loğlanır; bu işleme Püsürük denir. Ohumag:Düğün, Kurban, vb gibi hayırlı ya da kutsal bir etkinliğe davet etmek, çağrı. Omaca: Et pişirirken gelen misafire ikram edilen kemikli et parçası. Omaç: Çayören’de yapılan erişte; sonbaharda yapılır, kışın çorbası ya da aşı yapılır. Oynaş: Evli erkeğin veya kadının sevgilisi. Pagaç: Değirmende yapılan bir çeşit kurabiye. Payalanmak: Gururlanmak, tafra. Per: Su değirmeninde taşın dönmesini sağlayan su gücü ile çalışan çark. Pılışga: Beleş. Pingal: Tavukları kandırmak için kümeste içi saman dolu bir sepetin içine bırakılan bir adet yumurta. Tavuk o yumurtanın üzerine yumurtlar. Pırnat: 3-4 ot destesinden bir pırnat oluşur. Pir: Yaprak. Pirpirim: Semizotu. Sabanohu:Karasaban'ın sapı. Sagsı: Ateş küreği. Samı: Öküzleri çifte ya da düğene koşarken boyunduruk denilen ağaça bağlayan meşe ağacından yapılmış, yay şeklinde, 30–40 cm boyunda alet. Sambağı: Öküzün boynunu iki taraftan saran iki 'samı'yı bağlamada kullanılan 25–30 cm uzunluğunda keçi kılından elde örülmüş serçe parmağı kalınlığında ip. Sası Çalma: Yiyeceklerdeki metalik tat. Seyip: Yularsız hayvan. Daha çok dengesiz, herkese karşı saygısız davranışlarda bulunan bir kimse için söylenir. Soharıç: Bir tür sos’dur; tereyeğında soğan kavrularak pişmiş yemeğin üzerine dökülür, bazen soğanla birlikte kavurma ve anuhg da kavrulur. Sakgandurugh: Evli kadınların başlarına giydikleri Fes adı verilen başlığı başa sabitlemek için çeneden gırtlağa geçirilen lastik bağ. Salahana: Sokaklarda dolaşan sahipsiz köpek; bu sözcük tembel ve işsiz insanlar için kullanılır. Sorhanmak: Bir istem karşısındaki hoşnutsuzluğun yüze yansıması hali; kaşlar çatılır, surat asılır. Şeher uşağı: Görmemiş, Her şeyden yoksun. Şekil: Ağaçların diplerine düşen sararmış yaprakların kurumuş hali;süpürülüp hayvanların yemine katılır. Seyip: Yularsız hayvan. Daha çok dengesiz , herkese karşı saygısız davranışlarda bulunan bir kimse için söylenir. Şişek: Bir yıllık ve henüz yavrulamamış koyun. Şibelmek: Şımarmak. Süyük: Damların saçağı. Şoruk: Ağızdan akan salya. Tar: Tavukların pineklediği sırık. Tasgır: Her şeyden yoksun. Tay durmak: Hayvana yük yüklerken dengesizliği giderene kadar ağır tarafı kaldıran kişi tay durmuş olur. Tebelleş olmak: Sürekli rahatsız etmek, bela olmak Telbüs: tarlanın suvardıktan ya da yağmurdan birkaç gün sonra çamur halinin giderek sürülecek kıvama gelmesi. Tersik: Duvardan oh’a uzatılan kalaslar. Tetik: Kepçe, çömçe. Tezek:Sığırların taze dışkıları küreklerle çamur şeklinde karılır, küçük toplar halinde taş duvarlara yapıştırılır ve üsten elle ile hafif hafif vurularak yayılır, kuruduğunda tezek olmuştur,kışın odun yerine yakılır. Tıgıç: Çok büyük kazanlarda yapılan bulgur pilavını ve tarhanayı karıştırtmakta kullanılan 1-2 M boyunda, harman yabasına benzeyen alet. Tarlayı suvarırken,suyun istenieln yere gitmesi için küçük kanal açmaya yarayan 4-5 M boyundaki ince sırık da tığıç olarak adlandırılır. Toh: Eyengi saban okuna bağlayan 2-3 cm eninde bir tarafı düz demir halka. Tomuz: Temmuz. Tum:İki tarla arasında 50–60 cm enindeki sınır hattı, ekilmez, otları derilir. Upba: Bilmiş, ukala. Ubba ubba konuşmak: Ukalalık etmek. Urupla: 12-15 Kg tahıl alan, içi boşaltılmış gazyağı tenekesidir. Urupla yerine çoğu kez sadece Teneke sözcüğü kullanılır. Uşah:Çocuk. Uvarmak: Onarmak Üznük: Çalışa çalışa takatten düşmüş, sakatlanmış hayvan. Vıjjık :Karasaban'da kullanılan çok küçük ağaçtan vida.Ümürze: Miseyiplerin her biri, diğerinin eşinin ümürzesi olur.Yancuh: Köyde kadınlar yünden ve keçi kılından ip üretirler, bunu iğ denilen başı ve sapı ahşap olan bir alet ile yaparlar.İğin 10-15 Cm uzunluğunda ve yuvarlak olan sapını baldırlarında yuvarlayarak yaparlar. Elbise iğin hareketini engeller ve baldırı tahriş eder. İğin sapının daha kolay dönmesi ve baldırı tahriş etmemesi için kadınlar elbiselerinin üstünden baldırlarına yaklaşık 30 x 30 Cm boyutlarında bir deri parçası bağlarlar, işte buna yancugh denir. Yarlıh: Üstünde alaf doğranan, 40–50 cm boyunda, 25–30 cm çapında meşe, alıç, ahlat gibi sert ağaçtan yapılmış silindir şeklinde kütük. Yahgulug: Şafak vakti, aydınlık. Yaylım: Hayvanların yayıldıkları alan, meralar. Yeylik: Hafif.Yeyilmek: Caka satmak, gösteriş yapmak. Basit hareketlerde bulunanlar için söylenir.Zomp: Balyoz.

* Atasözleri:

> ›Eline, diline, beline sahap ol!: Hırsızlık yapma, dedikodu yapma, zina yapma.
> ›Ne kimseyi kına, ne kimseye çun!: Bir kimseyi yaptığı işten dolayı ayıplama, senin de başına gelebilir. Bir kimsenin konumunaimrenme, kendi haline şükret'
> ›Tilkiyi sağmaya götürmüşler, yüzüne bakmışlar. Bakımsız, güçsüz ve becereksiz kadın veya erkeği tanımlar.
> ›Gurt ulusundan gördügünü işler. Hoşa gitmeyen şeyler yapan çocuklar için söylenir; büyüklerinden öğrendiği vurgulanır.
> ›Yıhılın dağlar, Cello hacat guruyu: Elinden iş çıkmayan, beceriksiz erkekler için söylenir.
> ›Kötünün orağı gece keser: Herkesin çalıştığı zaman çalışmayan, herkesin yemek yiyeceği ya da dinleneceği zaman çalışmaya gayret eden beceriksiz kadınlar için söylenir.
> ›Düşkün kaldıran: Perişan, yoksul insanlara yardım eden kimse.
> ›Ali evlenmiş, Güllü gelin olmuş: Bir olay olup bittikten sonra öğrenildiğinde söylenir.
> ›Aggulsuz baş elinden sefil daban ne çeker: Hayatta aklını kullanamadığı için çok çalıştığı halde perişan olan insanı tanımlar, divana yerine de kullanılır.
> ›Görmeye gelince direm direm, yemeye gelince küren küren: Evin büyükleri çalışmayı sevmeyen ama çok yemek yiyen çocukları için böyle söylerler.
> ›Gendi başını bağlayamayan gelin başı bağlamaya gider: Beceriksiz, kendine bakmayan kadınların bu konularda başkalarına akıl vermesini vurgular,o kadını basit görmedir.
> ›Değirmen gitmiş, şakkıldağını arıyı:Asıl kayıplarını fark edememiş, daha küçük çıkarlarını kaybettiğine üzülen kimseyi ifade eder.
> › Geldin mi yikini yikini, aldın mı s..i mi ! Bir işi başaracağını sanan birinin başarısız olmasına rakiplerinin sevinmesini ifade eder.
> ›Tat mısın, Murtat mısın!!! :Kötü-çirkin bir davranışta bulunanlar için kullanılır; yabanıl, yoz anlamındadır. En ağır hakarettir. Tat sözcüğünün kaynağı kesin olarak İran, ancak anlamı açık değil; kültürü mü, etnik kökeni mi yoksa bir dinin mensuplarını mı tanımlamıştır, belirsiz. Orta Asya Türk-Moğol tarihi konusunda otorite kabul edilen Vasili Viladimiroviç Barthold, bu konuda şunları söylemiştir: “Tat” kelimesinin kökeninin ne olduğunda soru işareti vardır. Bu kelime Etnografik bir isim olarak şimdi yalnız Kafkasya’da kullanılmakta, orada İran-Türk dillerinden meydana gelmiş bir dille konuşan Yahudilere veriliyor. Tat kelimesi Orta Asya’da Türkmenler’de de kullanılıyor. Onlar bu kelimeyi yerleşik medeni hayat yaşayanlar için , bu arada Hiveliler için kullanıyorlar.” Doğan Avcıoğlu da bu konuda şunları kaydetmiştir: "Türkistan'da göçebe Türkler, ister İranlı, ister Türk olsun, ister Türkçe, ister Acemce konuşsun, bütün “oturak” halka “Sart” adını verirler. Sart, ilkin tüccar anlamına gelirken, yerleşik'in genel adı olur. Göçebe Türklerin bir aşağı görme deyimi olarak kullandıkları “Sart” sözcüğü, “Sarı it – Sarı köpek” biçiminde açıklanır. Tacik ve “Tat” deyimleri de aynı anlamı kazanır. İslam Karahanlılar ülkesinde Türkler, hem yerleşik Müslüman İranlılara, hem de Müslüman olmayan yerleşik Uygurlara “Tat” derler. Türkmenler de yerleşiklere ayrım yapmadan “Tat” adını takarlar". Tat sözcüğü de, tıpkı Sart sözcüğü gibi yerleşikliğe geçenleri aşağılama sıfatıdır. Örneğin, “ Kılıç paslansa iş kötüleşir, adam Tat olsa eti bozulur”; Tatı gözünden vur, dikeni diple”
> ›Çelemin Sıhından Seyreği İyidir: Köyde hardal bitkisine çelemcük denir. Bu bitki köyde –özellikle ekili tarlalarda- çok yetişir ve verimin düşmesine neden olur. Bu nedenle, tarlada çok az, mümkünse hiç olmaması istenir. Köyde bir kimse ilişkililerini mesafeli tutmak istediklerine bu sözü söyler.
> ›Dudağı Kahtığı Birestiği Geçti. Bir kimsenin herhangi bir olay karşısındaki hoşnutsuzluğunu ifade eder. İçsel gerilimin yüze yansımasıdır: Üzüntüden surat asık, dudaklar sarkmış ve kaşlar çatılmış bir haldedir. Kahtık ve Birestik köy adlarıdır; Kahtık’ın yeni adı Karşıkonak, Birestik’inki de Arıkbaşı’dır. Bu iki köy de Çayören’e 5-6 kilometre uzaklıkta ve biri Uludere’nin bir yanında, diğeri de onun tam karşı tarafındadır.
> ›Sana Yevmiyeyi Çüt Verir İlle, Yanüstü de Yatırır: Bir iyilik yaptığında karşılığını farklı yollardan kat kat çıkaranlar için söylenir.Yanüstü yatırma ile cinsel taciz vurgulanır.
> ›Gelgel olsun Gılgıl Olsun: Bedava olsun da ne/nasıl olursa olsun.
> › Tar Başa Vura:Kendini olduğundan yüksekte göstermeye çalışanlara söylenen küçümseme sözüdür; haddini bil! anlamındadır.
> ›Haro!:Dağınık giyen ve gelişigüzel, rasgele davranışları olan insanlara denir; o kişinin aptal olduğu ima edilir. Sovyet yönetiminin 1991’de yıkılmasından sonra eski Sovyetler Birliği ülkelerinden Türkiye’ye gelerek fuhuş sektöründe çalışan kadınlara Türkiye’de –genel bir ad olarak- “nataşa“ denilmesi gibi, Sovyet yönetiminin kurulduğu 1920’li yılların başlarında Rusya’dan kaçarak İstanbul’da fahişelik yapmak zorunda kalan “Beyaz Rus” kadınlarına İstanbul’da “ haro-şu” denilirmiş.. Çayören’de çok yaygın olarak ve daha çok alay etmek için kullanılan “haro” sözcüğü, belki de İstanbul’daki “ haro-şu” sözcüğünün hem söyleniş hem de anlam bakımından dönüşmüş halidir. Tıpkı, genelevin İstanbul’da Galata semtinde olması ve Çayören’de Galata! veya Galata'dan gelmiş sözlerinin orospu anlamında kullanılması gibi.

Eğitim Durumu

Köyde okur-yazar oranı yüksektir, 1980 sonrası doğan kız ve erkeklerde okuma -yazma bilmeyen yoktur. Lise mezunları yüksek orandadır, 100'ün üzerinde üniversite mezunu vardır; bunların içinde doktor, dişhekimi, eczacı, avukat, mühendis, mimar, öğretmen, hemşire, anestezi teknisyeni bayanlar da vardır. Bir kişi 'doktora' seviyesinde akademik kariyer yapmıştır, başka biri de İTÜ'de -TUBİTAK'ın desteklediği ulusal bir proje içinde- doktora çalışması yapmaktadır.

Köylülerin eğitim-öğretiminde 1930'lu ve 1970'li yıllar dönüm noktalarıdır. 1930'lu yıllarda -kızlar da dahil-köyün 7-15 yaş grubu çocuklarına devletin görevlendirdiği bir "Eğitmen" tarafından Latin Alfabesi öğretilmiştir.Böylece,bu çocuklar büyüyüp İstanbul'a çalışmaya gittiklerinde ailelerine gönderdikleri mektupları babaları gibi arzuhalcilere yazdırmamış, kendileri yazmışlardır. Bugün köyde 70 yaşın üzerindeki okuma-yazma bilenler o dönemin öğrencileridir. 1966 yılından sonra ise -oğullarını ve kızını Ankara'nın bir gecekondu mahallesinde okutarak ünviresite mezunu yapmayı başaran bir Çayörenlinin öncülük etmesiyleÇayörenliler çocuklarını ilkokul sonrası okullara göndermeye başladılar, zamanla ilkokul sonrası eğitim-öğretim köyde çok önemsendi ve yayıldı. Günümüzde köyde çok sayıda lise mezunu ile değişik mesleklerden kız-erkek 100'ün üzerinde üniversite mezunu vardır. Bununla birlikte,köyün tarihinde polis, astsubay, subay, şube müdürü, genel müdür, daire başkanı, elçi, profesör, vb askeri ve sivil bürokratik görevlere/makamlara alınanlar/yükselenler hiçbir zaman olmamıştır.

Din

Çayören Köyü halkı kendilerini 'Alevi' olarak tanımlamaktadır. Aslında, dinler, toplumların ortak bilinçaltını da ifade ederler.İnsanın temel güdüleri olan beslenme, barınma ve güvenlik, yani modern ifadeyle ekonomi-politik, dinsel inançların şifreli diliyle konuşur.Herhangi bir toplumun Tanrı telakkisinden ya da mesela basit bir ayrıntıya dair inancından, diyelim su'ya,ateş'e, yüksek bir dağa veya güneş'e dair inançlarından o toplumun ruh köküne de, bilinmeyen kadim geçmişine de inilebilir. Doğruya yakın kestirimlerde bulunulabilir. Bu nedenle, bir kültürün sürekliliğini, yazılı metinler başta olmak üzere diğer birçok ögenin yanında dinsellik üzerinden de en açık ve doğru verilerle test edebiliriz. Köyde cami yoktur. Ya Allah !, Ya Muhammed !, Ya Ali ! üçlemesi günlük yaşamın hemen her alanında herkesin ağzından binlerce kez dökülmesine , başka bir ifadeyle köylülerin Besmelesi olmasına karşın, namaz kılınmaz, Ramazan orucu tutulmaz, Hac'a gidilmez. Bunlardan daha önemlisi, bunları yapanlara ‘yabancı’, hatta ‘yezit=düşman’ olarak bakılması ve en ağır hakaret’in, ‘mavuya, Yezit, Mervan gibi Emevi liderlerinin adları olması, buna karşın Muharrem ayında oruç tutulması, 12 İmam’a derin bir bağlılık ve saygı duyulması İslam dininin Şiilik koluna dahil olduklarını gösterir. Ancak, bu bağlılık –diğer ülkelerin Şiileriyle karşılaştırıldığında- çok yüzeyseldir; derinde Şamanlığın değerleri vardır ve bu değerler çok canlı bir şekilde yaşatılırlar. Şamanizm’e göre tüm doğa canlıdır, doğadaki her varlığın bir ruhu vardır, bu nedenle de kutsaldır; saygı duyulmalıdır. Güneş, ay, yıldız, vb göksel cisimlerin de canlı olduğuna, ruh taşıdığına inanılır ve bu göksel cisimlerin tümüne birden “Gök Tengri”, ya da sadece "Gök" denir. Gök sözcüğü, Tengri'nin sıfatı olarak kullanılır. Tengri deyimi hem nesnel göğü, hem de onun ruhunu belirtir.Başka bir söylemle, Gök, gökteki bütün yıldızları, güneşi ve ayı kapsayan nesnel bir varlıktır. Gök’e en yakın yerler olan yüksek dağlar da kutsaldır çünkü tepeleri göğe değen dağlar ile Gökbirbirine karışır, böylece yüksek dağların tepeleri de tanrısallık kazanır. Bu nedenle, yüksek dağların ruhlarının çok güçlü olduklarına inanılır ve bereket için onlara kurbanlar kesilir, dua edilirdi. Şamanizmden kaynaklanan bu tapınma biçimlerine benzer dinsel-inaçsal ritüeller Çayören Köyü'nde bilinç dışı bir alışkanlık olarak,yani günlük yaşamlarının bir parçası olarak farkında olmadan yaşatılır. Örneğin, Çayören köylüleri güneşe, aya, pınarlara, akarsulara, büyük dağlara, büyük ve yaşlı ağaçlara, içten gelen derin ve sarsılmaz bir saygı duyarlar; şu güneş beni kör etsin ki...! diyerek güneş üzerine yemin edilir; güneş tanrılaştırılır. Pınarlara tükürülmez ve işenmez. İlkbahar'da doğadaki hayvanlar öldürülmez, yeşil ve çiçekli ağaçlar-dallar kesilmez.Yeni ay gökyüzünde göründüğünde herkes -özellikle yaşlı kadınlar- ona bakarak niyaz ederler, dileklerde bulunurlar.Örneğin, Elimi-gözümü veresin, cemi cümlenin yanı süre bizim de haggımıza heyirlisini veresin derler. Grenard, Alevilerde güneş ve ay kültü olduğunu yazar.[20] Köyde yüksek dağlar ziyaret'tir oralara adaklar adanır, dualar edilir,onlardan istemlerde/dileklerde bulunulur ve her yılın belli bir gününde en yüksek dağ olan Gatırlı'da kurbanlar kesilir. İslam dini nin yasakladığı ve hatta sapkınlık olarak nitelediği bu dinsel-inançsal geleneklerin kökenine bakılıdığında eski Türk-Moğol göçebe yaşamındaki uygulamalara benzedikleri görülür. Çünkü, yerleşik yaşama geçene kadar, göçebe Türk toplumunun inançları ve düşünceleri “Şamanizm”e dayanıyordu. Şamanizm, dünyanın bütün göçebe ve yarı-göçebe alt kültürlerindeki inanç ve düşünce sistemidir. Bu nedenle de dünyanın birçok ayrı bölgesinde yer alan ve olağanüstü genişlik kapsayan bir uygulamadır. Bununla birlikte, Şamanlık üzerine yapılan birçok araştırma çoğunlukla Sibirya üzerine odaklanır. “Şaman” sözcüğü Tunguzca “saman” dan türetilmiştir.Çeşitli kaynaklarda Orta Asya bozkırlarında, yaklaşık 2000 yıl sürdüğü tahmin edilen göçebe yaşam süresinde, Hun, Göktürk, Moğol gibi çeşitli boy konfederasyonlarında en büyük Tanrı, Gök Tanrı'dır. Onlar için yüksek “ebedi”, gücü ve erki sınırsız olan bir tane yüce tanrı, Gök Tengri vardır. Ve göksel Tanrıdan hem ayrı hem de onun bir parçası olan , gök kubbenin merkezinde güneş, ay ve yıldızlar gibi göksel Tanrı’ya bağlı , ancak yine de ondan ayrı çok sayıda ikincil Tanrı bulunmaktadır Cengiz Han, her konuşmasına, Kök Tengri'nin dileğiyle sözü ile başlardı.[23] Hun hükümdarı, her sabah çadırından çıkarak güneşe, geceleri de aya tapar. Göktürkler her yıl Yer ve Gök Tanrı'ya çok sayıda at ve koyun kurban ederlerdi. Cengiz Han, nökerlerinden Çurçedai’ya hitaben şöyle dedi: ...Yer ve Gökünverdiği güçle Kereyitleri imha ve esir etik. [21] Temuçin Burhan dağlarından inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi: Bundan sonra Burhan Haldun için her sabah tapınmalıyım, bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin!' Temuçin bu sözlerile kemerini boyununa ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti . 22 Temuçin, To’oril-han ile Camuha’ya teşekkür ederek şunları söyledi: Gök ve Yer'in yardımıyla kuvvetim arttı, güçlü Tanrı’dan nam aldım. Anamız Etugen ‘in yardımıyla buraya geldik

Anadillerinin Türkçe olması, görece kadın -erkek eşitliği, dinsel bağnazlığın olmaması ve Sünnilik hariç başka inançlara ve etnik gruplara anlayışla yaklaşım, kavurma, kurut, güneşte et kurutulması gibi beslenme alışkanlıkları, yaylaya çıkma, türkü söyleme gibi kültürel özellikler, yüksek dağların, gökyüzünün, güneşin, ayın, yıldızların kutsal kabul edilmesi ve her yıl ziyaret olan en yüksek dağda kurban törenleri yapılması gibi Şamanist gelenekler Çayören köylülerini Orta Asya bozkırının kandaş göçebe yaşam tarzına ve onun kutsallık alanındaki örgütselliği olan Şamanlık geleneklerine bağlamakla birlikte, Allah’a tam bir inanç, Muhammed ve Ali’ye ve On İki İmam’a derin ve sarsılmaz hürmet/bağlılık, bir işe Besmele’yle, konuşmaya Selamın Aleyküm’le başlanması, Kurban Bayramı ile Şeker Bayramı'nın içten duygularla coşku içinde kutlanması, cenazenin İslami kurallara göre defnedilmesi, Muharrem Orucu tutulması, Kerbela olayının derin üzüntüsünün hala toplumsal bellekte canlı olması;yapanların lanetlenmesi, Cem'de Ali ve Ehlibeyt'in saygı ile anılması, buna karşın Yezit'in lanetlenmesi,vb; erkek ve kadın adlarının hemen tamamının Arap -İbrani adları olması gibi dinsel-kültürel gelenekler Çayören köylülerinin inanç sitemlerinde İslami öğelerin de ihmal edilemeyecek boyutta olduğunu gösterir. Belki Şamanizm ve İslam dininden başka inançlardan da kalıntılar olabilir. Örneğin, Çayören Köyü'nde en temel ahlak kuralı olan ve her ailenin çocuklarına öğrettiği/öğütlediği eline, diline, beline sahip ol ilkesi 3. yüzyılda İran’da kurulan Mani dinine bağlanamktadır. Mani dininde ağızdan kötü söz çıkması, elden iyiliğe zarar verecek eylem yapması ve gönülün kötü şeylere eğilim göstermsi yasaktır.

Dinsel-İnançsal Gelenekler

Günlük yaşamda tehlikleli bir işe başlarken, kötü bir haber işitildiğinde, bir rüyayı anlatırken, hasta-yaralı birinden söz ederken , karanlıkta yürürken, vb olağanüstü bir durum ile karşılaşıldığında erkekler Bismillah!, kadınlar Mismillah ! derler. Erkekler birbirleriyle karşılaştıklarında Selamın aley kim- Aley kim selam dialoguyla konuşmaya başlarlar. Köyde herkes herhangi bir işe giden birine rastladıklarında ona uğurlar olsun!, Allah ıras getüre ! derler. Bir işe başlanacağı zaman Ya Allah !, Ya Muhammed ! Ya Ali! ile birlikte Yetiş ya Hızır! denir. Zorda kalan, yardıma muhtaç olan birine Hızır yardımcın olsun ! derler. Evin büyükleri zor bir işe başlayacak evin külfetine Ali yardımcıız ola, Boz atlı Hızır yerişe ! derler. Oğuzların destanı Dede Korkut hikayelerinde de zorda-darda kalan mağdurların yardımına hemen Bozatlı Hızır koşar: “Oğlan orada yıkılınca bozatlı Hızır oğlana hazır oldu, üç defa yarasını eli ile sıvazladı, sana bu yaradan korkama ölüm yoktur dedi” Bu islami ritüllerin yanında ve aynı anda Şamanlık inancının ritüelleri de yerine getirilir. Örneğin, Eyerli, Alıbaba ve Gatırlı dağlarından da dileklerde, yardım istemlerinde bulunulur. Gidilen yol üstündeki ziyaretlere görüşülür, ziyaretlere sevgi, şefkat ve saygı sunulur, adaklar adanır,dileklerde bulunulur, vb. Evde,bahçede, harmanda, tarlada veya dağda sofra kurup yemek yiyenleri gören biri/birleri, Bereketli ola!... der. Misafir, yemeği yedikten sonra sağ elinin iç tarafını sofraya hafifçe bastırır, Halil İrbaham bereketi ola!… veya Halil İrbaham zurfası ola !… dedikten sonra işaret parmağının üst tarafını önce dudaklarına, sonra da alınana değdirir.

Çayören köylüleri esrarlı tabiat güçlerine çok inanırlar ve onlardan çok korkarlar. Büyülü güçler hakkındaki anlatılar –hayatta olan veya ölmüş tanıklara dayanılarak- o kadar kesin anlatılır ki, köyde doğup büyüyen herkes bunları birer gerçek olarak kabul etmek ve yaşama düzenlerine bağlamak zorundadırlar. Örneğin, maddesel olarak var olmayan ancak kollektif hafızada “soyut varlık “olarak var olan ecünnü-cücünnü, “hıbılık” gibi esrarlı tabiat güçlerinin köyün bazı yerlerinde yaşadıklarına, hatta zaman zaman davul-zurna çalarak düğün ettiklerine köyde doğup büyüyen istisnasız herkes inanır ve bu gizemli varlıklardan çok korkulur; bu varlıkların yoğun olarak yaşadıklarına inanılan yerlere gündüz bile yalnız gitmeken korkulduğu gibi, geceleri 3-5 kişiden oluşan bir grup oralara gitmekten çekinir. Bunun gibi, köyde divanakişilerin bazılarının gerçekte yüce tabiat güçlerinin korumasında olduklarına ve bu nedenle bunların sihirli güçleri olduğuna inanılır. Bunlar, "gaip"tenkişilerle sürekli irtibat halindedirler;zaman zaman onlarla Gatırlı’da buluşarak Cem yürütüp semah döndüklerine, aç kaldıklarında hemen yanıbaşlarına taze-sıcak yufka ekmeği ile helva konulduğu –yaşayan görgü şahitleri gösterilerek-ileri sürülür. Böyle insanların öldükten sonra da köyün değişik yerlerinde bazılarına göründükleri yine yaşayan canlı tanıklar tarafından ifade edilir. Çayören köylülerinin bu mitolojik kalıntıları hangi kültürden devraldıkları bilinmemektedir.

Karış Vermeler : › Alinin gılıcına gelesin!: Hz.Ali'nin gazabına uğrayasın!, ›Yerişip yetmeyesin!:gençlik yaşına ulaşamayasın,›Garartın gaha!:vücudun yeryüzünden kalksın, ›Yeryüzünden kolgankesile!: ölesin, › Garnagıssı!!:, ›Hotuk götüre!:,›Hotuk ye!:, ›Soyhaya gala:, ›Gunnacı gidesin!: babaevinde iken hamile kalasın, böylece rezil olasın, utanılacak duruma düşesin,›Malamat olasın!: Rezil olasın, ›Farş olasın!: herkes yaptığın kötülüğü,ahlaksızlığı bilsin, ki böylece rezil olasın.

=Bayramlar=

Bayram günleri büyük bir heyacanla beklenir ve coşkuyla kutlanırlar. Gerek Kurban Bayramı, gerekse Şeker Bayramı köyde aynı nitelikte kutlanırlar. Daha doğrusu, köylüler Kurban ya da Şeker Bayramı olarak bilmezler, onlara göre söz konusu olan sadece Bayram'dır. Bayramlar, takvimler ne yazarsa yazsın, her zaman sadece bir gün olarak kabul edilir, kutlanır. Arife günü heyecan doruktadır, bir çok insan oruç tutar; Arife günü oruç tutmayanın Bayram günü yüzü gara olur sözünü aile büyükleri ailenin küçüklerine sıkça söylerler. Arife günü akşamı bütün çocukların, genç erkek ve kızların ellerine kına yakılır. Kınayı genelde ebeler yakar torunlarının ellerine. İstanbul'dan vakti zamanında getirilen ve ebenin sındığının bir köşesine gizlenmiş olan kına bulunur, bakır bir tas içinde su ile çamur haline getirilir, içine çok az da kül atılır ve iki elin içine de suvanur, her el bir bez ile iyice sarılır, gece böyle yatılır. Sabah erkenden heycanla kalkılır ve eller yıkanır. Büyüğü küçüğü, kadını erkeği herkes en temiz ve en yeni elbiselerini giyer. Bayram günleri giymek için örülmüş nakışlı ip çorapları saklandıkları sındıklardançıkarılır, kırmzı ağırlıklı basma fistanlar ve saltalar giyilir. Erkekler İstanbul'dan geitrdikleri en temiz ceketleri, pantolonları ve Divriği'den aldıkları şapkalr ile lestikleri giyerler, bazılarının ayakalrında lestik yerine iskarpin bile olabilir. Ebeler, başlarına asalet ve olgunlık simgesi olan ketenlerini örterler. Birinci gün öğleden önce, büyükler bir Kuran okuyucu ile bir gün önceden hazırladıkları lokmalarını alarak yakınlarının mezarlarını ziyaret etmek için mezarlığa giderler. Önce mezara görüşülür, sonra Kuran okunur. Kuran okunması bittikten sonra lokmalar orada bulunanlara dağıtılır. Lokma, ya gurbetçilerin İstanbul'dan döndükleri zaman beraberlerinde getirdikleri lokum, boyalı şeker ya da arife günü evde yapılan un helvası veya 'cumur'dur. Lokmadan alanlar, 'Allah kabul etsin !, canına yetsin !, Allah ı-rahmat eyleye ! derler. Lokmadan alabilmek için çocuklar sabahın erken saatlerinden itibaren mezarlığı doldururlar, büyük bir itiş-kakış ve kargaşa içinde o mezardan o mezara koşarak lokmalardan almaya çalışırlar, bazan bu yüzden birbirleriyle kavga da ederler. Mezarlıktaki törenlerden sonra evlere gelinir, çocuklar kendi yakın arkadaşları ile ikili üçlü gruplar oluşturarak köye dağlıp 'bayramcalık' toplarlar. Herkesin kapısı açıktır, çocuklar istedikleri eve istedikleir zaman girerler. Evlerde daha çok boyalı şeker ve/veya kavurgaverilir. Bazı hatırlı ailelerin çocuklarına gizliden çiğ yumurta da verilir. En prejtijli bayramcalık çiğ yumurtadır. Bayramcalık olarak para verilmezdi, çünkü köyde hem para yoktu hem de bayramcalık dağıtan kadınlar para nedir bilmezlerdi. Hemen her ev yahnı ya da leyvazpişirir, Bayramlarını ziyarete gelen erişkinlere ikram ederlerdi. Baramın ikinci günü artık Bayram değildir, bayramcalık toplamaya giden çocuklara ev sahipleri aş bişti, bayram gaçtı diyerek bayramcalık olmadığını söylerlerdi. Zaten, ikinci gün bayramcalık toplamaya giden çokcuk sayısı çok az olurdu. Bayramlarda kişisel sorunlara yer yoktu, kutsallığı olan geleneksel bir şölenin sebep olduğu ortak bir atmofer içinde herkesin paylaştığı güzel, umut dolu heyecanlı duygular vardı. Köyde her insan Bayramın birinci gününün mümkün oluğu kadar uzun olmasını, yani günün batmasını istemezdi. Yani, herkes için, özellikle de çocuklar için, en hüzün verici duygu akşam olacağı korkusuydu.

=Cem=

Cem, dinsel inançların yerine getirildiği, yani tapınma töreni'nin gerçekleştiği bir mekan, köydeki tüm erişkin insanların herkesin önünde ve açıkça yargılandığı bir halk mahkemesi, toplumsal belleğin güncelendiği ve genç nesillere aktarıldığı, birarada yaşamanın kurallarının öğretildiği/öğütlendiği ve 'Musahiplik' yoluyla toplumsal dayanışmanın pratiğe geçirildiği bir eğitim kurumu nitelğindedir.Cem'in ayin kısmı bir anlamda Oniki İmam'ı, özellikle İmam Hüseyin ve Kerbela olayını anma, 12 İmam ile özdeşleşmedir. Başka bir söylemle, Cem 12 İmam kültü çevresinde biçimlenir. Belki de bu nedenle, Cem'de 12 ayrı hizmet, bu hizmetleri yerine getirmekle görevli 12 hizmetçi vardır. Bununla birlikte, İslam dininde müzik ve dansın bir arada uygulandığı bir ibadet yoktur. Oysa, Cem'de saz çalınır, dans edilir.Yani İslam dininin uluları İslam dininde olmayan ritüellerle anılırlar. Cem'deki 12 hizmetten herbiri köyde bir sülaleyeverilmiştir, babadan oğula ya da diğer yakın akrabalara geçer. Türkiye'nin değişik bölgelerinde yapılan Cem'lerin tümünde 12 hizmet vardır, hepsi de aynı niteliktedir. Cem'deki 12 hizmet ve Çayören Köyü'nde 12 hizmeti yerine getirmekle görevli sülalelerşunlardır: 1.Dede:Varlığı, kişiliği kutsaldır. Cem'ibaşlatır ve yürütür. "Dede" olmadan Cem başlatılamaz.Çayören'de Dede ocağı yoktur. 2. Baba: Dini hiyerarşide Dede'den sonra gelir.Bu nedenle onun da kişiliği, Dede'nin kişiliği kadar olmamamakla birlikte, kutsaldır. Cem başlatıldıktan 1-2 hafta sonra Dede köyden ayrılır, Cem'i Baba yürütür. Bu ilahi görevi Abukgil, Gozogil ve en son olarak da Bozosmangil yapmıştır. Gözleri görmeyen Gozogilin Haydar'ın, zaman zaman kaybolduğu, bu sürede gaipten kişilerle, örneğin Kırklar' la Cem yürütüp Semah döndüğü bugün de tam bir imanla nakledilmektedir; ihtiyarlar, inanmayanları ayıplamaktadırlar.3.Peyik: Ev ev gezerek;Dede'nin geldiğini, Cem yapılacağını, herkesin "Lokma" sını alarak Cem' gelmesini söyler. Bu görev Gadargil'indir. 4. Delilci: Cem yürütülen salonun ortasındaki ışığı yakar, bu görev Hocagil'e verilmiştir. 5.Gözcü:Elinde asası ile Cem'de sükuneti sağlar.Bu hizmeti 'Eğitmengil'yapar.6.Kapıcı: Cem'in yapıldığı binanın kapısında durur, herhangi bir tehlike anında, örneğin Osmanlı baskını gibi, baskını önceden haber verir.Bu görev Çomogil'in idi. 7.İznikçi: Cem'e gelenleirn ayakkabılarını toplar, Cem bitince herkesin ayakkabısını teslim eder. Bu görev Pirogil'indir. 8.Bacı: Cem'in ortasında diz çökmüş şekilde halka oluşturanların içindeki kadınlar. Yaşı, dini itikadı gibi koşulları uygun olan her kadın "bacı" olabilir. 9.Fikgeci: Cem'de "meydan"a getirilen ve can İsmail !, can ismail nidaları ile ululanan kurbalık kınalı koçun sakatından 'Dede' ve yaşlılar için paça çorbası yapar,etinden aşpişirir, Cem'e her ev tarafından getirilen çeşitli lokmaları Cem'de dağıtır. Görev köyde "aş" pişirmede usta olanlara verilirdi.10.Tercüman: Dede başta olmak üzere Cem için gelen misafirlere yemek yapmakla görevlendirlen üç ev; sırayla köyün bütün evleri görevlendirilir. 11.Saka: Elinde ibrik ve el yıkama leğeni, omuzunda havlu ile Dede ve meydandaki halkanın ellerini sembolik olarak yıkamlarını sağlar. Bu işle Hassıkgil görevlidir. 12.Süpürgeci: Cem'de meydanı süpürür, görev 'Köseligil'e verilmiştir

* Ayin:Akşam ahırları görüp, hayvanların yemlerini verdikten sonra akşamlıklar edilir, sonra gündüzün ya da bir gün önceden keyveninin hazırlayıp bohçaladığı lokmaile birlikte ailecek Cem yürütülecek eve gidilir. Cem, evin en büyük gözünde yapılır. Dede, kapının tam karşısındaki sedirde bir döşek üzerinde bağdaş kurmuş durumda oturur, yanındaki başka bir döşekte de "Baba" oturur. İhtiyar erkekler ise, en dindarları Dede ve Baba’ya yakın olacak şekilde- sedirlere serilmiş halı ya da çulların üzerinde aynı şekilde otururlar. Sedirlere genç erkekler ve kadınlar oturmazlar. Salona giren herkes doğrudan gidip dedenin elini öper, eğer o sırada saz çalıyorsa ya oturduğu döşeğin köşesini, ya da salona girdiği yerde yeri secde ederek "işte niyazın Dede" der, erkekler yere serilmiş çulların üzerine çömerler, çömecek yer bulamayanlar ise ayakta dikilir, bir iç halkayı meydana getirirler. Bohçalardaki lokmalarını Figke'ye teslim eden kadınlar da ayakta dururlar, dış halkayı oluştururlar. Dede'nin hemen önündeki küçük alan boştur;buraya mistik havanın iyice yoğunlaştığı ayinin ortalarında, içlerinde 3 tane de kadın olan 10-15 kişiden oluşan bir grup dizlerinin üzerine oturacak ve ellerini dizlerine vurarak yüksek sesle "hey Şah!, hey Şah! diyeceklerdir. Bazan da bu alanda kadın erkek birlikte semah dönerler. Sonuçta, Dede'nin önünde erkekler, onların arkasında kadınlar, en arkada da ebelerinin, annelerinin kucağında çocuklar vardır. Bu arada elinde uzunca sırığı ile "Gözcü" sürekli etrafı gözetleyerek ve ağlayan, yaramazlık yapan çocukları işmar ederek susturur;düzeni ve sükuneti sağlar. Tüm halk, yaklaşık 4-5 saat süren ayinde yerlerinden pek kımıldamazlar, büyülenmiş gibi Dede’nin saz ve sözüne kendilerini kaptırırlar. Bazen, Dede ile birlikte çalıp söyleyen ikinci kişi de olur, bu, ya Dede’nin oğludur, ki o da Dede’dir, ya da Baba’dır. Saz çalıp-söyleyenlerin ağızlarından çıkan sözcükler sanki çok uzaklardan gelir ve normal insanların seslerinden daha uzun süre odanın atmosferinde süzülüp durur. Büyük bir güç ve hüzün içeren fakat coşkuyla Dede’nin dudaklardan dökülen sözcüklerin çoğu anlaşılmaz ve köylülerin pratik yaşamlarının bir yansıması olmasa da, Cem’deki herkes büyülenmiş gibidir; sazın ritmine uygun olarak söylenen sözcükler değerlidir. Dede’nin, çalıp söylemeye ara vererek bir sohbet havasında söylediği emirler, öğütler ve dilekler daha bir heybetli ve yüce bir hava taşır. Ancak, Dedelerin bu mistik görkemine uygun dikkati çekecek bir giysileri olmazdı, köylüler gibi şapka, ceket, pantolon ve gömlekten oluşan günlük elbiseler içinde olurlardı. Ve daha önemlisi, çoğunun okuma-yazması yoktu. Dede ve Baba saz çalarak Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail, Pir Sultan Abdal,Kaygusuz Abdal, Kul Himmet gibi Kızılbaş-Alevi-Bektaşi ozanların "Deyişler"ni, "Düvez-İmamlar"nı söylerler. Bu ozanlardan gurur duyulur.

Bu ozanlar sadece ozan değil, aynı zamanda da din uluları /ermişlerdir. Bu nedenle,hem deyişlerde adı geçen on iki imamlara hem de deyişleri söyleyen ozanların hepsine de -adlarının geçtiği anda- niyaz edilir: topluluk işaret parmağının üst taarfını öperek anlına kor, yani içten gelen derin bir saygı, sonsuz sevgi ile başların üzerine oturtulurlar. Ancak, Hatayi ve onun izleyicisi Pir Sultan Abdal’ın gönüllerdeki, zihinlerdeki yerleri başkadır. Çünkü onlar sadece bir ozan ve din ulusu değil, Kızılbaş Türklerin direniş sembolleridir. Şah İsmail, İran’da Kızılbaş Safevi Devleti’ni kurdu, devletin resmi dili Türkçe idi. Devlet bürokrasisini Türkmenlerden oluşturdu. Hatayi lakabı ile aşk, tasavvuf ve ideolojik şiirler yazdı. Türkmenlerin bir alışkanlık olarak başlarına giydikleri kızıl renkli börkü ideolojik bir simge haline getirdi:

" Hayat-ı cavidan muteberdir/'Kızıl alem kızıl bayrak kızıl taç'./Giyinse gaziler olgün hezerdür/Mu’aviye leşkeri bir gazi görse/Koyun kim kurt tohurandan beterdür.

" Ki her kim on iki imamı bildi, /Ana 'kırmızı tac''' geymek revadur/Nişanı ol güneş tal’atlı şahın/Başında tac u belinde kemerdür.

" ''Kırmızı taclu, boz atlu, ağır leşkerlü/Yusuf peygamber sifetlü, gaziler! Deyin şah menem.'' "[26]

Hatayi’nin etkisinde kalan Kızılbaş ozan Pir Sultan Abdal bu ideolojik simgeyi daha da yüceltir:

" Açalım 'kızıl sancağı'/Geçsin yezitlerin çağı/Elimizde aşk bıçağı/Tevekkül tu tealallah."[27]

Kerbela ve İmam Hüseyin adları geçtiğinde ise gene niyaz edilir ve görevli birisi yüksek sesle "lanet olsun yezide !" der, salondaki tüm topluluk hep birden ve çok yüksek sesle "Allah Allah !, Alllah Allah!" der. Cem'de her akşam bu cümleler yüzlerce kez tekrarlanır. Sonra Meydan'a "Semah" dönecekler gelir, yüzlerce yıldan beri süregelen usule göre Dede'nin saz çalarak söyledği "Deyişler",Düvez-İmamlar"la "Semah" dönerler. Bazı geceler Dede'in önündeki alanda dizlerinin üzerine çökerek halka oluşturan 10-15 erkek gene Deyişler eşliğinde ellerini dizlerine vurarak ve yanındaki ile kafasını tokuşturarak "Hey Şah!, Hey Şah !" diye bağırırlar, tempo gittikçe yükselir kafaların tokuşmasından çıkan sesler salonun en arkasından bile işitilebilir. Bazan kafalar o kadar şiddetli tokuşturulur ki, mistik gerilimin de etkisyle bayılanlar olur, bayılana "esiredi" derler.Cem'in sonunda fikge lokmaları dağıtır, lokmasını alan evine gider

* Görülme:Yukarıda da değinildiği gibi, "Cem" birçok toplumsal etkinliğin yapıldığı ve yaklaşık bir ay süren bir süreçtir. Bu etkinliklerden biri de köyde gerek bireye ve gerekse topluluğa karşı suç işleyenlerin yargılanmasıdır. tarlaların sınır itilafları, herhangi bir nedenle çıkan küçük kavgalar, birisi hakkında dedi-kodu yapmak gibi olayların tarafları Dede'nin huzurunda ve Dede'nin isteği ile barışırlar, aksi halde Dede'nin "karış vermesi"nden korkarlar. Karış vermek, "beddua etmek"tir. Dede'nin kerametinden dolayı "karış vermesi"nden çok korkulur.. Evli bir erkek ile evli bir kadının zinası gibi büyük suçlarda kusurlu taraf "düşkün" durumuna düşürülür. Düşkünlük çok ağır bir cezadır; düşükün olan ile kimse konuşmaz, verdiği selam alınmaz,hayvanları köyün sürülerinden ayrılır, köyle ilgili bir iş için, örneğin hark çıkarmak, yol yapmak gibi işlere çağrılmaz. Kısacası, yüzlerce insandan oluşan köy topluluğu içinde tek başına kalır. Oysa insan, tek başına insan değildir; diğer insanların içinde insandır. Bu durumda, düşkünlük cezası insanı insanlığından uzaklaştırmaktır.İşte bunun için de çok ağır bir cezadır.

Musahip Tutma: Birbiriyle Musahip olmaya karar veren ergenlik çağına gelmiş iki oğlanın Dede'nin huzurunda, köylülerin tanıklığında kardeş ilan edilmeleridir. Musahip tutmak inançsal bir zorunluluktur,Musahip'i olmayanın inançlarının zayıf olduğu ve bu nedenle de o kişi -özellikle ahlak bakımından-güvenilmez olarak düşünülür. Köy'de 1960'lı yılların sonun kadar Musahip'i olmayan erkek yoktu. Çocukların musahip seçiminde ailelerinin de etkisi/yönlendirmesi vardır. Ailelerinin de onayını aldıktan sonra Musahip olmaya karan veren oğlanlar birbirlerine ömür boyu saklayacakları yadigarverirler. Ancak, onların Musahip olabilmeleri için Cem'de dinsel törenin yapılması gerekir. Cem'de -Dede'in belirlediği bir gün- iki genç Meydan'a gelirler, diz çöküp ellerini yere korlar, bir görevli bir başörtüsü ile ikisini bellerinden bağlar,bu bağa "kemer bent" denir, sonra bu poziyonda yürüyerek Dede'nin huzurna gelir elini öperler ve öylece kalırlar. Dede, "Tarıh" denilen kutsal asa ile bunların başlarını,sırtlarını dualar ederek sıvazlar. Tarıh çok kutsal olan 40-50 cm uzunluğunda düz bir asadır. Her evde saklanmaz, Babanın evinde saklanır; Cem'e büyük bir gizlilik içinde getirlir. Tarıhg geliyor denildiğinde Cem'deki herkes korkuyla ürperir.Aslında, Cem'de neşe diye bir şey yoktur; başından sonuna kadar korku,yeis, lanetleme ve trans durumuna geçme vardır. Törenden sonra bellerindeki bağ çözülür, onlar artık Miseyiptirler ve biribirlerine hayat boyu "gardaş", "gardaş'ının karısına "yenge" derler. Kadınlar kocalarının Musahip'ine ümürze der. Miseyiplik kan kardeliğinden farksızdır. Birinin karısı, kızı -aynen "öz kardeş" de olduğu gibi-diğerine haramdır, buna uymayan kesin olarak " düşkün" olur. Kardeşlerin çocukları biribiriyle evlenebildiği halde, musahiplerin çocuklarının biribirleriyle evlenmesi günahtır, yani dinen yasaktır. Musahipler köydeki işlerde birbirlerine öz kardeşlerinden daha fazla destek ourlar. Musahiplerin erkek çocukları birbirleriyle Musahip olamazlar. Musahipliğin nereden kök aldığı bilinmiyor, ancak eski Moğol göçebe toplumunda kan akrabası olmayan iki erkeğin "anda" olarak adlandırılan bir bağla yakın dost oldukları bilinmektedir. " Eski Moğollarda müşahede edilen kardeşleşme müessesesi kabileler arası münasebeti sahasına aittir. İki kabileye mensup olan şahıslar kendi aralarında dostluk ittifakı aktederler ve mutlaka birbiriyle hediye mübadelesi yaparlar; bundan sonra bu iki şahıs anda olurlardı. Eski Moğol adeti böyle idi. Moğolların Gizli Tarihi şöyle şehadet ediyor: Temuçin ve Camuha kendi aralarında şöyle konuştular: 'eski adamlar diyorlardı ki iki adam anda olurlarsa güya bunların canı bir olur. Bunlar birbirini bırakmazlar, biri diğerinin hayatını korur. Anda’ların beraber yaşamaları icabetmezdi; anda’ların bir kabile azası gibi, birbirine yardım etmeleri ve birbirini tutmaları lazımdı " Örneğin, henüz Cengiz Han olmadan önce Timuçin ile - sonradan rakibi olan-[Camuka]] "Anda"dır." Timuçin, Tokotoa'dan aldığı altın kemeri Camuka'ya taktı; onu yıllardır kısır olan doru atına bindirdi. Camuka, Dayır-usun'dan aldığı altın kemeri Timuçin'e taktı ve onu Dayır usun'a ait olan beyaz ata bindiridi"[28]

Abdal Musa

Her yıl yapılan dinsel bir gelenektir. Çevredeki Alevi köyleri de davet edilerek kutsal etli bulgur pilavı yenilir. Ne zamandan beri uygulandığı bilinmiyor. Genellikle kışa girilecek haftalarda ve Dede'nin "Cem" yürüttüğü, köylülerin "görüldüğü" ayda yapılır. Cem; dinsel bir törendir, musahip tutma, görülme, yargılama, semah dönme, saz eşliğinde "deyişler" söyleme gibi çeşitli rütüelleri vardır. Cem töreni yaklaşık 1 ay sürer. Cem töreninin bitiminde Abdal Musa yapılır. Muhtar ve sözü dinlenir yaşlılar tarafından görevlendirilen birkaç kişi tüm köyden un, bulgur, para toplar. Dileklerinin yerine gelmesi için adak adamış olanlar dana, koyun, keçi, inek verir. Toplanan parayla öküz, tosun, koyun ve keçi alınır. Abdal Musa aşına tavuk veya horoz eti konulmaz. Bazan -adaklarla birlikte- kesilen et miktarı yüzlerce kilo olabilir. Aş'ın pişirilmesi ve yenilmesi için uygun bir meydan seçilir. Hayvanlar 'fikge'nin denetiminde köyün gençleri tarafından bir gün önceden kesilir, yüzülür ve etleri doğranır. Aynı gece köyün genç kızları tecrübeli bir kadının gözetiminde aynı evde yuha pişirirler. Ertesi günü, çok büyük, en az 5 uruplagı bulgur alabilen, kalaylı bakır kazanlarda su kaynatılır, içlerine yeteri kadar bulgur salınır, bu arada etler daha önceden yine aynı büyüklükteki kazanlarda pişirilmeye konulmuştur. Fikge ve yardımcıları sürekli kontrol ederler, uygun kıvama geldiklerinde eti bulgurun kaynadığı kazana aktarırılar, ocaktan -kazanın saplarına meşeden yapılan bir kalas geçirerek ve her ucundan üçer kişi omuzlarına alarak- indirirler, ağzını uygun bir tahta ile örtüp etrafını kalın bezlerle sararlar, öğlene doğru misafirlere ve köylülere büyük kalaylı bakır leğenler içinde ikram edilir. Abdal Musa aşı en önce yatakta olan hastaların, gelemeyecek kadar ihtiyar olanların ve dağdaki çobanların evlerine gönderilir. Önceleri kaşık verilmezdi, herkes aynı leğene kopardığı yufka parçalarını daldırarak yerdi. Sofradan hiç kimse doymadan kalkmaz. Aslında, doymak için yenilmez; 'tıkınılır'. Artan yemek gelen misafirlere yufkalara konulup mendillere bohçalanarak ailelerine -mahsus selamlarla birlikte- götürmeleri için verilir, yine artmışsa köyün evlerine dağıtılır.

Aşur Orucu ve Aşura Çorbası

Muharrem ayında 10 yaşındaki çocuklar dahil olmak üzere hemen herkes 12 gün oruç tutar, hasta, çok ihtiyar, 8-9 yaşındaki çocuklar ve bünyesi çok zayıf olanlar 3 gün veya 7 gün oruç tutarlar. Bazıları ise, 3 gün de "Mensimler" için, yani Kerbela'da öldürülen çocuk yaştakiler için tutar. Oruç tutmak için kimse kimseyi zorlamaz ama kentlerde Ramazan ayındaki "mahalle baskısı" denilen sosyal olgu Çayören'de Muharrem Ayı'nda "köy baskısı" şeklinde kendini gösterir. Bu sürede evlerdeki hiçbir hayvan kesilmez, doğada hiçbir hayvan öldürülmez,hiçbir yaş ağaç kesilmez.Kısacası, canlı olan hiçbir varlığa kötü davranılmaz. Cam kaplardan su içilmez, başkasının karşısında kalaylı 'maşafa'dan kana kana su içilmez. Çok inançlı bazı ihtiyarlar sularına kül atarak suyun rengini değiştirip içerlerdi. Yuvarlak bir nesne ile top oynar gibi oynanmaz.Bazen köye Dede gelir, 3-4 gün kalır, ama Cem yürütülmez. Kerbela olayını anlatan hikayeler okur ya da anlatır. Oruç bitimnde köydeki evlerin çoğunda "Aşura Çorbası" pişirilip dağıtılır. Çorba, Kurban Aşı'nın pişirildiği büyük kazanlarda pişirilir. Çorbanın ana maddesi yarmadır. İçine üzüm, dut, nohut, şeker, tuz, vb 12 çeşit besin maddesi konur. Aynı günde 4-5 ev çorba pişirmiş olabilir. Çorba pişince köyün çocukları "çorbaya ha!, çorbaya ha! " diye köyün her tarafında bağırırlar. Herkes kaşığını kendi evinden alarak gidip istediği evin çorbasını içer.

Sultan Navruz

Hıdırellez

Kurban Kesme

Abdal Musa'ya Sünni Kürt köyleri davet edilmezler ama kurbanalra davet edilirler.

Cenaze Töreni

Ölen ister genç, ister yaşlı kadın ya da erkek olsun hemen bir kaç genç görevlendirilerek komşu Alevi köylerine, eğer ölenin arkadaşlık-dostluk ilişkileri olmuşsa komşu Sünni Kürt köylerine de haber verilir.Cenazelerde mutlaka 'ağıtlar'söylenerek ağlanır.Yaşlı ölümlerinde sadece oğlu, kızı, karısı gibi yakınları ile çok yakın dostları ağlar.Genç ölümlerinde ise tüm köy ağlar. Genç ölümlerinde, eğer köyde ölmüş ise, cenaze evin bir odasına konur, etrafında annesi, ebeleri, varsa kardeşleri ile köyün yaşlı kadınları otururlar. İçlerinden sesi güzel olan biri yüksek sesle bir ağıt söyleyerek ağlar, diğerleri ona eşlik eder ve hep birden "lorey lorey, lorey lorey!" diyerek hüngür hüngür ağlarlar, buna "diye diye ağlama" denir. Ağlama sesleri köyün yakınındaki tarlalardan duyulabilir.Genç ölünün annesi, ebeleri ömür boyu, kız kardeşleri senelerce başlarına siyah başörtüsü bağlarlar. Tüm köy büyük bir üzüntü içindedir, günlerce yüksek sesle gülünmez, radyolar veya teyplerde türküler haftalarca, hatta aylarca çalınmaz,uzunca bir sürenin sonunda ise genç ölünün çok yakınlarının duymayacağı yerlerde kızık sesle açılarak dinlenirler. Cenazenin başında Kuran okunur, 1 gün sonra yıkanır, kefene sarılır, cenaze namazı kılınır ve Musalla taşında helallik alındıktan sonra gömülür. Kim ölürse ölsün, bütün köy cenaze işiyle yakından ilgilenir. Köyün genci-yaşlısı hemen bütün erkekleri mezar kazmaya giderler. Eğer genç ölümü ise, gençin veya ailesinin düşmanları bile cenaze işleriyle ilgilenirler. Mezarın boyu yaklaşık 2 M, derinliği de 1.5 M'dir, bu konuda tecrübe sahiplerinin dediği olur. Ölünün yüzü kıble'ye gelecek şekilde hafif yan yatırılır.Mezarın bir kıyısından karşısındaki kıyıısna -ölünün üstüne dokunmayacak şekilde-kısa ağaçlar çatılır, bunun üzerine toprak verilir. Başyanına ve ayakgıltına 2-3 M uzunluğunda, 4-5 Cm çapında birer adet yuvarlak kuru ağaç dikilir: Mezarın üstünde üst üste üç akşam ateş yakılır. Sonra, etrafı küçük taşlarla çevirilerek kaybolmaması sağlanırdı. Hibir mezarın kitabesi olmazdı. Şimdilerde ise, Divriği'den ustalar getirilerek mermerden ve kitabeleri olan görkemli mezarlar yaptırılıyor.

Cenazenin gömüldüğü gün bir koç, dana veya öküz kesilerek etli pilav pişirilir, aynen 'Abdal Musa' veya 'Kurban Aşı' gibi herkes yer. Buna "Gazma Tıkgıltısı" denir. Bu dini bir zorunluluktur, bugüne kadar Gazma Tıkgıltısı verilmeyen cenaze olmadı, ancak bazı kimseler zayıf veya hastalıklı hayvanları keserek Gazma Tıkgıltısı verirler ve bu nedenle de lanetlenirler. Örenğin, babası öldüğünde böyle davranan bir kişi, köyden biriyle kavga ettiğinde ve bu kavga zayıf ya da hastalıklı hayvanın Gazma Tıgıltısı'na kesilmesinden yıllar sonra omuş olsa da, rakibi ona: senin baban aç yatıyor ! diyerek olayı hatırlatır ve başına kakar.

Hem Kurban Bayramı, hem de Şeker Bayramı'nda bayramın birinci günü ilk iş olarak aileler yakınlarının mezarlarını ziyarete giderlerdi, beraberlerinde köyde sayıları çok az olan bir Kuran okuyucu ile lokum,kınalı şeker veya evde yaptıkları cumur veya un helvası görütürlerdi, buna lokma denir. Kuran okunurken orada bulunanlar çömelerek boyunları eğik, başları önlerinde ve hüzün, yeis içinde sessizce dinlerler. Kuran okuma bitince herkes 'hak ı-rahmat eyleye!' der ve sırayla okuyucunun elini öper veya tokalaşır. Getirilen lokma önce Kuran okuyana ikram edilir, geri kalanı çocuklara dağıtılırdı. Bayramların birinci günü, özellikle lokmaların dağıtıldığı öğleden önce , mezarlık çocuklardan geçilmez olurdu.

Köyün mezarlığında yakın geçmişe ait bir Şehit mezarı var, mezarlığa kendi yakınlarını ziyaret için giden herkes Şehit'in mezarına mutlaka görüşür, bilenler Fatiha okur, bilmeyenler Türkçe dular edip, rahmet okurlar.

Kutsal Mekanlar: Ziyaretler

Ziyaret; kutsal yer anlamındadır. Köyün bir çok yerinde, özellikle yol kenarlarında bazı büyük ağaçlar, bazı küçük kaya ya da taş yığınları 'ziyaret'tir. Bazı dağlar da ziyare'tir. Bu geçmişten gelen bir gelenektir. Bazı olay ve olgular, ana hatlarıyla tarihin bazı karakteristik özelliklerinin bir şekilde devam ettiğinin göstergesi olabilirler. Bu bağlamda, sürekliliği en açık ve doğru verilerle dinsellik üzerinden izleyebiliriz. Çünkü, dinler/inançlar, toplumların ortak bilinçaltını da ifade ederler. Herhangi bir toplumun Tanrı telakkisinden ya da mesela basit bir ayrıntıya dair inancından, diyelim su'ya, güneşe, bir dağa dair inançlarından o toplumun ruh köküne de, bilinmeyen kadim geçmişine de inilebilir. Doğruya yakın kestirimlerde bulunulabilir. Bu bağlamda, Kaşgarlı Mahmut, "Divan-ı Lügati’t-Türk" adlı yapıtında göçebe Türkler için, ” Yok olası kafirler göğe de “Tanrı” derler. Yine böyle büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her nesneye Tanrı derler. Bundan dolayı buna benzer nesnelere yükünürler. Yine bunlar bilgin kişiye de Tenriken derler. Bunların sapıklıklarından Tanrı'ya sığınırız.”[29] der. Bu sözlerin ifade ettiği olgunun Çayören köyünde sürüdürüldüğünü görüyruz.Çayören'deki tüm ziyaretler herkesin kutsallarıdırlar, kimse onları kesemez, zarar veremez, hakaret edemez. Böyle bir şey tüm köy halkını çok üzer, yapan lanetlenir, "düşkün" sayılabilir. Örneğin, köyün yolu yapıldığı zaman köyün girişindeki ziyaret Araplının Alma dozer ile kökünden sökülünce köylüler çok üzülmüştü, hatta bunu kasten yapılan bir hakaret olarak değerlendirenler olmuştu. O alma ağacının kökünden yetişen fidanları bugün yine "ziyaret"tir. Ziyaretlere oradan geçen -büyük küçük, kadın erkek- hiç farketmez, tarafından "görüşülür"ve görüşülen ziyaretin adı anılarak dileklerde bulunulur. Örneğin," Gurban olam Alıbabaelimi-gözümü veresin, haggımıza heyirlisini veresin...!" denir. Ziyaretlere şefkat dolu güzel dileklerle birlikte, itiraf edilmeyen ancak kalplerin derinliklerinde saklanılan köydeki düşmanlar hakkında şikayet, hatta karış verme dilekleri de iletilirdi. Görüşen kişinin elinde o anda hangi besin maddesi veya hangi değer verilen şey varsa, örneğin ekmek, meyve, salatalık, domates, hatta yeşil ve temiz bir ağaç dalı veya çiçek, hatta yün bile olabilir, ondan bir parça/miktar konur. Ama daha çok ekmek parçaları konur. Köyde buğday ve ondan yapılan ekmek çok değerli ve kutsaldır. Köy içinde yola düşmüş veya ayak altında bir ekmek kırıntısı görüldüğü zaman hemen alınır üç kez öpülüp anıla değdirilir ve çok yüksekte bir yere, öreğin bir duvar başına, kuşların yoğun olarak bulunduğu bir bahçeye veya bir ağacın gövdesinin yükseklerine konur. Ekmek o kadar kutsal dır ki, yaşlı-genç tüm köylüler için o " Dört Kitap'tan Üstün"dür. Bu nedenle, en büyük yemin ekmek üzerine yapılandır; " Dört Kitapa'tan üstün şu ekmek beni kör etsin" sözünden daha ağır bir yemin olmaz.Bu nedenle, ziyaretlere de en çok ekmek parçaları konur.Eğer, oradan geçen birisi herhangi bir nedenle, örneğin sırtında çalı yükü veya ot yükü varsa, ziyaret'e görüşemiyorsa, işaret parmağının üst tarafını dudaklarına değdirir ve "işte niyazın " diyerek yoluna devam eder. Ziyaretlere adaklar da adanır. Örneğin, görülen güzel bir rüyanın hayra yorulması için, bir annenin oğlunun askerden, bir eşin/sevgilinin kocasının/ nişanlısının gurbetten sağ salim dönmesi için, hamile bir kadının kolay doğum yapması için, vb dilekler, beklentiler için ziyaretlere adaklar yapılır. Bu adaklar bir kuzu kesip etini dağıtmak, ekmek piştiği zaman "yağlı ekmek" yaparak dağıtma ve lokum dağıtma şeklinde olabilir. Eyerli, Alıbaba ve Gatırlı dağları da ziyaret'tir ama en kutsal, en büyük ziyaret Gatırlı dır.

Ziyarete Çıkma

Her yıl 'ot derimi'ne girmeden hemen önce, bu zaman Haziran ayının ilk haftasına denk gelir, Ziyaret'e çıkılır, yani Gatırlı'ya gidilir. Bununla birlikte, mevsimin durumu, örneğin havaların ısınması, yağmurun bol olması ya da kuraklık görülmesi gibi doğa koşulları ziyaret tarihini etkiler. Gatırlı,köye yaklaşık 7-8 Km uzaklıkta yüksek bir platodur, platonun çevresi coğrafyada Harmancık Dağları olarak betimlenen dağlar ile çevrilidir, bu dağların arkası Ergi Su Yaylası dır. Dağların en yüksek noktasını oluşturan tepeye Çayörenliler Düşek derler. Üzerinde yer yer kekik, çaşur, keven vb otlar ile bazı tür çalılar olmakla birlikte, genel olarak çıplak bir dağdır.Platonun düzlüğündeise yabani armut ve elma, alıç ve kızılkavak ağaçları ile köyde 'sorhum' denilen bodur çalılardan oluşan bükler vardır. Gatırlı'nın hemen her tarafında çok büyük pınarlar kaynadığından yer yer çayırlıklar da vardır. Ziyaret töreni Gatırlı'nın Düz'de yapılır, 'adak'ı olanlar ile Düşek'e görüşmek isteyenler Düşek'in zirevesine çıkarlar. Bunlardan bazıları ziyaretlerinin Düşek tarafından daha kabul görmesi için ayakkabılarını ve çoraplarını çıkararak yalınayak yürürler. Gatırlı'nın taşı, toprağı,pınarları, üzerinde biten otlar, ağaçlar ve orada yaşayan hayvanlar kutsaldır. Özcesi, Gatırlı bir bütün olarak kutsaldır;Ekilip biçilemez, ağaçları kesilemez, üzerindeki hayvanlar öldürülemez. Bunlara uymayanlara köyde "kötü" olarak bakılır.

Ziyaret'e çıkma günü en az bir ay önceden köy meydanında toplanmış, ayakta ya da oradaki kalaslar ile taşların üzerinde oturmuş genç-yaşlı köyün bütün erkekleri tarafından belirlenir. Ziyaret'e çıkılacak gün büyük bir özlem ve heyecanla beklenir. İstanbul’a kışın gidip yazın dönenler, Ziyaret gününden en az bir hafta önceden köyde olurlar. Askerde olanlar bile, izin haklarını Ziyaret haftasında köyde olacak şekilde ayarlamaya çalışırlar. Çünkü,ister köyde olsun, isterse gurbette olsunlar tüm köy halkı ziyarete çıkma duygusunu yıl boyunca içlerinde gittikçe kabaran bir heyecan olarak yaşatırlar. Ziyaret'e ağır hastalar hariç herkes gider, gitmeyenlere herhangi bir yaptırım uygulanmaz ama gizli-açık ayıplanır, iyi gözle bakılmaz. Hangi yaşta olursa olsun herkes günler, hatta aylar öncesinden ziyaret gününde ne giyeceğini, kimlerle gideceğini, hangi türküleri söyleyeceğini heyecanla, içten gelen derin bir sevgiyle düşünür, iç dünyasını dışa yansıtır; herkes güler yüzlü, neşeli ve coşku doludur. Ziyaret'e çıkma gününün akşamı tüm çocuklar, kızlar, gelinler ile genç erkeklerin ellerine akşamdan kına yakılır. Sabah gün doğarken tüm evlerde hareketlenme başlar; herkes en temiz, en yeni elbiselerini giyer. Genç kızlar kırmızı rengin hakim olduğu basmalardan dikilmiş fistanlarını giyer, yine allı güllü renkler, üzerinde çeşitli motifler olan başörtülerini bağlarlar. Gidecek eşyalar palanları, semerleri vurulmuş atlar, katırlar ve eşeklere yüklenir, yüklerin üzerine yürüyemeyecek kadar çok ihtiyarlar ile küçük çocuklar oturtulur. Kesilecek kuzu ya da gıdıklar ya küçük kümeler halinde haylayarak, ya da heybelere konularak hayvanlara yüklenir. Tüm bu bu hazırlıklar büyük bir coşku, neşe ve umut dolu duygular içinde yapılır ve yola düşülür. Genelde aynı sülaleden olanlar birlikte yola düşerler. Aralarında sırtlarında beşikleriyle annelerin, hayvanların sırtında ihtiyarların, hastaların ve çocukların da bulunduğu 300-500 kişilik tüm köy halkı, yani zıyaratçılar, yol boyunca herhangi bir düzenden yoksun, küçük-büyük gruplar halinde yürürler. Bunların arasında Ziyaret’te kesilecek kuzu ve gıdık kümeleri ile köyün salahanaları da vardır. Yolculuk coşkulu, neşeli büyük bir bağrış çağrış içinde ve zaman zaman genç erkeklerin ve kızların teker teker ya da ikişerli, üçerli gruplar halinde söyledikleri türkülerle Gatırlı’ya kadar devam eder. Sığır, dana , davar ve kuzu çobanları da sürülerini sabah erkenden Gatırlı’ya yönlendirirler. Gatırlı, köyün batısındadır, köyden oraya değişik yolardan gidilebilir, ama asıl yol “dereye yukarı”, yani Araplı Deresi’nin ilkbaharlarda oluşturduğu sel yatağında akıntının tam tersine giden ve bu nedenle gittikçe yükselen yoldur. Dere yatağı, irili ufaklı taşlarla, ilkbaharda sellerin getirdiği büyük kayalarla kaplıdır. Araplı, bu çarpık çurpuk kıvrımlı yatağında sık söğütlerin, kavakların ve yer yer çalılarla, kamışlarla kaplı cortlanların içinden akar. Dere boyunca giden kargacık burgacık patika yol Tandırcagüneyler’e kadar gider ve burada ikiye ayrılan dere yatağından ayrılarak Tandırcagüney sırtlarına geçer ve birden dikleşir. Dere boyunca, Araplının iki yakasına serpilmiş yoncalıklar, kavaklıklar, meyve bahçeleri ve ekin tarlaları vardır. Tandırcagüneylerden sonra yer yer buğday tarlaları ve çayırlar olmakla birlikte, başka köylere ait olan Ergisu Yaylası’na kadar olan tüm alan meradır; köyün ortak malıdır ama aynı zamanda da kutsal alandır. Tandırcagüneyler Gatırlı’nın etekleridir, bu nedenle de kutsal olan bu dik sırtlarda taşlı tozlu patika yol döne kıvrıla Yokguşbaşları'ndan, Kormancanın Göl 'den ve nihayet Kırkların cem yürüttükleri Adam Korkutan adındaki dar ve derin vadideki küçük dereceği geçerek dik bir yokuşu tırmandıktan sonra Gatırlı’nın düzüne ulaşır.

Yaklaşık 2-3 saat sonra ziyaret yerine, Gatırlı'nın düzüne ulaşılır; düz'e çıkan herkes önce "Gatırlı'nın Alma"ya, sonra oradaki kuru-yaş bütün ağaçlara görüşür. Bazı ihtiyarlar ellerinin iç tarafını yere çaldıktan sonra yüzlerine sürerler. İhtiyarların hemen hepsi Gatırlı'nın en yüksek tepesi olan Düşek'e derin bir saygı, sevgi ve özlem içinde bakarak 'niyaz' ederler Bugünü yeniden gösterdikleri için, Allah'a, Muhammed'e, İmam Ali'ye, 12 İmam'a ve Gatırlı'ya şükranlar bildirilir, yalvarılır, onlardan dileklerde bulunulur. Dileği, adağı olanlar Düşek'in zirvesine "yalın ayak" çıkmaya giderler, İmam Ali'nin atının- kimsenin görmediği ama varsayılan -ayak izinin olduğu zirveye çıkış yaklaşık 2 saat, gidiş-dönüş 3 saat kadar zaman alır. Öğlene doğru her ev ya bir kuzu ya da bir gıdık keser, bu dini bir zorunluluktur. Kuzu ya da gıdığı olmayan bir kaç aileye ya kuzusu çok olanlar veya adak'ını bu şekilde vermek isteyenler bağışlar, ya da köylüler para toplayıp kuzu ya da gıdık satın alarak onlara verir. Etler bir yandan pişerken, genç erkekler, özellikle sevgilisi olanlar ya da gözüne kestirdiği kıza 'kur'yapmak isteyenler, çıplak atlara binerek taş ve çalıların nisbeten az olduğu plato düzlüğünde at yarışları yaparlar. Çoluk çocuk genç ihtiyar herkes büyük bir heycan, sevinç ve gerilim içinde yarışları izler. Etini önce pişirenler hemen yanındaki komşularına bir iki parça kemikli et ikram ederler,buna omaca vermek denilir. Bu ikram, karşılıklı yapılan, belki de temelinde görece eşitlik içinde bir yaşam olan göçebelikten kalma ve bilinç dışı sürdürülen bir gelenektir. Her ev etini istediği gibi yiyebilir ama mutlaka etli bulgur pilavı pişirir, bu bir dini gelenektir; kimse kimseyi bugur pilavı pişir diye zorlayamaz ama kimse de ezelden beri varolagelen bu geleneği bozmaz/bozamaz. Etler ve pilavlar yendikten sonra, sohbetler edilir, gençler pınar başlarında -özellikle asırlık kutsal armut ağacının dibindeki Çatalpuar'da- rakı içerler, yaşlılar ağaçların gölgelerinde güzel düşlergörmek için uykuya yatarlar. O gün Gatrılı’nın düzü saygılı bir hava içindedir; neşeli ve tatlı bir tondaki konuşmalarla yüklenen uğultu düzlüğün her yanında hissedilir ve böylece köylüler içlerinde eksiliğini duydukları güveni-dayanışmayı yeniden bulurlardı. Artık gölgeler sallanmıştır, dönüş zamanı yakındır. Kaplar yıkanır, bu kez hüzün içinde hazırlıklar yapılır, hazırlanan dönüş yoluna koyulur.

Sadece Çayören köylüleri değil, Anadolu'nun başka yerlerinde de benzer gelenekler olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Örneğin, Güney Anadolu'daki Yörükler, göçerler Toros Dağları ruhlarına kurban sunarlar. Ege bölgesindeki Aleviler Edremit Körfezi’ndeki Kaz Dağı 'nı ziyaret ederler ve oradaki 'Sarı-Kız’ı ulularlar.[30] Çayören Köylüleri'nin de dahil olduğu Anadolu Alevi-Kızılbaşları'nın, onlar farkında olmasa da, özellikle yüksek dağların kutsanması gibi bazı inanç ritüelleri-bazı kaynaklarda Tengricilik olarak adlandırlan-Şamanlığın ritüelleri ile aynıdır. Şamanlık inancına göre tüm doğa canlıdır, başka bir söylemle doğa ruhlarla doludur.Bu nedenle, Şamanist bir insanın doğaya karşı büyük saygısı vardır. Yüksek dağların ruhlarının çok güçlü olduklarına inanılır ve bereket için onlara dua edilir. Tepeleri göğe değen dağlar ile Gökbirbirine karışır.Dolayısıyla, yüksek dağların tepeleri tanrısallık kazanır.[31] Gerdizi, Eski Türklerin dağların " Tanrı makamı" olduğuna inandıklarını yazar. Kağanlar da dağlarda otururlar. Ötüken dağı, Türk imparatorluklarının kutsal merkezidir. Bu yüzden onlara minnet duyarlar ve kurbanlar keserler. Örneğin, göçebe Şamanist halklardan olan Hunlar, kimi kutsal dağlarda Gök-Tanrı'ya kurban kesmekteydiler.Gök Tanrı‘ya kurbanlar ona en yakın yerde, dağ tepelerinde sunulurdu. Örneğin, 7.yüzyılda Göktürklerin yerleştiği Ötüken’in, Tanrı Dağları’nın ve ormanlarının kutsal sayıldığı görülmektedir. Çin kaynaklarına göre Göktürklerde Tanrılara kurbanlar kesmek çok önemlidir, büyük kurbanlarda, Tanrı'ya kurban törenini bizzzat Kağan yönetir. Göktükler her yıl Tanrılara üç büyük kurban töreni düzenlerlerdi. Birinci kurban ecdat mağarasında,ikinci büyük kurban Tamir nehri kıyında Gök Tanrı'ya sunulur, pek çok at ve koyun kurban edilirdi. Üçüncü büyük kurban ise Ötüken'den 250 Km kadar uzakta, üstünde ağaç ve bitiki bitmeyen çok yüksek bir dağda yer tanrıya verilirdi.[32] Bu kurbanlarda–Çayören köylülerinin Gatırlı'da yaptığı gibi, içikiiçer, oyunlar oynarlardı. Bu geleneğin Orta Asya’nın Şamanist topluluklarında halen yaşatıldığı kaydedilmiştir. Örneğin, Altay Türkleri şimdi de kutsal dağ başında yaptıkları törenlerle Tanrı'yı ve ecdad ruhlarını anmaktadırlar. Orta Asya göçebe Türk-Moğolları da, tıpkı Çayören köylülerininin yaptığı gibi, yaşadığı bölgenin en yüksek dağına dular edip ondan dileklerde bulunurlardı. Örneğin, Altaylı Şamanlar dualarında doğrudan doğruya Altay Dağları'na seslenirler. "Üzülmeyelim, Tanrı var; tasalanmayalım, Altay var.Altayım diye tapınıyoruz"[33]. Çayören köylüleri de Düşek'in karşısında aynı duygular içinde benzer dilekleri tekrarlar:"Gurban olam Düşek, elimi gözümü veresin, cemi cümlenin yanı sürebizim de hakgımıza heyırlisini veresin!..." Gatırlı'nın üzerindeki canlı-cansız her şey kutsaldır, kötü amaçla dokunulamaz. Göktürk göçbe boyları Tamir nehri ve Ötüken dağı gibi yerleri, Moğol göçebeleri ise Altay dağlarını kutsal sayarlardı. Buralardaki bitkilere ve hayvanlara dokunulmaz, onlardan yararlanılmaz. Zira bu yerlerin bitki ve hayvanları, o yerlerin sahibi olan ruhlara ayrılmışlardır.[34] Kısacası, Çayören Köyü'nün bilinmmeyen tarihlerden beri sürdürdüğü her yıl Gatırlı dağını ziyaret edip kurbanlar kesmesi binyılların ötesinden gelen bir tapınma biçiminin Anadolu'da yaşatılması olarak değerlendirilebilir.

Son 20 yıldır artık Ziyarete'e çıkılmıyor. Köyde doğmuş, eski 'Ziyaret'e çıkma'ları yaşamış olanlar -çoğu kez yaz aylarında olmak üzere- yılın değiş aylarında köye geldikleri zaman "piknik" tarzında Gatırlı'ya gidiyorlar, orada yiyecekleri etleri Divriği'deki kasaplardan alıyorlar. Bazısı tavuk pirzola ya da kanat götürüyor. Oysa, Gatırlı'da veya diğer kutsal yemeklerde asla tavuk kesilmezdi. Ayrıca, aynı gün birden fazla grup gittiğinde eskiden olduğu gibi birarda değil, birbirlerinden olabildiğince uzaktaki pınarların başında ateş yakıyorlar. Etleri bakır tencerelerde pişirip,aş yapmıyorlar, piknik mangalları veya ızgaralarında kızartıyorlar. Sadece erkeklerin değil, kadınların giysileri de Batı kültürünün ürünleri; hiç birinde basma fistan, alı-güllü başörtüsü yok. Aynı gruptakilerin bile kaynaşması, ortak bir değerde buluşmaları söz konusu değil;çoğu eskisi gibi inanmıyor, hatta bazılarında " reddetme" söz konusu. Ayrıca, aralarında hem kültürel bakımdan, hem de madden büyük uçurumlar var. Bu da, birbirlerine karşı asıl duygularını derinde gizliyor.

Bunlardan daha önemlisi oraya şimdi gidenlerin dillerinin çocukluk çağlarında konuştukları dilden az-çok farklı olmasıdır. Oysa, bir topluluğun ortak duyguları ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Gatırlı’daki şölenlerde yapılan dualarda, tutulan dileklerde, söylenen türkülerde, at yarışlarında atılan naralarda, pınar başlarında sevgililere gizli-saklı söylenen sözlerde görüldüğü gibi, yerel dil-lehçe ile ifade edilen herhangi bir olay, o topluluğa mensup olanların belleklerde bir iz, iç derinliklerde yitmeyecek hoş bir duygu olarak kalır. Örneğin, sevgiliye ister yerel ağızla seni sevüyüm, isterse İstanbul lehçesi’yle seni seviyorum denilsin aynı duygu ifade edilmiş olur. Ancak, sevgilinin bu iki cümleyi algılaması aynı değildir. Çükü duygular, sözcüklerin ötesinde, insanın içinde oluşup kendini açığa vuran -sözcüklerin kendilerinden daha derin ve çok daha anlamlı- sesler ile ifade edilirler. Bu bağlamda, Sevüyüm sözcüğü sevgiliye bir yakınlık duygusu ile birlikte içe işleyen bir haz verirken, seviyorum sözcüğünde az çok bir yabancılaşma olduğu sezilir. Dolayısıyla, dil, bireyleri toplumda birbirlerine yaklaştıran bir güçtür. Yani dil, bir toplumun yansımasıdır. İstanbul başta olmak üzere büyük kenetlere sonradan gidenler Çayören lehçesi ile İstanbul lehçesinin karması bir dil konuşuyorlar; bu olguya Çayören’de ezelden beri dil kırma denir. Büyük kente çocukluk çağlarında gidip okuma fırsatı bulanlarda İstanbul lehçesi daha belirgin. Büyük kentlerin varoşlarında doğup büyüyenler tam olarak İstanbul lehçesi konuşuyorlar. Ayrıca, gerek günlük yaşamlarında gerekse bir konun tartışıldığı durumlarda daha çok kelime –sözcük kullanıyorlar; Çayören köyünde hiç duyulmamış sözcükler sarf ediyorlar. Bu, eski kültürel dokunun büyük oranda değiştiğinin bir göstergesidir. Çünkü, dil olgusu kaçınılmaz olarak toplumsal, ruhbilimsel, insan bilimsel vb. öğeleri içerir ve tüm bu öğeler kültür sözcüğü altında toplanır. Kültürün kaynağı da insandır ama kültür kişiliğin geliştiği, olgunlaştığı ortamdır. Sonuçta dil -sadece lehçe boyutunda da olsa- değiştirilince kültür de değişmiş olur.

Gatırlı'ya gidenlerin iç dünyalarının ve dış görünüşlerinin değişmesinin yanı sıra Gatırlı'nın doğası da değimiş; eskiden at yarışlarının yapıldığı, kurbanların kesildiği, et pişiren kara kazanlarınkaynadığı düzlük üzerinde -köyde hayvancılığın yıllar öncesinden sona ermesi nedeniyle- otlar çürüyerek kalın bir süngerimsi tabaka oluşturmuş, eskiden her tarfata bulunan çalı çırpılar büyüyüp kocaman ağaçlar olmuşlar, Ziyaret'in ve Gatırlı'nın sembolü "Alma" ağacı başta olmak üzere kutsal ağaçların çoğu ya kurumuş ya da kökünden devrilmişler. Gatırlı'nın hemen her tarafında, 20-25 yıl öncesine kadar görülmeyen, kullanılıp atılmış çok sayıda plastik malzeme var. Tüm bunlar Gatırlı'nın eski doğasının tamamen değiştiğini gösteriyor. Sonuç olarak, bugünün Gatırlı'sı ne manevi ne de maddi bakımdan eskinin Gatırlı'sıdır, O artık sadece bugün 50 yaşın üzerinde olanların anılarında saklı bir "yüce değer"dir.

Beslenme Alışkanlığı

Evlerde yemekler her zaman kadınlar tarafından yapılır. İstanbul'da aşçılık yapmış erkeklerin bile evlerinde tüm yemekler kadınlar tarafından pişirilir. Köyde yemek yapan erkeğe karılaşmış denerek aşağılanır. Yemek pişiren kadınlara keyveni denir. Keyveni, genelde evin sözü geçen erkeğinin annesidir. Evin ve kilerin anahtarlarını sadece o taşıyabilir. Keyveni ne kadar çok anahtar taşırsa prestiji o kadar yüksektir. Bu, kilit altında çok besin maddesi olduğu, dolayısıyla o evin zengin olduğu anlamına gelir. Evde yemekle ilgili bütün işler yerde yapılır, kadın belinden eğilerek ya da çömelerek bu işleri yapar. Yemekler zufra olarak bilinen, yuvarlak veya dikdörtgen şeklinde yerden yüksekliği 25-30 cm olan tahtadan yapılmış bir masada iskemlelere oturularak yenir. İskemle köyün ustaları tarafından yapılan rahle biçiminde, ancak açılıp-katlanmayan bir oturaktır. Sofrada ebe, dede, annne, baba ve uşahglar birlikte otururlar. Hangi yemek olursa olsun, büyük bir leğene konularak sofaraya getirilir, herkes ortaya konulan aynı leğeneden ağaç kaşıklarla yemek yer.Sofradaki en küçük çocuk da, erişkin insan da aynı büyüklükte ağaç kaşıklarıyla yemek yerler; çocukların üstlerine yemek dökmeleri, ağızlarını yaralamaları gibi zorluklar evde alay konusu olur. Kimse, çocukların küçük kaşıklarla yemesi gerektiğini düşünemez. Herkesin kendi önünden yemesine dikkat edilir, bu önemli bir görgü kuralıdır; etleri ya da içinde hoşa giden başka besinlerin seçilerek yenilmesi çok ayıptır, terbiyesizliktir. Böyle çocuklar veya büyükler ekdi ya da şeher uşağı denilerek aşağılanır. Sofrada doymak için yenilmez, tıkınılır. Yemek yerken sürekli konuşulur, ağızdakiler oraya buraya saçılır. Genelde hem erkeler, hem de kadınlar alt çeneyi iyice açarak çiğnerler ve dudaklarını şapırdatırlar. Yemek yerken geğirmek olağan bir şeydir, özellikle sofrada ekşi ayran varsa çok gürültülü geğirmeler sık olur ama kimse kimseyi ayıplamaz, yani bu davranışın görgüsüzlük ve kabalık olduğu düşüncede yoktur. Kısacası, Çayören'de yemek yeme kültürü hem fiziksel olarak hem de sofara adabı bakımdan Batı tarzından oldukça uzaktır. Batı mutfağının fiziksel yapısı, 2000'li yıllardan sonra bazı evlere girmeye başladı.

Çayören köylüleri koyun, keçi, sığır besledikleri halde, kurban, adak, Abdal Musa, Ziyaret’e Çıkma, vb toplumsal etkinliklerin dışında bunlardan kesip yemezler, ancak hayvan hastalanır veya bir kayadan düşme, bir yardan yuvarlanma gibi, herhangi bir nedenle sakat kaldığında kesip yerler, o zaman yemeklerine de taze et korlar. Bununla birlikte, özellikle kışın yapılan kömme ve küfde ile çobanların çomaklarına kavurma konulur. Ayrıca, bazan tavuk veya horoz kesilerek ya da kışın avlanan keklik etleri de aş, küfde veya kömmeye konur.

* Aş: Bulgur pilavına 'aş' denir. Günlük yaşamda aş öğlenleri ve her zaman kadınlar tarafından yapılr. Önce kalaylı bakır bir tencereye yeteri kadar su konur,ocaklık denen ve Avrupa kültüründeki şöminelere birazcık benzeyen yerde altına odundan ateş yakılarak kaynatılır. İçine -önceki deneyimlerin sezgisiyle-göz kararı bulgur salınır, bir ağaç kaşık ile karıştırıldıktan sonra kaşık tencerinin içine dikilmeye çalışılır, eğer hiç dikilmiyorsa biraz daha bulgur ilave edilir, tekrar dikilir, tam olarak dikilmiyor ama hafif sallanıyorsa bulgur yeterlidir, tam olarak dikliyorsa aş diri olacak ve iştahlı olmayacaktır. Pilav ocakta suyunu tam çektikten sonra üzerine bakır bir tavada iyice yakılmış tereyağı gezdirilir ve bir kez karıştırılır, ocaktan indirilen tencerenin kapağı açılır, hemen büyük bir kalaylı leğene konularak 'sofra'ya konulur; ağaç kaşıklarla yenilir. Evlerde pişirilen 'aş'ın içine et konmaz, genelde sade yapılır, bazan da ya leyvaz veya bıldık patates ya da mercimek konur. Ancak, 'Abdal Musa' Kurban 'Kazma Tıggıltısı' 'Püsürük', düğün ve 'Ziyaret' aşları mutlaka etli pişirilir ve bu aşları her zaman -bu konuda deneyimi olan- erkekler pişirir ve onlara "Fikge" denir. Etli bulgur pilavıÇayören köyünün düğün, ölüm, kurban, adak, püsürük, Abdal Musa, Ziyaret'e çıkma gibi bütün toplumsal eylemlerde mutlaka pişirilmesi gereken bir yemektir. Eğer, etli bulgur pilavı pişirilmemiş ise o iş yapılmamış demektir. Böyle günlerde pişirilen aşın etli, yağlı ve lezzetli olmasına özel önem verilir. Et olarak mutlaka sığır ve/veya davar eti konulur, tavuk veya herhangi bir kuşun eti konulmaz. Moğolların Gizli Tarihi, Moğolların İçtimai Teşkilatı, Altın Soy'un Defteri gibi Moğol kabile yapısı hakkında yazılan kitaplarda, Orhun Abideleri nde ve Dede Korkut hikayelerinde de Tanrılara sunulan kurban törenlerinde, kurultaylarda, şölenlerde, büyük göçler gibi kapsamlı toplumsal etkinliklerde etli bulgur pilavı pişirildiği yazılıdır. Ancak, onlarda sığır ve davarın yanında atlar da kesilip yenirdi.

* Kavurma: Son Bahar'ın son günlerinde ya bir öküz veya kısır bir koyun ya da kısır bir keçi kesilir. Etler doğranır, büyük bir kalaylı bakır kazana konur, hayvanın içi yağı da aynı kazana konur. Eğer hayvan çok etli fakat yağı azsa Divriği'den satın alınan donyağı ilave edilir. Kazan ocağa konur, altına ateş yakılır. Et iyice pişinceye kadar beklenir. Tuzu atılır, karıştırılır ve ocaktan indirilerek sıcak sıcak büyük kalaylı sinilere veya teştlere doldurulur, üzerleri temiz bezlerle örtülür, soğuduğunda bu artık "kavurma"dır. Evin serin bir yerinde saklanır. Tarhana çorbasına, 'kömme'ye, "küfde'ye konur. Bazan da kışın kar yağdığı zaman 'keklik avı'na giden avcılar ile keçi çobanlarının bellerine sarılan çökelek çomaklarının içine konur. Moğollar da kavurma yaparlarmış: "Ev hayvanlarının etleri hep yemek için kullanılırdı; etleri, yalnız haşlama olarak değil, kavurma olarak da yerlerdi. Eti, zamanımızda olduğu gibi, Sonbahar'da veya Kış mevsiminin başında, hayvanların besili olduğu günlerde hazırlarlardı, yani koyunları kesip bütün olarak dondururlardı."35
* Kömme: Daha çok kışın yapılır. Bir tencerede kavurma, tereyağı, mercimek, patates, soğandan oluşan "iç" hazırlanır. İki saç alınır, saçlardan birine açılan yufkalar serilir, üzerine bir ağaç kaşık ile 3-4 kez 'iç' dökülür, yufakının bütün noktalarına yayılır, bunun üzerine yine bir yufka serilir, yine üzeri iç'le döşenir,bu işlem 7 veya 8 kez , nadir olarak 10 kez tekrarlanır.En üste bir yufka daha serilir ama bunun üzerien iç dökülmez, ikinci saç ters çevilerek bir kapak gibi içinde kat kat yufka döşenmiş saçın üzerine kapatılır ve ocağa konulur. Ocakta daha önceden meşe veya alıç, yabani armut odunları gibi dayanıklı odunlar yakılarak hazırlanmış olan közler ve sıcak kül bir ateş küreği ile üstteki saçın üstüne yığılır, alttaki saçın altına da yeniden ateş yakılır. Böylece, saç arasındaki kat kat döşenmiş vearalarına "iç" döşenmiş olan çiğ yufkalar hem alttan hem de üstten pişirilmiş olur. 1-2 saat piştikten sonra, iki saçın arasından yağlar damlamaya başlar, üst saç bir maşa ile hafifiçe kaldırılarak 'kömme'nin kızarıp kızarmadığına bakılır, piştiğinden emin olununca üstteki saç 'kömme'nin üstüne kül dökülmeyecek şekilde kaldırılarak kömme çıkarılır ve sıcak sıcak yenir. 10 yufka ile yapılan kömmelere "babıkgo" denir. Babıko'nun özelliği çok yağlı ve etli olmasıdır.

* Küfde: Bulgur, mercimek, et, patates, soğan kullanılarak yapılır. Önce bir tencerede et, tereyağı, soğan, mercimek, patates kullanılarak 'iç' hazırlanır.Başka bir tencerede de -evin nüfusuna yani yapılacak küfde sayısına göre alınan- bulgur çok kısa süreli olarak suda kaynatılır, tam pişirilmez. Bulgur ocaktan indirilir büyük bir teşte aktarılır, burada üstü temiz bir bez ile örtüldükten sonra 3-4 saat bekletilir. Sonra evin keyvenisinin görevlendirdiği gelin veya kızlar tarafından küfdeler yapılmaya başlanır. Teştte iyice yumuşamış bulgurdan irice bir portakal büyülüğünde top oluşturcak şekilde bir parça alnır, iki el içinde yuvarlanarak top haline getirilir, içi oyulur ve bir ağaç kaşık ile iç doldurulur, için doldurulduğu yere bir miktar aynı bulgurdan konularak yeniden el içinde top haline getirilir. İçin tümü bitikten sonra büyük bir tencerede su içinde kaynatılır. Piştikten sonra indirilir, başka bir ilave ya da işlem yapmadan sıcak sıcak yenir. Küfde sıcak yenir, soğuyan küfde makbul değildir.
* Çökelik: Her gün üretilen gatıh bir tulughta yayılır, ayran bir tencereye konularak kaynatılır ve ağzı büzülebilen temiz beyaz bir bez torbaya konularak yükseğe asılır. Yaylada yapılıyorsa yakındaki bir ağaç dalına, evde yapılıyorsa evin bir direğine asılır, sızan suyun etrafı kirletmemesi için altına bir teşt konulur. Ertesi günü torbadan çıkarılır, tuzlanır ve küplere basılır.Küplerin ağzı çamurla sıvanır ve küp ters çevrilir, yani ağzı altta olacak şekilde serin bir yere yerleştirilir. Kışın sade olarak veya salamura peynirin, kavurmanın ya da tereyağın içine katılarak dürüm yapılır, ya da sabah çorbasıyla ekmek lokmalarını bandırarak yenir.

* Tarhana Çorbası: Köyde her evde bütün kış boyunca hemen hergün sabah erkenden pişirilen bir yemektir. Herkes bu çorbayı aynı şekilde yapar ama yine de bazı farklılıklar vardır. İyi bir Tarhana Çorbası şu şekilde pişirilir: Sabah ateş yanar yanmaz ocağa bir tencere su konur, içine yeteri kadar tarhana ile birlikte yazın kurutulmuş 1-2 etli kemik,3-4 domates ve biber kurusu konur, ağaçtan veya metalden yapılmış bir çömçe ile karıştırılarak 1-2 saat pişirilir. Tuzu atılır, tekrar karıştırlır. Çorbayı ocaktan indirmeden önce soharıcı konur. Soharıç hazırlama: kalaylı bakır tavaya tereyağı, kavurma, soğan konarak ocakta közlerin üzerinde iyice kavrulur, ocakta kaynamakta olan çorbanın içine dökülür, karıştırılır, biraz anugh ve kırmızı biber atılır,2-3 dakika daha kaynatıldıktan sonra çorba ocaktan indirilir sıcak sıcak ağaç kaşıklarla -arada bir üfelemeyle soğutularak- içilir. Tarhana çorbası içilirken sofrada genelde ısıtılmış yufka ekmeği, çökelek ve -varsa kavurma - bulunur. Yazın -özellikle de yaylada- et kurutmak 1960'lı yıllara kadar köyde yaygındı, yayla kültürünün kalkması ile bu gelek de kaybolmuştur. Et kurutmak için hayvan kesilmezdi, herhangi bir hastalığa yakalanan veya bir kayadan ya da yardan düşüp ağır yaralanan ya da kurtlardan ölümcül yaralarla kurtarılan hayvanlar kesilerek etleri tuzlanarak ve birazda anugh serpilerek güneşte kurutulurdu. Bu etler evin serin bir yerinde sepetler içinde muhafa edilir, kışın -tıpkı Gücük Tamey'in yaptığı gibi-çorbalara konurdu. Çok ağır bir tadı ve kokusu vardır, herkes, özellikle de çocuklar, yiyemezler. Çayören köyündeki bu besin kültürünün nereden alındığı bilinmiyor ama özellikle İç Anadolu'da çok yaygın olan pastırma ile -tuzlamak, baharat atmak, güneşte kurutmak gibi- benzerlikleri var. Pastırmanın ise Hun göçebe kültürünün uzantısı olduğuna ait çok sayıda elektronik link bulunmaktadır. Hunların kurutulmuş çiğ et yedikleri tarihi kayıtlardandır. Örneğin, Romalı tarihçi Ammianus MarcellinusAvrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır: “Hun boyları eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler"

* Bulamaç: Hamur ve tereyağı ile yapılırdı. Ekmek pişiridiği günü biraz hamur ayrılır, bir legene konur, ortası çukurlaştırılır, çukurlaşan yere ocakta eritilip iyi kızdırılmış tereyağı doldurulur. Ağaç kaşıklarla kaşıklanan hamur tereyağına bandırılarak yenir, daha doğrusu lop lop yutulur. Artık yapılmıyor.
* Tirit: Et suyun akuru ekmekler doğanarak yapılır
* Gaygana: Kalaylı bakır tavaya bir ağaç kaşığı ile tereyağı konur, odunların yandığı ocakta eritilir, üzerine 2-3 tane yumurta kırılır.
* Mıhlama:
* Cumur: Kalaylı bakır tavada tereyağı eritilip, iyice kızıdırıldıktan sonra içine ekmek doğranır.

Geleneksel Giysiler

Çayören köylülerinin kendi estetik ve zarafet anlayışlarına göre biçimlendirdikleri giyim tarzında, belki de köy kültürünün-ahlakının sadeliği, ayırıcı kültür özelliklerinin yokluğundan dolayı, mevsime, yapılan işe ve renk uyumuna göre giyinmek yoktur. Giysiler hangi renkte ve hangi kumaştan-basmadan olursa olsun birlikte giyilir, önemli olan tezeolup olmadığıdır. Kadınlar için de durum aynıdır. Yaz-kış aynı giysiler giyilir. Örneğin, -bazı istisnalar dışında- köyün bütün kadınları ve erkekleri 1965 yılına kadar ayaklarına yaz- kış yün çorap ve kara lastik giyerlerdi. Bu yıldan sonra iplik çorabı ile renkli naylon ayakkabılar giymeye başladılar. Erkekler, özellikle İstanbul’da hamallık, garsonluk, bulaşıkçılık gibi işlerde çalışmış olanlar, yani köylülerin söylemiyle, ‘gurbet görmüş olanlar’ bile ekin tarlasında ekin dererken, çayırlarda–yoncalıklarda tırpan vururken, harman sürerken ve harman çıkarırken, kısacası yaz boyunca köyde yaptığı bütün işlerde yerel kıyafetlerden çok Batı tarzı pantolon, ceket ve gömlek giymelerine karşın, ayaklarına mutlaka yün çorap ve kara lastik giyerlerdi. Kışın giyinip keklik avına gittiği kadife pantolonu yazın tırpan vururken, ekin dererken veya harmanda makana çıkarırken de giyerdi. Yazın çok nadir olarak kısa kollu gömlek giyenler olurdu. Kadınlar Ağustos sıcağında ekin dererken bile günlük giysiler içindeydiler. Kadın, erkek veya çocuk hiç fark etmez, giydikleri elbise defalarca yırtılır ve yırtılan yerlere her seferinde yama yapılırdı. Yama yapıla yapıla artık yama tutmaz hale gelen giysi paçavra ya da arholuç olarak kullanılırdı. Yama yapılırken de renk uyumuna dikkat edilmez, yama yapılan kumaş ile yama ve iplik çok farklı renklerde olabilir.

=Kadın Giysileri=

* Kadınların Günlük Giysileri

Başlarına fes olarak adlandırdıkları çok özel bir başlık giyerler. Buna fes vurma denir. En iç kısma, adi beyaz bezden diktikleri köynek denilen uzun kollu ve kalçaya kadar inen bir tür fanila giyerler. Alt tarafa basma kumaştan diktikleri ve tuman denilen bir nevi paçalarının uçlarına lastik takılmış şalvar denilebilecek bir giysi giyerler, tumanın altına ayrıca modern giyim tarzındaki külot giyilmez. Bunların üstüne İstanbul veya Divriği'den alınmış enteri denilen üstten üç düğmesi olan, belden aşağısı üç parça olan ve ayak bilelerine kadar uzanan bir giysi giyerler. Bellerine gurşag denilen yine Divriği, İstanbul, Malatya, Arapkir gibi şehirlerden alınmış kalın iplerden dokunmuş oylumlu bir kumaşı özel bir bağlama şekliyele bağlarlar. Maraş işi gurşaklar daha makbuldür. Enterinin yanlardaki parçaları baldırlardan itibaren katlanır, uçları belle sarılan kuşağın katmanlalrı arasına sıkıştırlır, böylece arkadaki peş serbest kalır. En üste yine basmadan diktikleri ve salta dedikleri bir tür mont giyerler. Ayaklara elde ördükleri, üzerinde değişik motifler olan yün çorap giyerler. Bazı keyveniler hariç, bütün kadınlar ayakkabı olarak yılın her günü kara lastik giyerler, çoğunun lastikleri yırtık ve yamalı olur. Zengin evlerin keyvenileri Divriği'de öküz gönünden dikilen yemeni giyerler. Bu giysilerin hepsi özel bir şekilde diklilen, giyilen, bağlanan giysilerdir ve fes hariç zaman içinde değişikliğe uğramışlardır. Fes değişmeyen bir giysidir. Özel olarak dikilen, bağlanan, biraz karmaşık yapısı olan ve sadece evlenmiş kadınların başlarına giydikleri başlığa fes denir. Kadınlar fesin üstüne gençken renkli başörtüleri, yaşlanınca keten denilen, olgunluğun simgesi olarak görülen beyaz, püskülleri olan büyük bir başörtüsü bağlarlar. Kızlar 3-4 yaşından evlenene kadar saçlarının ön tarafı görünecek şekilde başlarına renkli başörtüleri bağlarlar. Evli kadınların başlarına giydikleri fesi kendi keyiflerine göre dikemezler ve istedikleri zaman giyip, istedikleri zaman çıkaramazlar; yerleşmiş bir geleneğe göre yapılmış fesi gelin olacağı gün törenle başına giydirilir ve ölene kadar aynı şekildeki fesi giyer. Fes’in en iç kısmında, genelde rengi kırmızı, tepesi yuvarlak olan ve kafaya geçirildiğinde uçları kulaklara kadar inen bir külah vardır. Bu külahın tepesine, tepenin oylumunu 0-5-1 cm taşacak şekilde, yuvarlak mukavva kağıt kesilir ve külahın tepesine yorgan ipiyle dikilir, buna gabara denir. Sonra gabaranın taşan kıyısı boyunca nazar boncukları, yerel inanışlara göre nazara karşı geldiğine inanılan diğer şeyler dikilir. Külahın kulaklara kadar inen kenarının tam ortasına 15-20 cm boyunda enli bir uçkur lastiğinin uçları karşılıklı olarak dikilir, buna sakgandurugh denir; çeneye geçirilir, böylece fesi başa sabitler. Külahın etrafına puşu denilen mutlaka siyah renkrte ve içinde çok ince renkli çizgiler olan ince bezden bir başörtüsü özel şekilde sarılarak düğümlenir; bu kompleks giysiye fes denir. Fes, bir kadına ilk kez gerdeğe gireceği gün giydirilir. Gelin ata bineceği gün, yani düğünün üçüncü günü, gelinin annesi, ebeleri, halaları, bibileri ve diğer akrabaları ile gelin başı bağlamakta usta olan köyün deneyimli kadınları hep birlikte gelin başı bağlamaya giderler. Bu ekibin bağladığı başı gelin ihtiyarlayıp ölünceye kadar başına giyer; eskiyen kısımları değiştirilir ama yapısı değiştirilemez ve gece yatmanın dışında çıkarılamaz. Gündüz uyurken de çıkarılmaz, çıkaranlar ayıplanır. Yeni gelinler bir ipe dizilmiş altınlarını alın hizasında feslerinin önüne asarlar. Yeni gelinler ile evli genç kadınlar iki taraflı favori hizasında birer top şaçı fesin altına sokmaz, uçlarını keserler, buna kankul denir, başörtüsü kaküller karşıdan görünecek şeklide fesin üzerine bağlanır.

* Özel Günlerde Giyilen Giysiler:

Gutmu: Kırmızı renkte, desenli, üç parçadan oluşanve bir kaftanı andıran bir giysidir. Sadece düğünlerde giyilir, giyenler mutlaka halaya girip oynarlar. Seten:Aynen gutmu gibidir, ondan kumaşının dokuması ve desenleri ile ayrılır. Seten de sadece düğünlerde giyilir. Bir kadının ya gutmusu ya da seteni vardır, ikisinin birden bulunması zenginlik işaretidir. Bunlar genelde çeyizle birlikte getirilir. Yemeni: Divriği'de köşkerler tarafından öküz gönünden dikilen, ökçesiz ve desensiz siyah renkte bir ayakkabıdır. Bunu daha çok maddi durumu görece iyi olan evlerin keyvenileri giyerdi. Gelinler ve genç kızlar kara lastik giyerlerdi, 1970'lerden sonra renkli naylon ayakkabılar giymeye başladılar. Hala köyde bazı kadınlar bu ayakkabılardan giymektedirler. Peşkir:...... Belik:.....Guşag, Enteri:..... Şakga:..... Salta:..... İşlik:....... Fes:..... Puşu:..... Öylük:..... Yün çorap:....

=Erkek Giysileri=

Erkekler ceket, pantolon ve gömlek giyerler. Ayaklarına kara lastik ve iplik çorabı giyerler. 1970'lere kadar yünden elde örülen, üstünde çeşitli nakışlar olan çorap giyerlerdi. Erkekler; onlu yaşlarla birlikte başlarına şapka giyerler. Bu, onların artık büyüdüklerini, "erkek" olduklarını gösterir. Cumhuriyet'in simgesi şapka, Çayören Köyü'nde çok değer verilen bir semboldür. Köyde "şapka bir insanın namusudur" sözü türetilmiş ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Köyde sarık, şalvar, fes hiç giyilmez, komşu Şafi Kürt ve Kızılbaş Kürt köylerinden bu kıyafetlerle gelenlere iyi gözle bakılmaz, onlara mesafeli davranılır.

=Çocuk Giysileri=

Çocuklar analarının ya da ebelerinin ellerinde diktikleri; fistan, tuman giyerler. Tumanın belinde lastik uçkur vardır, paçaları ökçeye kadar uzun olur. 1960 yılların ortalarına kadar çocukların çoğunun ayağında çarık, çok az bir kısmında da karalastik vardı. Bazı çocuklar yaz kış yalınayak idi.

Eğlence Kültürü

=Çocuk Oyunları=

* Eneke: Erkek çocuklar oynar.
* Korsinbek: Türkiye'nin hemen her tarafında çocukların oynadığı körebe oyunu ile aynıdır. Oyun alanı evin ahırları, komları, samanlıkları da dahil her yeridir. Kız ve oğlan çocukları birlikte oynarlar.
* Arassı: Erkek çocukların oynadığı oyundur; 6'şar kişiden kurulu 2 takım halinde oynanır. Daha çok işlerin azaldığı sonbaharın son günlerinde, kışın ve ilkbaharın başlangıç günlerinde oynanır. Tek katlı damların dambaşılarında oynanırdı;bu evler ahır veya alaf koymak için yapılmışlardır, içlerinde insanlar yaşamaz. Arassı oynayacaklar, oynayacakları dambaşıyı -aralarındaki uzun tartışmlardan sonra- belirleyerek oraya giderler, onlarla birlikte çok sayıda daha küçük yaştaki erkek çocuk da damın çevresinde yerlerini alırlar. İyi arassı oynayanlardan ve yaşça daha büyük olanlardan iki kişi ortaya çıkar ve aralarında ayak saymaca yaparlar; hangisinin ayağı diğerinin ayağının üstüne gelirse, ilk oyuncu seçme hakkı onun olur. Bu kişi,aldım aldım ben beni dedikten sonra en iyi arassı oynayanın adını yüksek sesle söyler, örneğin,Ali'yi aldım der; bu kez öbürü kendi seçeceği çocuğun adını söyler, örneğin ben de Memmedi der ve bu şekilde sırayla karşılıklı seçmeler yapılarak takımlar kurulur ve oyun alanı çizilerek belirlenir. Bunun için, dam, bir kömür ya da gakguç ile 3 bölüme ayrılır, her takım çizilerin bir tarafına yerleşir, ortadaki alan boş bırakılır ve oyun başlar. Kura çekilir, kaybeden taraftan bir oyuncu ortaya çıkar, karşı takımdan da başka biri ortaya çıkarak ona dokunmaya çalışır,dokunduğu anda dokunulan yanar. Bu nedenle, dar alanda çok kıvarak hareketler-figürlerle kovalamaca başlar, tüm elemanları yanan takım yenilimiş sayılır. Oyunda tartışmalar, bazan küçük çaplı kavglar olur. Mızıkçılık yapan çocuklara cıgız denir.

* Aşık Oynamak: Erkek çocuklar oynar. Aşık, öküz, koyun ve keçinin ayak eklemlerinden çıkarılan bir kemiktir, 'aşık kemiği' de denir. Bu kemikle oynanan oyuna "aşık oyunu" denilir, en az 10-15 aşık'la oynanır. Oyunda kemiğin her kenarının bir anlamı vardır. Dede Korkut destanında, aşık oyunundan söz edilir:"''Dirse hanın oğlancığı üç kabile çocuğu ile meydanda aşık oynuyorlardı."[36]
* Sulamaç: Erkek çocuklar oynar.
* Beştaş: Kız ve oğlan çocukları birlikte oynarlar.
* Seksek: Kız ve oğlan çocukları birlikte oynarlar.
* Heket: Kışın mahlada oynanır. Akşamlıktan sonra yakın dostlar çoluk çocuk birinin evinde toplanırlar, buna mahlaya gitme, ya da kısaca mahla denir. Evde büyük küçük herkes oyuna katılır ama en çok çocuklar arasında oynanır. Sırayla her çocuk diğerlerine bir soru sorarak cevabını ister. Daha çok da ad vermeden köydeki evlerin nüfus sayısı sorulur. Örneğin, bir evde üç çocuk, bir kişi, bir karı var, bilin baklım kim ? diye sorulur.

=Erkek Oyunları=

* Dama:İstanbul'a çalışmaya gidip uzun süre kaldıktan sonra gelenler arasında oynanırdı, çok yaygın değildi
* Tavla: Daha çok gurbette küçük memuriyetlerde bulunmuş olanlar köye gelen öğretmenler ile oynarlardı. Köyde eskiden bu oyunu bilen çok az kişi vardı, şimdi ise -kızlar da dahil- gençler arasında çok oynanan bir oyun.
* Kağıt Oyunları: Kış aylarında çok yoğun olarak oynanırdı. 52'lik kağıtla oynanan tüm oyunlar köyün hemen bütün erkekleri tarafından bilinir ve oynanırdı. Oyunlar keyif almak için oynanırdı, para ya da başka bir çıkar için oynanmazdı.
* Tura Oyunu:Düğünlerde oynan çok sert ve şiddet içeren bir oyundur. Bu nedenle, daha çok gücünü- kuvvetini göstermek isteyen genç erkekler arasında oynanırdı. Büyük bir başörtüsü, çok nadir olarak bir kendir parçası ıslatılır, iki ucundan ters yönlerde olmak üzere iyice bükülür, sonra iki uç birleştilip ortasından çekince iki sarmallı kalın bir urgan ortaya çıkar, buna turadenir. Halay dağıldıktan sonra, tura oynamak isteyen erkekler bir halka oluşturular, ceketlerini çıkarıp, kollarını sıvarlar. Herkesin elinde kendi yaptığı turası vardır. Sırayla ortaya çıkılır, çıkmayan korkak sayılır ve utancından kimsenin yüzüne bakamaz. Ortaya çıkan, saldrının kimden geleceğini görüp kaçabilmek için halkadaki herkesi gözleriyle kontrol ederek dairesel bir yörüngede ritmik hareketlerle çok yavaş olarak koşar,adeta dans ederek yürür. Ona kin besleyen bu nedenle de küçük düşürmek isteyen halkadaki biri, onun bir dalgınlık anında arkasından yaklaşarak elindeki tura'yla bütün gücüyle beline ve omuzlarına vurur, kafaya ve yüze vurmak yasaktır. Bu şiddet darbelerine dayanmayanlar oracıkta yere yığılabilirler. Bu oyunun Çayören Köyü düğünlerine komşu Alevi Kürt köylerinden geçtiği sanılmaktadır.

=Düğün=

Düğüne kadar olan süreç:Çayören Köyü'nde kız ve oğlan çocukları birarada büyüler; korsinbek, beştaş, üçtaş oyunlarını birlikte oynarlar. İlkbahar'da kuzu yaymaya birlikte giderler, yazın ekin tarlalarında, yoncalıklarda, bostanlarda iç içe, yana yana çalışırlar. Düğen öküzlerini suvarmaya, davar sağmaya giderken, sogku döğerken, vb işlerde kız-oğlan karışık gruplar halindedirler. Yayladan köye, köyden yayalaya kız-oğlan çocukları birarada gruplar halinde gidip gelirler, düğünlerede genç kızlar ile genç erkekler el ele, omuz omuza halay çekerler. Bu doğal birlikteliklerde birbirleriyle yarenlik ederler, beraber ikili-üçlü gruplar halinde türkü söylerler, birbirlerine dertlerini açarlar. Bazen de,çok sayıda kız ve oğlan çocuğunun karıştığı kavgalar olur, birbirlerine yumruk atarlar, saçlarını çekerler, kızlar daha çok rakibinin yüzünü tırmalarlar. İşte bu süreçte bazılarının arasında duygusal yakınlaşmalar olur. Bu yakınlaşma-cinsel ilişkin olmaksızın- 1-2 yıl, hatta 3-4 yıl bile sürebilir. Genelde ailelerin haberi vardır. Sonunda evliklik olabildiği gibi ayrılık da olabilir, bu büyük bir sorun oluşturmaz. Köyde evlilik öncesi cinsel ilşki olmaz/olamaz, böyle bir ilişiki Cem'deki yargılamada "düşkünlük" ile sonuçlanabilir. Önce 'kız istemeye' gidilir', eğer kız verilirse söz kesilir, bir kaç ay sonra nişan, sonra da düğün yapılır. Kısacası Çayören'de düğün, genel olarak, birbirlerini kendi özgür iradeleri ile seçen kız ve oğlanın evliliklerini kutlama, herkese ilan etme törenidir. Bununla birlikte, kendi istemlerinin dışında evlendirmeler de görülür. Bunda "mal" ve kalıntemel nedendir. Kalın, 1970'li yıllara kadar uygulandı, sonra kendiliğinden kalktı, utanılacak bir konuma düştü. Şimdi daha çok eğitim durumunun denkliğine göre evlilikler yapılıyor. Düğünler, genelde ekinlerin derilmesi ve harmanların kalkmasından sonra,Eylül-Kasım dönemi-yapılır. Düğünler yaklaşık 500 M2'lik büyük dambaşılarda veya harmanlarda davul ve zurna ile yapılır, saz dahil başka hiçbir çalğı çalınmaz. Düğünler genellikle 3 gün sürer, birinci ve ikinci günlerde değişik halay türleri oynanır. Kadın -erkek birlikte aynı halkada oynarlar. Bazan bir halay halkası damda dönemeyecek kadar büyüebilir, o zaman ikinci bir halka oluşturulur. Düğünlerde mutlaka erkekler 2'li veya 3'lü gruplar oluşturarak yüksek sesle türküler söylerler; neşe saçan,coşku dolu bu türkülere düğün türküleri denir. Düğün süresince ne 'Beg', ne de gelin ortalıkta görünmezler. Begin düğün sürecinde herkesin içinde olması cididyetsizlik ve geleneklere saygısızlıktır.

Düğünde giyilen erkek giysilerinin bir özelliği yoktur ancak yeni ve temiz elbise olmasına dikkat ederler. Boyunlarına 'boyun atkısı" denilen ince ve parlakt kumaştan yapılmış, tıpkı düğünde bekar kızların başlarına bağladıkları 'şakga'ya benzer bir fular bağlarlar ve genelde bunlar gelinin ata bindirildiği gün hem at koşturacakallr hem de gelinin atına eşlik edeceklerdir.Bu nedenle, bunlara 'düğün atlısı'denir. Kadın giysileri çok özeldir; Gutmu ve Seten denilen, kalçadan aşağısı üç parçadan oluşan kaftan gibi, önden düğmeli bir elbisedir.Gutmu ve Seten'in kumaşları ve üzerlerindeki nakışlar farklıdır. Bunun üstüne 'simli salta' denilen, üzerinde ebrular olan bir bir tür "mont" giyilir. Böyle özel giyimli bayanlara 'düürşü'denir. Evli genç kadınlar ile bekar kızlar 'düürşü' olabilirler. 'Düürşü' olmayan evli kadınlar enterilerini, genç kızlar da en yeni basma fistanlarını giyerler, evli kadınlar başlarına 'keten' denilen beyaz ve büyük bir başörtüsünü bağlarlar,ayaklarına yeni örülmüş yün çoraplarını ve Divriği'den getirttikleri yemeni giyerler, kızlar ise şakga denilen çeşitli canlı renklerle süslü eşarbı aynı şekilde bağlarlar, ayaklarına yeni lastik ayakkabılarını giyerler. Bir düğünde çok 'düürşü" ve 'düğün atlısı'nın olması o çiftin hatırını gösterir.

Düğünün üçüncü günü gelin ata bindirilir.Gelin ata bindirilip “damat”ın evine götürülürken tepeden-tırnağa tüm vücudunu kaplayacak ölçüde başına büyük bir şal örtülür. Bu şala “dolak “ denir, rengi kızıldır. Gelin, yaklaşık 1-2 ay evin dışına çıktığında bu dolak”ı örtmesi gelenektir. Aslında sadece Çayören'de değil, Divriği’nin bütün Alevi köylerinde bu gelenek vardır. Hatta, Anadolu’nun birçok köyünde de benzer uygulamnın olduğu görülüyor. Örneğin,Kasım-Aralık 2004’de TGRT’de -dizi program halinde- Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki düğün törenleri gösterildi. Gelinlerin hemen tümünün başına, gelinliğin üstüne, kırmızı renkte bir mendil veya tülbent örtülüyor. Orta -Asya Türk göçbe yaşamı hakkında önemli bilgiler elde edilen 'Dede Korkut Destanı'nda evlenenlerin kırmızı renkte elbiseler giyidikleri anşılmaktadır: "Adaklısından gelin hediyesi olarak bir kırmızı kaftan geldi."[37] Gelinin bindiği atın yularını sağdıç çeker, sağında ve solunda Beg'in yakın arkadaşarı ve diğer "düğün atlıları" yer alır, bu atlılar zaman zaman Ergek'te ve köyün önündeki düzlükte at koştururlar. Gelinin bindiği atın arkasından hemen bütün köyden oluşan "gelin alayı" yürür. Sağdıç veya köylülerden biri, maçlardaki amigolar gibi, sık sık şu sözleri bağırır: "Gökten indi bir kuzu, kanatları kırmızı, kim Allah'ı severse selavatlasın şu gızı! Topluluk bu sözleri koro halinde ve yüksek sesle, "meralı Muhammed"e selavaaaattt..." diyerek yanıtlar. Koro hep bir agızdan," keklik gibi cücüklü, keven gibi koklu ola! cümlesini tekaralar. Gelin alayı, köyün alt tarafındaki yoldan ilerleyerek Ergek'ten geçer, mezarlıktan dönerek köyün üst yolundan damatın evine gider. Beg, genelde annesi, babası,kardeşleri ve eğer hayataysa ebesiylebirlikte oturuyordur. Gelinin atı, iki katlı taş evin evin önünde durur, Beg ceketiyle kafasını-yüzünü gizleyerek ve bitişik evlerin merdivenlerini, damlarını kullanarak gelinin kapısında bekletildiği iki katlı evin toprak damına çıkar, elinde "kırmızı" bir alma ile bir tabak kuru üzüm ve leblebi karışımı vardır. Beg dama yatar, elinde alma gelinin başını hedefler, o anda aşağıda atın sağında solunda, önünde arkasında 7'den 70'e birikmiş olan erkeklerden oluşan halk heyacandan birbirini ezer, aynı anda komşu evlerin ayvanlarında, pencerelerinde ve dış kapılarında yaşlı-genç kadınlar ile kızlar yığılmışlardır aynı anda hem 'beg'i hem de gelinin atının çevresindeki erkeklerden oluşmuş topluluğu heyacanla izlerler; Alma'yı almak için kalpler duracak gibi olur ve bu, bir anlık bir olaydır. Alma atılır, eğer havada yakalanmamışsa onu ele geçirmek için herkes yerde, dolayısıyla birbirnin üstündedir. Alma'yı alan, başka bir düğüne kadar köyün kahramanıdır.Gelin attan indirilir, eşiği öper ve kadınlar tarafından evdeki odasına götürülür. Bu sırada Fikge, sabahın erken saatlerinden beri hazırlıkları yapılan etli bulgur pilavını pişirmiştir. Düğün aşı küçük ölçekli kalaylı bakır kazanda pişirilir, aynen Abdal Musa aşı gibi, leğenlere yufkalar bandırılarak yenir. Yatsı zamanı av tüveği ile havaya ateş edilir, gelinin " bakire" olduğu böylece köye, tabi ki dosta -düşmana- duyurulmuş olur! Beg 1-2 hafta, gelin 1 ay kimseye gözükmezler..

=Gluglu=

Ocak ayında yapılırdı. Gece ay ışığında, amatör aktörler tarafından oynanan bir sahne oyunu olarak düşünülebilir. Genç bir erkek kadın kıyafeti giyer, başka bir genç erkek de ak saçlı , ak sakallı ihtiyar kılığına girer. Arkalarında gruplar halinde gençler koro halinde maniler söyleyerek ev ev bulgur, un ve tereyağı toplarlar. Amaç toplamak değil, eğlendirmektir. Bazı evlerin pencerelerinden ip bağlanmış sepetler veya boş tenekeler sarkıtılarak yiyecek konulması istenir. Toplanan çiğ besin maddeleri uygun bir evde pişirilerek hep beraber yenilir. Sabaha kadar oyun oynanır, türkü-maniler söylenir, karı-koca kılığındaki aktörler komiklikler yaparlar: oynayanlar ve seyredenler çok neşeli, mutlu ve yarınlarından umutludurlar.

=Kadir Gecesi=

Her Kurban Bayramı'nın arife gecesinde yapılırdı. Gece isteyen kadın, erkek ve çocuk aileleriyle veya yakın akrabalarıyla gidip köyün hemen altındaki derede suya girip çıkarlardı. Kış aylarında bazen dere baştan başa buz tutmuş olabilirdi, buzlar büyük taşlarla veya kazma-küreklerle kırılarak suya girilirdi. Bu gelenek 1960'lı yıllarda terk edildi.

=Günlük Yaşam=

Çayören’de günlük yaşam mevsimlere göre biçimlenmiştir, yani yılın her günü faklılıklarını da beraberinde getirir. Bununla birlikte, yaz-kış, ilkbahar-sonbahar hiç değişikliğe uğramadan , bir gün öncesinin aynen tekrarı olan bir iş vardır; ocaklığa ataş yakmak. Evde keyveni kimse ateşi de o yakar. Her sabah evde yataktan en erken keyveni kalkar, önce kapıya çıkar yüksek sesle Türkçe şükürler-dualar-dilekler eşliğinde elini–yüzünü yıkar: Layilaha illallah, hagh birisin resulallah ! Senin varlığına, birliğine, verdiğin nimmetlere şükürler olsun yarebi ! Elimi gözümü veresin, kimsenin eline yüzüne goymayasın, mıhanete mohdac etmeyesin ! Cemi cümle’nin yanı sürebizim de hakgımıza iyisini deel, heyirlisini veresin! Duşmana fırsat vermeyesin ! Kimseyi gorhtuğu yere uğratmayasın, yanı süre de bizi gortuğumuza uğratmayasın !, vb şükranlarını sunarak dileklerde bulunur. Dilekler mutlaka öncelikle 'Cemi Cümle, yani herkes içindir. Çünkü, hiç kimsenin tanrısal yardımı yalnız kendisi için istemeye hakkı yoktur; bütün insanlar için ve özellikle Aleviler için dua eder, dileklerde/istemlerde bulunur; bütün insanlar için dua ederken/dileklerde bulunuken kendisi de bunun içindedir. Dualarının, dileklerinin Mıhammed Mısdafa , İmam Ali, On İki İmam, Üçler, Yediler, Gırghlar ve bütün ermişlerin, uluların yüzü suyu hörmetine kabul etmesini ister. Ayrıca Eyerli ve Gatırlı’dan da doğrudan benzer dileklerde bulunur. Sonra gelir ateşi yakar. Köyde çok az evde kibrit bulunurdubu nedenle ocağı yakacak keyveni kendi evine en yakın kimin bacası tütüyorsa sagsıyı alıp o eve gider ateş alıp gelir kendi ocağını yakardı. Hiçbir ev buna engel olamaz. Çok nadir de olsa da, ateş vermek istemeyenler Allah’ın ataşını bile esirgiyi diyerek ayıplanır. Ocaktaki ateş gece yatana kadar söndürülmez.Ocağın erkenden yakılması ve yatana kadar sürüdürülmesi çok önemlidir;sülalenin devamlılığı ile bir tutulur. Nitekim, köydeki en şiddetli garışlardan biri " ocağın söne!" dir. Moğolarda da bu anlamda kullanıldığını görüyoruz. Örneğin," Düşmanlara iltihak ettiğinden dolayı amcasını idam etmek isteyen Cengiz Han’a arkadaşları: ' " Kendi akrabanı öldürmek, kendi ateşini söndürmekle birdir' dediler.Ancak, ev halkı yatmadan önce ocaktaki ateş mutlaka sönmüş olmalıdır; keyveni yatmadan önce ocağı kontrol eder eğer hala ateş varsa mısmıllah deyip bir miktar su dökerek söndürür. Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla birlikte aynı seremoni tekrarlanır. Ocak yandıktan sonra ocağa çorba konur; yaz ise bulgur çorbası, kış ise tarahana çorbası. Çorba pişene kadar keyveni evi süpürür, anne-baba ve uşahglarahırları süpürür, hayavanların yemini-suyunu verirler. Herkes işini bitirince hep birlikte sofayara oturur çorbalarını içerler, sonra herkes kendi işine gider. Örneğin, ilkbahar ve yaz günlerinde ihtiyarlar ve çok küçük çocuklar hariç tüm köylüler tarlalarda, bahçelerde, harmanlarda çalışırken, sonbaharda erkekler tarla sürmek, ekin ekmek, keven almak ile meşgul iken kadınlar buğday yıkama, bulgur, yarma, un, tarhana gibi kışın yenilecek besinlerin üretimiyle ilgilenirler. Kışın ise, erkekler ve kadınlar hayvanların yemlenmesi, ahırların temizlenmesi, damlardaki karların kürenmesi gibi işleri birlikte yaparlar. Erkekler karın bol yağdığı günlerde keklik avına giderler.

Çayören köyü erkeklerinin günlük yaşamlarında vazgeçemedikleri bir alışkanlıkları da köyün ortasındaki küçük meydana gitmektir. Köyde hiçbir zaman kahvehane olmamıştır, toplanma yeri en soğuk kış günlerinde de,en sıcak yaz günlerinde de köyün tam ortasındaki küçük meydandır. Köyle ilgili bütün kararlar bu meydanda alınır. Burada sadece erkekler toplanır, önemli kararların alıncağı günlerde yandaki evlerin ayvanlarına toplanan kadınlar bir yandan sohbet ederlerken diğer yandan meydandaki tartışmaları dinlerler ama hiçbir zaman tartışmalara katılmazlar. Meydanın kıyısında birkaç tane kalas, eski tahta parçası ve ufak taşlardan derme çatma yapılmış, 15-20 kişin oturabileceği bir yer vardır. Buraya daha çok yaşlılar ve sakatlar oturur, geri kalanların tümü ayakta üçlü, dörtlü veya daha fazla kişinin katılıdığı gruplar halinde sohnbet ederler. Kimisi tarladan yeni gelmiştir, evine gitmeden oraya gelmiştir.Bu nedenle elinde kürek, kazma, değnek, orak veya tırpan olabilir. Çocukları gelip akşamlık için babalarını oradan çağırırlar. Yaz günlerinde köyün meydanında, insan sesleri gece geç vakitlere kadar bir uğultu halinde yükselip dururdu. Konuşmalar çoğu kez, özelikle ekinlerin suvarılacağı Mayıs- Haziran döneminde su nöbetleri tartışmalarının/münakaşalarının uzaması yüzünden- gece geç vakitlere kadar sürerdi. Bazan bu meydanda çok kişinin katıldığı kavgalar olur; yüksek sesle söylenen galiz küverlerlerle birlikte yumruklar, kürek sapları, değnekler ve küçük taşlar havada uçuşur, kimin kime vurduğu pek belli olmazdı. Köyde tarımsal üretimin yıllar önce sona ermesinden ve üretken nüfusun gurbette olmasından dolayı bu doğal demokrasi ortamının eski aktivitesinden eser kalmadı.

Çayören köylülerinin, özellikle kadınlarının, günlük yaşamlarında zorunlu olmakla birlikte severek de yaptıkları günlük işlerden biri de, daha çok kış ve ilkbahar günlerinde, sabah ekenden “Ergek”e sığır gatmaya gitmeleridir. Ergek, köyün hemen alt tarafında, Uludere’nin kıyısında irili ufaklı çakıl taşlarıyla dolu bir alandır. Her ev büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarını sabah erkenden, çorbalar daha içilmeden, buraya haylar; tüm köyün sığırları ve davarları toplandıktan sonra çobanlar tarafından yaylıma götürülürdü. Buğasak olan inekler büyük bir itiş kakış ve bağrışlar içinde Ergek’te boğaya çekilirdi; ineğin boynuna bir organ bağlanır, sahiplerinden en güçlü kuvvetli erkekler bir yandan hem ipten hem de ineğin kuyruğunu tutarak hareket etmesini engellenmeye ve böylece boğanın aşmasını kolaylaştırmaya çalışırken diğer yandan da boğaları cinsel bakımdan uyarmak için sürekli yüksek sesle “hırrr, hırrrr, hırrrrrr!!! diye bağırırlardı. Bu olaya “çevürme” denir. Boğanın ineğin üzerine sıçrayarak cinsel birleşmeyi başarmasına “aşma” denir. Çevirme işinde yaşlı-genç, çoluk-çocuk, kadın-erkek görev alır. İri, güçlü kuvvetli boğaların aşması için evin erkekleriyle birlikte -gelinlik kızları ve yeni gelinleri de dahil- kadınları da yardımcı olur, yani onlar da hırrrr, hırrrr! diye bağırarak ve diğer boğaları sopayla kovarak istedikleri boğaların ineklerine aşmasını sağlarlar. Ergek’te sığır veya davar gatma işini genelde yaşlı kadınlar ve çocuklar yapardı. Orada kadınlar –tıpkı erkelerin köy meydanında yaptıkları gibi- hemen ayaküstü ikili –üçlü gruplar oluşturarak bir iki gün önce olan kavga, yeni ortaya çıkan bir aşk hikayesi, vb gibi yakın geçmişe ait ilginç olayları kısık sesle analiz ederler, yorumlar yaparlardı, yani dedi-kodu yaparlardı. Kısacası Ergek’e sığır gatmaya gitmek Çayören kadınları için hem iş hem de sosyal bir faaliyet idi.

Çayören'de günlük yaşamın değişmeyen öğesi de kadınların ve erkeklerin çocukluk çağlarından başlayarak "türkü" söylemeleridir. Herhangi bir iş görürken, örneğin evde tuluk yayarken veya ahırları süpürürken, tarlada ekin dereken, çayırda tırpan vuruken, harmanda düğen süreken, yolda yürürken, yaylada koyun sağarken, düğünde oynarken türkü söylerler. Başka bir ifadeyle, nerede hangi işi yapıyor olurlarsa olsunlar türkü söylereyek yaparlar ve günümüzde kentlerde yaşayanlar da türkü söylüyor, türkü dinliyor ve türkü söylenen barlarda eğlenmeye gidiryolar. Kısacası türkü Çayören Köylüleri'nin hayatlarının olmazsa olmazıdır. Aynı olgu göçebe yaşam sürüdüren Avrupa Hunlarının da geleneğiymiş: "otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekler en önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı...Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren, doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi.Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı"[38]

İlkbahar

Mart ve Nisan aylarında bolca kavak ve söğüt ağaçları dikilir. 1965'ten sonra elma, armut, kayısı, ceviz gibi meyve ağaçları fidanları dikilmeye ve köyün tarlalarındaki yetişmiş olan yabani elma ile ahlat ağaçları aşılanmaya başlandı. Çayören köylüleri 1960'lı yılların ortalarına kadar elma, armut, ceviz ve dut'u Malatya'nın Arapgir ve Eğin ilçelerinden katırlara, eşeklere yüklenerek köye buğday, fiğ, arpa ile değiştirmeye getiren çerçilerden -çok az miktarlarda- temin edebilirlerdi. Asıl elma ve armut ihtiyaçlarını tarlalarda ve meralarda bulunan yabani ağaçlardan karşılarlardı. Bu meyvalar Ekim-Kasım döneminde olgunlaşırlardı. Herkes kendi tarlasındaki ağaçları korur, meyvalarını getirip samanlıkta depolar, sonbahar ve kışın yerlerdi. Saman üzerine konan bu meyvalar hem daha çabuk olgunlaşırlar, hem de çörüşmezler. Çayören'in çevresindeki diğer Alevi ve Kürt köyleri de aynı durumda idi. Bu nedenle, özellikle dağlardaki yabani meyvelerin toplanması yüzünden hem Çayören köylülerinin kendi aralarında, hem de başka köyülerle bazen sert tartışmalar, hatta kavgalar olurdu. 1960 yılında köye Sivas Yıldızeli Köy Eğitim Enstitüsü mezunu bir öğretmen geldi, okulun hemen yanındaki yoncalıkta bulunan yabani armut ağacına "aşı" yaptı. Bu ağacın 4-5 yıl sonra meyva vermesiyle birlikte köylüler bir yandan tarlalarında bulunan yabani elma ve ahlat'ları aşıladılar, bir yandan da yonca, fiğ, 'boy' ektikleri yerlere Tokat'tan, Amasya'dan, Malatya'dan getirdikleri elma, armut, kayısı, ceviz ağaçları diktiler. Aynı dönemde arıcılık hızla gelişti. 1970'lerin başlarında 5 ton elma, 2 ton bal üreten evler oldu. Bugün, -köyün üretken nüfusu büyük kentlerde olduğundan- elma, armut, kayısı ağaçları kesilerek odun olarak kullanıldı, ceviz yetiştirme ve arıcılık sürdürülüyor.

=Ot Derimi=

Mayıs ayının ortalarından Haziran'ın sonuna kadar devam eden süredir. Bu sürede yoncalar, çayırlar, tumlardaki otlar orak ve tırpanla biçilir, dağlardan "kes" denilen dikenli bitkiler orakla biçilerek getirilir. Biçilen otlar pırnat halinde kurumaya bırakılır. Biçilen yoncalar bağ, çayır otları burma yapılır.'Bağ', biçen kişinin elinin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte 3-4 yonca destesi üst üste konularaka yine yoncadan yapılan bir bağ ile bağanır.Yonca bağı, modern tarım araçlarıyla yapılan saman balyasına benzetilebilir. 'Burma', çayır otları tırpanla vurulur,birkaç gün kurumaya bırakılır, sonra alt-üst edilir yin 3-4 gün kurumaya bırakılır. Kuruyan otlar 4-5 noktada yığılır ve her yığın iki kişi tarafından bükülerek burma haline getirilir. Bunlardan ayakta olanı küçük bir deste ot alır, tam ortasından ikiye katlar ve ortasından 30-40 cm uzunluğunda bir sopa geçirir ve eğilerek bunu ot yığının dibinde oturan kişiye uzatır, oturan kişi yığındaki otu sopaya dolanmış ota -bükerek- ekleme yapar ve bunu 'vida yönünde' sürekli yapar, ayaktaki ise, iki ucundan iki eliyle tuttuğu sopayı ot yığınından ot ekleyen kişinin tersi yönünde bükererek ve vücudunu sağa sola hafiften yaylandırarak çok yavaş bir şekilde arka arkaya gider ve işaretli yerde durur. İşaretli yer, yapılacak burmanın büyüklüğünü belrler. Bu noktada ayaktaki kişi sopayı burmanın ucundan çıkarır, elindeki ucu, yığında sürekli bükerek ot ilave eden kişin elindeki uç ile birleştirir; ot, zıt yönde bükülen bir ip gibi, hemen dolanır; bunun adı burmadır. Çayırları büyük olan evler yılda 500-1000 burma bükebilirler. Çok burma üretimi zenginlik işaretidir. Ot bükmek hem ağır, hem de sürekli aynı hareketler yinelendiğinden,can sıkıcı, bezdirici bir iştir. Ancak, hemen bitişik çayırlarda ot bükenler veya tırpancılar ile şakalaşmalar,İstanbul veya asker anılarının abartılarak anlatılması, ya da civardaki tarlalarda çalışan genç erkek ve kızların yüksek seslerle söyledikleri türküler, ıslık sesleri,çevredeki çoban çocukların yüksek seslerle konuşmaları veya birbirleriyle şakalaşmaları,köpek havlamaları, eşek anırtıları, at kişnemeleri, vb öğelerden oluşan ortamda günün akışı fark edilmez bile ve bu doğal ortam çocukların belleklerinde yerel kültürün hiçbir zaman silinmeyecek izleri olarak kalır.

Yaz

Çayören'de yaz 15 Haziran-15 Eylül arasındaki süredir. Çayören'de kış çok soğuk, yaz da o kadar sıcak geçer. Yazın özellikle öğlenleri çok sıcak olur. Gölgeler üç ayak olduğu zaman, yani saat 13.00 civarı, platonun her yanına sessizlik hakim olur. Günışımasıile birlikte bozkırın her yerinden yükselen değişik canlılara ait sesler bu zamanda kaybolur. Çünkü, güneşin dayanılmaz sıcağıyla ağırlaşmış gök altındaki platonun her yanı sıcaktan kavrulur, her canlı bulabildiği bir ağaç veya bir kayanın veya gol denilen küçük dar vadilerin güneşi engelleyen kuytularına girer. Koyun çobanları sürüleri köye yakın koruluklara ya da ekilmemiş tarlalardaki ağaçların altına getirirler. Kendileri yemekleirni yedikten sonra uykuya çekilirler, o sürede berciler koyunları-keçileir sağarlar. Düğenci çocuklar öküzleri düğenden salar 'kos gölü'ne giderler, orada Ulu Dere'de çimerler. Ekin tarlalarındaki honcular dermeyi bırakırlar, gölgelerde dinlenmeye çekilirler, bazıları uyur. Başka bir söylemle gökten lav lav ateşlerin indiği yaz öğlenlerinde bozkırda çığlıklar diner; güneş ve sessizlik buluşur. Gölgelerin salınması, yani 6 ayak olması, ile birlikte, bozkırın her yanı yeniden canlanır; koyun sürüleri yeniden yaylıma çıkar, honcular honlarına yeniden girerler, türküler, çocuk ağlamaları, çan sesleri, köpek havlamaları, eşek anırmaları, at kişnemeleri yeniden birbirine karışır. Gölgelerdeki, korulardaki, kuytulardaki börtü böcek, kurdu kuşu kendilerine özgü sesleri ile yeniden fonda belirirler. Akşamla birlikte, Ağustos öğlenlerinin mavi-kızıl göğünün altında çocuğu-erişkini, kadını- erkeği, börtü-böceği, kurdu- kuşu velhasıl bütün canlılarıyla dolu düzlükleri – tepeleri –vadileri ile birlikte plato kendini soluksuz geceye bırakır.

=Yaylaya Çıkma=

Ot deriminden hemen sonra ya Gatırlı'nın düzüne ya da Eyerli'nin eteklerindeki Kızılpuar ve Beşpuar meralarına çıkılır.Her ev önceden gider taş, çamur, keven, çalı-çırpı kullanarak tek gözlü sıvasız, badanasız, duvarlarında pencere yerine küçük delikler, giriş yerinde kapı yerine büyücek bir çalı olan bir barınma yeri yaparlar,buna "ağıl" denir. Her yıl yaylaya çıkmaya yakın günlerde gidilip ağıllar onarılır. Yaylaya çıkmada asıl amaç ekonomik faydadır. Yalaya evin yaşlı kadınıve çocuklar konur. Tarlalarda çalışacak asıl iş gücü köydedir. Yalaya çıkanlar beraberlerinde koyun, kuzu ve ineklerini de götürürler ama çift veya düğen sürecek öküzler ile yük taşıyacak eşek, at veya katırlar köyde bıraklır. Böylece, sütünden yayarlanılacak hayavanlar dağlardaki otlara ve sulara daha yakın olurlar; köyden oralara ulaşmak için en az 2-3 saatlik yol katetmek zorundadırlar, oysa yayladan 15-20 dakika sonra yaylıma ulaşırlar. Sonuçta, yaylada kışın tüketilecek tereyağı, peynir,ayrandan yapılan çökelek ve tarhana daha çok üretilir. Yayla aynı zamanda, köyde çalışanlara her gün çocuklar ile yolladığı yoğurt, kaymak, süt, ayran ile besin desteği verir. Yayladaki çocuklar gün doğarken ebelerinin kalaylı bakır barkaçlara veya arvencinlere doldurdukları ayran, yoğurt, çökelek, peyniri veya bohçlara sardıkları kuru kaymakları koyun yünü veya keçi kılından yapılmış heybelere, torbalara koyarak 'semer' vurulmuş eşeklere yüklerler ve eşeklerin sırtlarına binerek gruplar halinde yola çıkarlar, büyük bir neşe, coşkunluk içinde ve çoğu kez hep birlikte türkülerin söylendiği 2-3 saatlik bir yolculuktan sonra köye ulaşırlar. Akşama doğru ise köyden aynı heybelere, torbalara konulan bulgur,tuz, şeker, bostan gibi yiecekleri ağıla götürürler. Bu döngü 3 ay, Eylül'ün ortalarına kadar sürer.

Yayla kültürü aslında göçbe yaşamın gereklerindendir. Çayören Köyü'ne nasıl intikal ettiği bilinmiyor. Köydeki bazı yaşlıların verdikleri bilgilerden yaylaya çıkmanın en çok yüzyılllık bir geçmişi vardır, ondan öncesi bilinmiyor. Bugün aynı dili konuşan ve aşağı-yukarı aynı kültürü yaşayan Toroslar'daki Türkmenler ezelden beri yaylaya çıkmaktadırlar. Yörükler etnik olarak Türk-Moğol kabul edilmektedirler. Moğollar kışları görece ılman vadilerde yazları ise dağların yükseklerinde geçirirlerdi. Örneğin, Çinli Taoist rahip Çang-Çun'un bildiridiğen göre, Cengiz Han ile 1222 yılında Ceyhun nehri yakınlarındaki ordugahında bir görüşme yapmış ancak Cengiz görüşmenin devamını Kasım ayına ertelemiştir. Çünkü, "görüşmeden sonra Cengiz Han, yaz sıcaklarının başlaması üzerine 'karlı dağlara' doğru ilerlemeğe başlamıştı."[39] Kasım'da havalar soğuyunca yeniden ılıman bölgelere gelecektir. Çayörenlilerin Haziran'da yaylaya çıkıp Eylül'de köye dönmelerine çok benziyor. Kısacası, Çayören'deki yayla kültürü Orta-Asya'daki Türk-Moğol göçebe yaşamının ekonomik-kültürel bir kalıntısı olabilir.

=Çaşur Kırımı=

Ot deriminden sonra, ekin derimden hemen önceki devrede yapılır, bu dönem 15 Temmuz-15 Ağustos arasıdır. "Çaşur" genelde yüksek platolarda ve dağların doruklarında yetişen çok yıllıklı, iğne yapraklı bir bitkidir. Çaşur bitkisinin yetiştiği ve ailelere ait olan yerlere çaşurluk denilir. Her ailenin bir çaşurluğu vardır, orada o aileden başkası çaşur kırmı yapamaz, gerçi çaşurlukların tapusu yoktur ve "mera" olarak kabul edilen yerlerdir ama, yazılı olmayan bir anayasa gibi herkes bu kurala uymak zorundadır. Orakla kesilir, zehirlidir, suyu göze kaçarsa kör edebilir, uçucu yağları çok ihtiva ettiğinden kırımı yapılırken burun ve ağız kapatılmadan biçilirse ölüme neden olabilir. Çaşur kıran, sol eliyle çaşuru kökünden eğerek kolay kesilecek pozisyona getirir, sağ elindeki orakla köküne vurarak keser, kestiği çaşurları -sapları önüne gelecek şekilde- koltuk altında biriktirir. Belli bir kalınlığa gelince onu dağın yamacında bir yere bırakır, üzerine bir kaç küçük taş kor ki, rüzgar dağıtmasın, buna " telek" denir. Çaşur kıranlar genelde çaşurlukta, ya da yayladaki ağıllarda yatarlar, çaşur kırımı 10-15 gün sürebilir. 15-20 gün kurumaya bırakılır, sonra eşek, at ve katırlarla köye taşınır, damlara- tıpkı sonbaharda alınacak kevenler gibi- yığılır. Kışın aynen keven gibi akşamdan dereye ıslatılır, ertesi sabah derhe ile yarlık üstünde doğranarak küçükbaş hayvanların, özllekle koyunların yemlerine katılır. Çok besleyici bir bitkidir.Çaşur kırımı çok zor ve deneyim gerektiren bir iştir.

=Ekin Derimi=

Ot deriminde sonra 'dere yıkanır' yani köylüler banyo yaparlar, kirli elbiselerini, çamaşırlarını, yataklarını derelerin kıyısına kurdukları kazanlarda su ısıtarak yıkarlar; ekin derimine hazırlık yaparlar, çünkü ekin derimi 1.5-2 ay sürebilir, bu dönmemde genelde erişkinlerin, hatta büyük çocukların büyük çoğunluğu tarlalarda yatarlar. Ekin derimi; Arpa derimi ile başlar, aslında Arpa derilmez, elle kökünden yolunur. Arpa yolumu Temmuzun 15'nden sonra başlar, 10-15 gün sürer. Arpa, hayvan yemi olarak kullanıldığı için az ekim yapılır; susuz ve buğday verimi düşük tarlalara ekilir. Buğday derimi her yıl Ağustos ayının 15'nden sonra başlar, tüm tarlalar orakla derilir, tırpan kulllanılmaz, 1.5-2 ay sürer. Ağustos’un ortalarında “ekine girilir”, yani buğday orakla derilmeye başlanır. Ekinler genelde 15-50 yaş arasındaki erişkinler tarafından derilir. Önce köyden uzak tarlalar, sonra köye yakın tarlalar ve en sora da köyün hemen yakınındaki tarlalar derilir. Ekin tarlasının derildiği yerine hon, ekin derenlere de honcu denir. Honcular sabahleyin erkenden, henüz güneş doğmadan “hon”a girerler, yani ekin dermeye başlarlar. Güneş doğup biraz yükselince, yani hon’a girdikten 1-2 saat sonra kahvaltı yaparlar. Kahvaltıda akşamdan kalan yoğurt veya ayrana yine önceki günlerden kalan kuru ekmekler, varsa dünkü "aş"ı katarak yerler. Bunun içine, çok nadir olarak bostanlardan getirilen domates, hıyar, doğarlar. Taze soğan mutlaka vardır. Çünkü, soğan köyde herkes tarafından çok ekilir, Haziran ayından itibaren yenilmeye başlanır. Köyün yazın yedikleri her yemekte baş köşededir. Bazı zengin evlerin kuru kaymakları, tuzsuz taze tereyağları, haşlanmış yumurtaları da olur. Kahvaltı yaptıktan sonra, eğer önceki hon bitmiş ise yeni bir hon alınır, önceki hon bitmemiş ise kalındığı yerden devam edilir. Ekin,sol elle bir demet halinde dibe yakın yerden tutulur, sağ elle en dipten orak kendine doğru hızla çekilerek biçilir. Bu destelerden 4-5 tanesi üstü üste -kökleri ve başaklar aynı tarafta olacak şeklide- konarak “bağlık“ ile bağlanır, buna “bağ” denir. Bağlık, tarlanın en uzun buğdaylarından büyük bir demet yapılarak bir gün önceden bir derede suya gömülür, ertesi günü 10-15 ekin bir ele bir o kadarda öbür ele alınarak urgan kalınlığında özel bir ip yapılır, bu ipe “bağlık” denilir; iki elde yaklaşık eşit sayıdaki buğdaylar başakları birbirlerine -yüzyıllardan beri uygulanan yöntem ile - özel bir şekilde çaprazvari dolanarak bağlanır, bu işleme “bağlık çalma” denir. Honcu, ekin demetini dermeden önce- yere bir ‘bağlık’ açar. O bağlığın içini derdiği ekin ile doldurup, bağlığın bir ucunu bir eline, diğerini öbür eline alır, dizi ile üstten ekin demetinin üzerine bastırarak iki ucu – harmanda kolay çözülecek- özel bir düğüm ile bağlar. Eğer, en baştan bütün bağlıkları tarlaya sererse bağlıklar kurur ve ekini bağlarken kopar. Gölgeler 3 ayak olduğunda, yani saat 13.00’e yaklaştığında kuşluk vaktidir. Eşgi ayran, kuru ekmek gibi önceden kalan ne varsa bir gölgede ve daha çok pınar başında yenir.

Gölgeler sallanmaya başladığında, saat 13.00-14.00 arası, öğlen zamanıdır. Köyden mutlaka aş, ayran, taze soğan, yufka ekmeği gelir, buna “öylenlik” denir. Öylenliği ya tarladan ekinleri hayvanlarla taşıyan sapçılar ya da evin 8-9 yaşındaki çocukları getirir. Aş, ya büyük kalaylı taslarla, ya da kalabalık honcuların olduğu evlerde barkaçlara konarak getirilir. Aşın içinde çoğu zaman tereyağının dışında başka bir şey konulmaz, bazan fasulye veya mercimek konur; bunlara leyvazlı aş ve mercimekli aş denir. Bazan aşın yanında yahnı da getirilir. Öğlen yemeği, yine bir pınar başında, bu kez komşu tarlalarda çalışanlar da davet edilerek yenilir. Kadın-erkek en az 10-15 kişi yerde kimsi oturarak, erkekler genelde yan yatarak ağaç kaşıklarla veya yufka ekmeklerini doğrudan yemek kabına daldırarak yerler. (Heredot, İskit soyundan olduklarını ileri sürdüğü Massagetlerin yatarak yemek yediklerini kaydetmiştir36. Köydeki düğün, püsürük, ölüm, kurban, Abdal Musa gibi toplumsal yemeklerde kadınlar erkeklerle aynı sofrada yemek yemedikleri halde tarlalarda birlikte yerler. Yemek yemeye köyde “ekmek yemek” denir. Örneğin, bir honcu kendi yoldaşı honcu’ya ya da komşu tarladaki honcu’ya “haydı artuh ekmeğimizi yeyek der. Sonra yine hona dönülür, garouh garışana kadar ekin dermeye devam edilir. Kimsi, ay ışığı olduğu zaman da ekin dermeye devam eder. Akşam yemeği genelde öğlende kalanlar oluşturur. Akşamlıktan hemen sonra yatıp uyunur, aslında buna uyumak denemez, güneşin altında gün boyu en ağır işi yapan insanların geçici bir süre ölümü denilebilir belki.Honcular -çoğu kez-ekin derdikleri uzak tarlalarda açıkta yatarlar; yataklar koyun yününden köyde yapılmış döşek, yorgan ve yastıktan oluşur. Köyde pamuktan yapılmış yatak kullanılmaz. Ekin deren kadınların üzerinde günlük giysileri vardır; elbise olarak tuman, işlik, fistan, başlarında fes ve ayaklarında yün çorabı ile hırık.

Ekin dermek, hem fiziksel güç gerektirdiği için, hem de kavurucu sıcak altında toz-toprak içinde yapıldığından ağır bir iştir. Hele tek başına derenler bir de yalnızlık duygusu altında ezilirler, güneşin batmasını dört gözle beklerler ki köye dönsünler. Yanında yoldaşı olanlar için gün daha iyi geçer. Honcular, özellikle yeni sevdalananlar veya gizli sevda çekenler, kocası gurbette olan yeni gelinler, sevdiği bir yakınını genç yaşta kaybetmiş olanlar ekin dererken -gurbet, genç ölümü, terk edilme, ihanet, yoksulluk üzerine olan- içli türküler söylerler. Bu türkülere cızgıların koro halinde çıkardıkları sesler, kekliklerin sesleri, kuzu güden çocuk çobanların bağırtıları, yeni doğum yapmış anaların beşiklerle yanlarına getirdikleri çağalarının ağlamaları karışır. Geceleri ise, çevredeki dağlarda yayılan koyun sürülerinden gelen cıngırık sesleri, çoban köpeklerinin karanlıkları yırtan güven veren kaba ve kesik kesik havlamaları,çobanların türkü ya da ıslık sesleri köyden uzak, karanlık yüksek platolarda yatan honcuların korkusunu dağıtır, onlara yalnız olmadıkları duygusunu verirdi.

=Harman Zamanı=

Ağustos'un son haftası başlayıp tarlalarda derilen ekinlerin 'dügen' ile ezilmesinin bittiği zamana kadar olan süredir. Yani, Çayören'de 'ekin zamanı' aynı zamanda 'harman zamanı'dır. Dügen Ekinlerin düğen ile ezilmesine 'dügen sürme' denir. Düğen sürülen yere de 'harman' denir.Her evin, hemen çevresinde kendisine ait olan ve yaklaşık bir dönüm büyüklüğünde bir harman yeri vardır. Her yıl, harman zamanı geldiğinde harman yeri su bağlanarak []çamur oluncaya kadar sulanır.Suyun toprak tarafından emilmesi için ertesi güne kadar beklenir, sonra daire şeklinde olacak şekilde kıyıları toprakla yükseltilir ve üzerine saman serpilerek 'log' denilen yekpare taş silindir ile -yer taş gibi sert oluncaya kadar- loğlanır. Loğlama 1-2 gün sürebilir. Buna 'harman çalma' denir. Tarlalarda ekinler orak ile biçildikten sonra 'bağ' haline getirilirler. Bu bağlar, sırtlarına ağaçtan yapılmış "cağ" denilen aletlerle donatılmış palanların vurulduğu at, eşek veya katırlarla taşınarak harmanın kıyısında bir yere yığılır. Bu ekin yığınınına 'yığın' denilir. Ekin bağlarının bağları bir orak ile kesilerek tarlada büyükcek bir deste haline getirilmiş ekinler harmanan saçılır. Harmanın büyüklüğüne ve evin öküz sayısına göre saçılan bağ sayısı az ya da çok olabilir. Üst üste saçılan bağların yüksekliği genelde 1-1.5 metre kadar olur. Harmana öküzler ve öküzlere koşulacak dügenler getirlir. Her düğene 2 öküz koşulurÖküzlerin ağzı ya bez torbalar ya da çemberden yapılmış maskeler takılır ki harmandaki buğdayı yemesinler, çok yedikleri zaman hemen ölürler. Düğencinin oturması için düğenin üstüne bir minder veya bir iskemle konur.Düğenci elindeki 4-5 metre uzunluğunda , genelde iğde ağacından yapılmış ve "masta" denilen bir sırık ile öküzleri haylar, yani öküzleri yürütür.

Öküzlerin hareketi daire şeklindeki harmanın merkezinden çevresine, çevreden de merkeze doğrudur. Başka bir söylemle, düğenci öküzlerin düğeni dairesel yörüngeler çizerek hareket ettirmelerini sağlar. Düğen sürme işini daha çok yaşlı erkek veya kadınlar ile kız veya erkek çocukları yaparlar. Çünkü, harman zamanı aynı zamanda ekin zamanıdır, erişkin erkekler ve kadınlar ekin tarlalarında orakla ekin biçerler. Öğlen saatinde, yani bir insanın gölgesi kendi ayağı ile ölçüldüğünde 3 ayak ise, 'düğen sürme' işine ara verilir, öküzler düğenden salınır, 'Kos Gölü'ne suvarmak için götürlürler, 1-2 saat oradaki çayırlarda söğüt veya kavak ağaçlarının altında dinlenirler. Bu sırada düğenci erkek çocuklar Kos Gölü'ndeki deredeki bir cortlanınağzını taşlarla örerek, taşların arasındaki boşlukları da söğüt, kavak dalları, keven, kuru otlar, kum gibi malzeme ile doldurarak göleti derinleştiriler ve orada anadan üryançimerler, deredeki kızgın çay taşlarına uzanarak güneşlenirler, su içinde oyunlar oynarlar, birbirlerine yerenlik ederler. Arada bir kendi gölgeleirni ayakları ile ölçerler, 5-6 ayak geldiğinde söğütleirn gölgesinde yatan öküzleri getirip yeniden düğene koşarlar, gölgeler harmanı kaplayan kadar, yani gün batımına yakın zamana kadar, sürmeye devam ederler. Sonra öküzleri salıp bu kez "çay" olarak çayırlıklara götürüler. Orada birbirleiyle oyunlar oynarken, öküzler yayılır. Bu döngü yaklaşık 1.5-2 ay sürer. Harmana saçılan sap 2-3 gün sonra tamamen ezilmiş olur, saman ile buğday karışım halindedir, birbirlerinden ayrılmaları gerekir. 'Hal' denilen ve kışın toprak damlardan kar kürümekte kullanılan ağaçtan yapılma alet başta olmak üzere yine dayanıklı ağaçlardan yapılma 'yaba', 'ergimat', kürekler kullanılarak harmanın ortasına tepe şeklinde yığılır, buna 'çec' denir. Harman makinesi denilen ve çark kısmı hariç her tarafı tahtadan yapılmış ve kas gücüyle çalışan bir alet kullanılarak saman ile buğday ayrılır.Bu işleme 'makineye verme'denir. Harman makinesi Divriği'ye özgü ve Divriği'nin bütün köylerinde kullanılan bir alettir.Harman Makinesi'ni çeviren kişiye 'makanacı' denilir. Bir 'çec'in harman makinesinde işlenebilmesi için en az 4 kişi gerekir.Makineye verme işlemi aşırı sıcak günlerde yapıldığı ve çok toz ürettiği için çalışanlar için çok zor ve sıkıntı vereici bir iştir. Bu iş, çok sıcaktan dolayı genelde gün batımına yakın, ay ışığı olduğu günlerde gece yapılır.

Sonbahar

Eylül; buğday yıkama, sokku döğme, tarhana yapımı. Ekim; tarla sürümü ve aktarma yapılır, buğday ekilir. Eylül - Ekim'de koçlar sürüden ayrılır ve ayrı otlatılır. Kasım ayında; koç katımı, koçlar sürüye salınarak koyunların içine bırakılır. Koçun koyun ile çiftleşmesine "aşma" denilir. Sonbahar ve kış günlerinde yenilecek yabani elma ve armutlar toplanır. Evlerde sepetlere veya samanlıklarda samanının üzerine dökülerek saklanır.

Şekil Süpürmek: Ekim-Kasım döneminde ağaçların yaprakları sararır ve diplerine dökülür,buna şekil denir. Bu yapraklar çalı süpürgesi ile süpürülerek büyük hararlarla getirilip samanlıkta depo edilir. Kışın büyü baş hayvanların yemlerine –özellikle samanlara- katılır.

Yaprak Kırımı:Sonbaharda korulardaki meşe ağaçlarının dalları -henüz yeşil iken- kesilerek yığılır, kuruduktan sonra eşekler, atlar, katırlar ile köye taşınır, çoğu kez kadınlarda sırtlarında ağır yükler halinde yaprak taşırlar. Samanlıkta uygun biri yere yığılır. Kışın sağılarak hayvanların yemine katılır. Çalı kısımları odun olarak yakılır.

=Keven alımı=

Keven adı verilen kazık köklü ve 'çok yıllıklı' bitki hemen her yerde yetişmekle birlikte, en çok dağların eteklerinde "arus" denilen tarım üretimi yapılmayan yerlerde yetişir.Keven kökü yaklaşık 1 metre uzunluğunda, 2-3 cm çapında yumuşak ama çok sağlam bir köktür. Kevenin etrafı 10-15 cm kadar kazılır, köküne sağlam bir uzun sırık dolanır ve sopanın ucuna -bazan iki kişi birden- asılarak topraktan çıkarılır. İyi çalışan bir kişi, sabahtan gün batımına kadar 2-3 yük keven alabilir. Keven çıkarma işlemi sona erince, alınan kevenler üst üste yığılır, altan ateş verilir, dikenleri yanar, ateş söndürülür, geri kalan iskelet hayvanlara "mendek" yapılarak taşınır, damlara yığılır. Kışın -ahırdaki büyük baş hayvan sayısına göre- bir demet dereye götürülerek akşamdan ıslatılır, sabahleyin erkenden gidip -bazan buzlar kırılarak- dereye ıslatılan keven getirilir, doğranır, samana katılarak büyük baş hayvanlara verilir. Hem nişasta deposu olması, hem de kitre zamkı içermesi bakımından karbohidrat ve protein yönünden besinsel değeri çok yüksektir. Keven yiyen hayvan çok gürbüz ve tüyleri parlak olur.

=Tarhana yapmak=

Yarma ve eşgi ayran kullanılarak yapılır. Günlük olarak üretilen yoğurtlar bir ağaç veya teneke tuluga konur, yayılır, üstteki yağ alındıktan sonra günlük tüketilecek ayran ayrı bir kaba konulur, geri kalan ayran büyük bir kalaylı kazana konur, ağzı örtülür. Her gün elde edilen ayran bu kazana ilave edilir, kazan dolunca tarhana yapımına başlanır. Ayranın toplama süresi 1-2 hafta olabilir, bu sürede toplanan ayran ekşir. Bu, istenilen bir durumdur. Ekşiyen ayran, genelde harmanlarda kurulan ocaklıklarda kaynatılır, içine yeteri kadar 'yarma' salınırve tıgıç denilen tahtadan yapılmış küçük bir kürek ile sürekli karıştırılır. İyice kaynayıp, istenilen kıvama gelince indirilir, ertesi güne kadar soğuması ve özümsenmesi için beklenir. Bir dam ya da harmana buğday sapları ya da temiz bezler serilir, iki el arasında küçük 'disk' biçiminde şekiller verilerek beze dizilir. Güneşte kuruması için 3-4 gün beklenir. Kuruduktan sonra bezden dikilmiş çuvallara doldurularak kilerlere konur. Kışın -özellikle sabahları- çorbası yapılır. Ocakta kaynayan tarhana çorbasına bir tavada tereyağında haşlanmış kavurma, soğan, anuh, acı toz biber ilave edilir ve içilir.

=Bulgur Kaynatmak=

Derilen ekinler harmanda dügen ile sürülür, buğday ve saman ayrılır. Buğday Araplı ya da Uludere'ye götürlerek çullar içinde dökülerek yıkanır. Yıkanan buğdaylardan 1 yıllık ihtiyaca göre ölçülen miktar Kurban aşlarının pişirildiği büyük kazanlarda suda kaynatılır, buna hedik kaynatma denir. Kaynamış buğdaylar damlar üstüne serilmiş temiz çullar veya büyük bezler üzerine serilir, 3-4 gün güneşte kurumaya bırakılır; buna sergi denir. Sergileri serçe, alacagarga, çullugarga,vb kuşların yemesini önlemek için ya küçük çocuklar ya da hiçbir işte çalışamayacak kadar ihtiyar olanlar bekleler. Kuruyan hedik daha sonra sokguda dövülür, bulgur taşlarında çekilerek bulgur haline getirilir.

=Sokgu Döğmek=

Sokgu, büyük yuvarlak yekpare taştan oyulmuş, içine 2-3 gaz tenekesi buğday alabilenbir araçtır. Derelerde yıkanıp güneşte kurtulmuş çiğ ya da suda kaynatılmış buğdaylar sokguda dögülür. Sogkuya döğülecek buğday dolduruklduktan sonra hafifçe ıslatılarak "kopuç"larla döğülmeye başlanır. Kopuç, dayanıklı bir ağaçtan yapılan baş ve saptan meydana gelmiş el yapmı bir alettir, toplam ağırlığı yaklaşık 5-6 Kg vardır. Kopuç'un sapı iki elle ile sıkıca tutulur, sağ omuz hizasından yaklaşık 45 derecelik bir açı ile başın oldukça yukarısına kaldırılır ve hızla sokgudaki buğdayın üzrine inidirilir.Sokgu tek kişi tarafından dövüldüğü gibi, iki veya dört kişi tarafından da dövülebilir. Kişiler tek ya da ikişer olsun karşılıklı olarak sokgunun başında ellerinde kopuçlarla yer alırlar; biri kopuçu indirdiğinde diğeri kaldırmış olur, dörtlüde ise ikişerli olarak kopuçlar kaldırılıp indirilir. Böylece, buğday kapuğundan sıyırlmış olur. Sokgunun bir seansı 2-3 saat sürebilir.Sokgu dögmek çok ağır bir iştir, herkes sokgu dögemez; güçlü kuvvetli genç kızlar, gelinler ve genç erkekler sokgu dövebilirler. Dövülen buğdaylar tekrar güneşe serilerek kurutulur ve kilerdeki çuvallara konur. Eğer dövülen çiğ buğday ise "yarma" olarak kullanılır, kaynatılmış buğday ise Kışın uygun biir zamanda köyün genç kzıları toplanrak bulgur taşlarında bulgur yaparlar.

= Un Öğütmek ve Pagaç Pişirmek =

Buğdaydan un yapmaya 'un ügütme' denir. 15-20 yıl öncesine kadar buğdaylar su değirmenlerinde ügütülürdü.Her köyün Ulu Dere'nin kıyısında bir su değirmeni vardır. Köy uzakta olsa da, değirmen Uludere'nin hemen kıyısındadır, çünkü değirmen taşını döndürecek su bentlerle yükseltilerek büyük harklarla Uludere'den götürlür. Su değirmenleri genelde her köyde aynı sülalenin tekelindedir. Buğday öğütecekler bu isteklerini değirmenciye bildirirler, eğer başkaları da aynı zamanda buğday öğütmek isterlerse değirmenci onları sıraya kor. Öğütülecek buğday evdeki nüfusu göre hesappaldığından, un öğütme işi evden eve değişir, ama genelde en kalabalık aileler için bile 3 günü geçmez. Yünden ya da kıldan örülmüş büyük çuvallara konulmuş buğdaylar eşek, katır ve atlara yüklenerek değirmene taşınır. Değirmenci, buğdayını öğüttüğü evin unundan "pağaç" denilen kurabiyeler yapar. Un genelde dar güzün ya da Aralık ayında yapılır, havalar soğuduğundan değirmende sürekli ateş yanar, odunu buğdayı öğütülen ev götürür. Ocağın iki yanındaki ocak taşları kızgındır, değirmenvi hazırladığı hamurdan küçük küçük parçalar alarak iki eliyle bir simit büyüklüğünde ekmekler hazırlayarak ocağın iki yanındaki kızgın taşlara yapıştırır, iyice kızarınca alır, yenilrini yapıştırır. Pagaçlar çok lezzetlidir, dostlara ahbaplara da ikram edilir.

Değirmen taşına, döndüğü sürece ona dokunarak hep aynı ritmik sesi çıkaracak poziyonda parmak kalınğında 10-15 cm boyunda bir sopa bağlanır, buna "şagkıldak" denir. Değirmenci hangi işi yaparsa yapsın kulağı şakkıldağın değirmen taşına her dokunuşunda çıkardığı sestedir, ondaki bir ritim bozukluğu değirmenin arızalndığını gösterir. Değirmenci, hemen müdahale eder ve eğer arıza büyükse hemen değirmeni durdurur. Çayören Köyün'de şagkıldak ile ilgili bir hikaye ve ona bağlı bir ata sözü vardır ve bugün de çok yaygın olarak söylenmektedir. Hikaye şöyledir: Bir gün bir sel gelmiş değirmeni götürmüş, bu olay karşıında değirmenci aklını zayetmiş ve derenin kıyısında birşeler aramaya başlamış. Oradan geçen bir köylü ne aradığını sorunca o da, değirmenim suya gitti, şakkıldağını arıyorum demiş. Şimdi Çayören'de başından büyük bir olay geçen ancak olayın ciddiyetini kavrayamayn biri olursa, değirmeni gitmiş, şakgıldağını arıyı diyerek hem o adamla dalga geçerler, hem de olayın ciddiyetini kavrayamadığını vurgulamış olurlar.

Kış

Kışın damlardaki karlar kürünür, evlerin alt katında yer alan ahırlardaki hayvanların üç öğün yemleri hazırlanır verilir, keklik avına gidilir.

Akşamları yakın aileler birbirlerine akşam ziyaretlerine giderler, buna mahlaya gitme denir ve köyde çok yaygındır. Kış yarısı eğlencesi düzenlenir.

=Burç Kırma=

Çayören'de genelde kış süresi uzundur. Hayvanlar için otderiminden itibaren stoklanan yemler kış süresince gün geçtikçe azalır, Mart'ın ortaların doğru iyice azalar. Bu durumda kavak ve söğüt ağlaçlarının genç dalları budanarak kabukları soyulur, en uç kısımları derhe veya satır ile-tpkı alaf doğrar gibi- yarlık üzerinde doğranarak büyük baş hayvanların samanlarına katlır; buna" burç kırma" denir.Keçiler doğrudan kesilen dalların üzerine salınır;kabukları ve uç kısımlarını ot yer gibi yerler. Koyunar burç yemez, onlara yonca ve çayır otu verilir, ya da samanlarına az miktarda arpa ya da buğday serpiştirilir.

=Keklik Avı=

Keklik avına erkekler gider, av çok kar yağdığı günlerde ve yürüyerek yapılır, av tüfeği veya başka bir ateşli silah ya da tuzak kurma ile yapılmaz, yapanlar ayıplanır. Çayören köyüne kar çok yağar, bazı yıllar dağlarda 2 metreyi geçer. Köyün dört tarafı da yüksek dağlarla çevrilidir, kuzey yönünde derin ve geniş bir vadi vardır, bu vadide Fırat nehrine karışacak Ulu Dere akar. Köyün dağlarında keklik çok bulunur. Bir kural olmamakla birlikte, genelde keklik avına gidenlerin en genç olanları dağların yamaçlarına kadar giderek orada kardan bunalıp sürüngen ardıçların veya herhangi bir doğal engelin kardan koruduğu yerlerde, özellikle böyle yerlerdeki pınarların çevresindeki çimenlerde sürüler halinde yem bulmaya çalışan keklikleri uçurular ve dağın eteklerinde hazır bekleyen orta yaştaki avcılara gözle geliyi ha!, 'gözle geliyi ha! diyerek haber verirler. Keklikler yukarı doğru uçamazlar, hangi dağdan uçuşa geçerlerse geçsinler daima Ulu Dere'nin aktığı vadiye, yani köye doğru uçarlar. Kanatları da kardan ıslandığından kanat çırpamazlar ve bu nedenle uçuşları kısa mesafelidir. Kekliklerin kondukları yerdeki avcılar, onlara dinlenme fırsatı vermeden tutmaya çalışırlar, keklikler yeniden uçmaya başlayınca da yine gözle geliyi ha! veya dereye aşağı geliyi, dereye aşşagı geliyi ha! diye yüksek sesle ve koro halinde bağırarak köyün yanındaki tarlalarda bekleyen avcılara haber verirler. Yeniden uçuşa geçen keklikler -yorgun ve karın içine konduklarından kanatları daha da ıslandığından- bu kez daha kısa mesafe uçarlar ve kondutan sonra bir daha uçamazlar, sekmeyebaşlarlar, buldukları herhangi bir daldayagizlenirler. Avcılar, kekliklerin kar üstündeki ayak izlerini sürerek onları saklandıkları yerde yakalarlar. Ava gidenlerin çoğu bir günde 1-2 keklik tutabilir, karın çok yağdığı ve kekliğin bol olduğu kış aylarında bazı avcıların günde 4-5, hatta 8-10 keklik tuttuğu olur. Avcı tututuğu kekliğin kanadını dişi ile yolar ve canlı canlı koynunakoyar. Tutulan kekliklerin etleriyle bulgur pilavı, küfdeve kömme, özellikle babıbgo yapılır.

=Coğrafya=

Çayören; Sivas il merkezine 214 km, Divriği ilçesine 38 km uzaklıktadır. Divriği - Arapgir yolu üzerinde olup bu yol 90 km uzunluğundadır. Yolun tamamı Ekim-2008'e kadar topraktı, 2008 yılının Ekim ayında itibaren yolun bir kısmı asfaltlanmıştır, geri kalanı stabilizedir.Çayören, Arapgir'e ise 52 kilometredir. Çayören'in enlemi: 39.1500 kuzey, boylamı: 38.2000 doğudur. Köy, dağlık, yer yer doğal çöküntülerden oluşan bir platonun en büyük çöküntüsünde kurulmuştur. Bu nedenle, köyün kurulduğu alan çok dardır. Çöküntünün kuzeyi gittikçe daha da alçalır derin bir vadiye dönüşür; bu vadide Uludere akar. Köyün diğer üç yönünde plato -tıpkı bir huninin kenarları gibi- gittikçe yükselir ve Batı'da Gatırlı, Doğu'da Eğerli dağlarını oluşturur. Arazi o kadar engebeli ve gol denilen çok sayıda derin veya yayvan vadilerle bölünür ki, bu iki dağın birinden diğerine yürüyerek ancak 4-5 saatte gidilebilir. Çok sulak bir coğrafyadır; hemen bütün tarlalarında sulu tarım yapılır. Tarımsal verim düşüktür; en iyi toprağı olan ve herk, ikilime, gübreleme ve zamanında sulama yapılarak iyi bir altyapı oluşturlan tarlada bile 1'e 5civarındadır. Dağların yamaçlarındaki vadilerde yer yer meşe koruları vardır.Köyün eski evlerindeki okların ve tersiklerin tümü çok kalın çam ağaçlarından yapılmıştır; hala böyle evler köyde mevcut, ama köyde ve yakın çevrede çam ormanı yok. Daha önceden büyük çam ormanlarının olduğu ama bilinmeyen nedenlerden yok oldukları tahmin ediliyor. Köyün güney, kuzey ve doğusundan akan 3 deresi vardır;güneyinden akana Uludere, kuzeyinden akana Araplı ve doğusundan akana da Cıngorlu denir, bu adların ne zamandan beri kullanıldığı bilinmiyor ama adlar Türkçe olduğundan anlamları biliniyor. En büyüğü, diğer iki derenin debilerinin toplamınının 2-3 katı kadar su taşıdığından Uludereolarak adlandırlmıştır. Cıngorlu, Akkaya adındaki vadiden kaynak alır, aktığı yatağın rengi açık-sarıdır ve suyu daha berraktır. Çayören'de Cıngıl gibi; tertemiz, bembeyaz demektir. Anadolu köylerinde cillop gibi ile eş anlamlıdır. Araplı kutsal bir deredir, çünkü hem Gatırlı'daki pınarların suyudur, hem de o dereye yakın bir evde ( Yağmure Cem yapılırken, birden meydanda iri-yarı bir Arap belirmiş, etrafına şöööyle bir bakmış.., kimseye bir şey söylemeden yürüyüp gitmiş, dereyi geçerken gözden kaybolmuş. Bundan dolayı o derenin adı “Araplı” kalmış. Cıngorlu ve Araplı köyün hemen altında Uludere'ye karışırlar, oluşan büyük dere Divriği'ye kadar olan yolda başka derelerle, çaylarla birleşerek Divriği'de Fırat Nehri'nin kollarından biri olan ‘Çaltı Çayı’na karışır. Eyerli, Gatırlı,Toplak adında dağları vardır, Eyerli ve Gatırlı ayrıca ziyaret'tir.

İklim

Köyün iklimi, karasal iklimi etki alanı içerisindedir.

=Nüfus=

Köyün nüfusu büyük kentlerdekiler ile birlikte 2500-3000 arasında tahmin edilmektedir. Buna karşın, köyde yaşayan bugünkü nüfusu Yaz ve Kış mevsimine göre değişmekle birlikte hiçbir ayda 150'yi geçmemektedir.Örneğin, 2005 yılının Aralık ayında köyde yaşayanların sayısı 60'ın altında idi. Buna karşın, 1965 yılında köyün nüfusu 400'ün üzerindeydi .Yıllar geçtikçe köydeki nüfusun azalması doğurganlığın azalmasından değil, Çayören Köyü'nden büyük kentlere yoğun göçün bir sonucudur. Çayören köylüleri 1970'li yılarda başta İstanbul olmak üzere büyük kentlere göç etmeye başladılar, bu göç 1980'den sonra hızlandı, 1995'ten sonra köyden göçecek kimse kalmadı. Köyde kalanlar, kentlerde herhangi bir işte tutunamayan gençler, kızlarının ya da oğullarının evlerinde barınamayan ihtiyarlar, hasta ya da sakat olanlardır.

Köyde yaş ortalamasının gerek kadınlarda gerek erkeklerde arttığı gözlenmektedir. Mayıs 2006-Mayıs 2008 arasındaki 2 yıllık sürede ölen 33 kişden 30'nun yaşları 80'nin üzerindedir. Bunlardan 1'i 100, 1'i 94, 1'i 88, 5'i 84 yaşlarında idiler. Ömrün uzaması ile birlikte "yatalak hasta" hasta sayısın da arttığı gözlenmiştir. Yukarıdaki hastalardan 6'sı en az 3 yıl yatakta başkalarına bağımlı yaşamışlardır.

=Ekonomi=

Köyün ekonomisi 1980 öncesinde temelde tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Her evde değişik sayılarda hem küçükbaş, hem de büyük baş hayavlar beslenirdi. En makbul hayvanlare koyunlar ile öküzlerdi, keçi ve katılar köyde pek sevilmezdi ve bu nednele de sayıları azdı.Orta halli bir ailenin 15-30 arasında koyunu, 5-10 keçisi, 2 öküzü, 1 ineği, 1 danası, 1-2 tosunu, 1 eşek, 1 at veya katırı olurdu. Her ev, kuzu, gıdık ve danaları henüz 2 aylık iken kulakalrına makas veya bıçakla kendi sülalelerinin işaretini yaparlardı, buna " en, işleme de "enemek" denirid. Çin kaynakları Doğuz Oğuz'ların ataları saydıkları "Kao-kü"ler hakkında, "... hayvanlarına birer mülkiyet damgası vururlar, bir hayvan yabancı bir halka karışırsa, onu hiç kimse mülkiyetine geçiremez."[40] Aynı uygulama Moğollarda da görülür: " Şunu kaydetmeliyiz ki hayvanlar üzerindeki mülikyet hususui bir nişan –damga ile işaretlenirdi; bu damga, bir kabilenin bütün azaları için aynı idi. Bunlar sülaleye ait özellikler taşıyan, çoğu zaman geometrik değişik şekil ve boyutlarda soyut işaretlerdir. " At, eşek be katıra en yapılmazdı. [Arıcılık]], meyvecilikve kavak ağaçlarının satımından da ek gelir sağlayan evler vardı. Bunun yanında, genç erkekler Sonbahar'ın sonlarına doğru İstanbul'a gidip Eminönü'nde hamallık, Beyoğlu'nun arka sokaklarında garsonluk, Tepebaşı'ndaki garajlarda otomobil yıkama, değişik semtlerdeki bakkallarda getir-götür işleri gibi geçiçi işlerde çalışıp, ot deriminde köye gelirlerdi.Böylece, kışın hem kendi boğazlarını gurbette çıkarır, hem de köyde ürettikleri buğday, fasulye, mercimek gibi tarım ürünleri eğer evin ihtiyacını karşılayamıyorsa eksik kalan kısmı satın alacak parayı temin ederlerdi. Bunun yanında, kazandıkları para ile eşine, çocuklarına pılı-pırtı, şeker, çay, evin ihtiyarlarının tütünü gbi gereksinimleri de alırlardı. Bazıları 2-3 sene İstanbul'dan gelmezdi. Bu yaşam biçimi bilinmeyen zamanlardan beri süregeliyordu. İstanbul'a yerleşmek kimsenin aklından geçmemişti, orası gurbeti ve değersiz bir yerdi, köylülerin gözünde. 1970'li yılarda, özellikle 1980'den sonra Çayören köylüleri başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerde artık geçici iş değil, çorap fabrikalarında işçilik, özel işletmelerde aşçılık,lokantalarda garson veya aşçı, nadir olarak lokanta veya yemek fabrikası işletmeciliği, apatmanlarda kapıcılık, zenginlerin evinde hizmetçilik, kamyonetlerle taşımacılık, konfeksiyon atolyelerinde terzilik gibi kalıcı işlerde çalışmaya başladılar ve ailelerini de gecekondu bölgelerine taşıdılar, zamanla kendileri de gecekondular yaptılar ve içlerinden apartman daireleri alanlar oldu. Bu süreçte lisede ve yüksek okullarda okuyan öğrenci sayısı hızla çoğaldı, bugün değişik mesleklerde 100'ün üzerinde mezun olduğu tahmin ediliyor.

Büyük kentlere yoğun göç Türkiye genelindeki sosyal bir olgudur ve bu olgunun nedenleri Çayören Köyü için de geçerlidir. Bunun yanında Çayören Köyü'ne özgü yerel nedenler de vardır. Temelde verimsiz-dağlık topraklarda kurulmuş bir dağ köyü olması yatar.Çayören'i Divriği üzerinden Sivas'a, Arapkir üzerinden Malatya'ya bağlayan 90 Km uzunluğundaki yolun yaklaşık 15 -20 Km’si asfalt, geri kalanı stabilizedir.Divriği'ye olan 38 Km'lik uzaklık yaklaşık 1 saatte alınabilmektedir. Yolun dar ve çok yakın zamana kadar toprak olması köyün ekonomisini çok yakından ve olumsuz olarak etkilemiştir. Örneğin yetiştirdikleri çok sayıdaki kavak ağaçlarını, elma ve ceviz başta olmak üzere meyvalarını rayiç bedellerden değerlendirememişlerdir. Bir de, Divriği'nin tüm köyleri için geçerli neden vardır. Dünyanın 6. büyük demir rezervleri Divriği'de dir, Türkiye'deki 4 demir -çelik fabrikasının ihtiyacı olan demir cevheri Divriği'den gider. Bu fabrikların kurulduğu yerler ekonomik yönden çok geliştikleri halde
> [27] Asım Bezirci: Pir Sultan Abdal.
> [28] Jean-Paul Roux:Moğol İmparatorluğu Tarihi. Çevirenler: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil,Ayşe Bereket, s:93.Kabalcı Yayınları, 2001.
> [29] Avcıoğlu,agy, Birinci kitap, s: 125.
> [30] Avcıoğlu,agy, İkinci Kitap, s:593.
> [31] Avcıoğlu,agy, Birinci Kitap, s:352
> [32] Avcıoğlu,agy, Birinci Kitap, s:?
> [33] Avcıoğlu,agy, Birinci Kitap, s:355.
> [34] Avcıoğlu,agy, S?
> [35] Boris Yakoleviç Vladimirtsov, Agy, S: s 64,65.
> [36] Prof. Dr. Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı,s:13.
> [37] Prof. Dr. Muharrem Ergin, Agy, s:69.
> [38] Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78- Rota Yayıncılık, İstanbul, s:19-20.
> [39] Vladimir Vasiloviç Barthold:Moğol İstilası'na Kadar Türkistan, s:477, Türk Tarih Kurumu yayınları.
> [40] İçtimai teşkilat, Heredot?
> [41] Hürriyet Gazetesi, 04.04.2008

Dış bağlantılar

(13.10.2009 09:26)
Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin.

"SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2014. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu.
Şu anda buradasınız: SİVAS DİVRİĞİ ÇAYÖREN KÖYÜ NEDİR? sivas divriği çayören köyü ne zaman?

Antoloji.com
19.12.2014 13:39:46  #.234#
  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Nedir  » Gruplar  » E-Kart  » Sinema  » Haber  » Bilgi Yarışması  » İletişim
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İnsan Kaynakları   » İletişim   » Seçim  
[Hata Bildir]