|
|
 |
 |
|
YILMAZ GÜNEY |
YILMAZ GÜNEY terimi
18Eylül86
tarafından 27.07.2002 tarihinde eklendi |
YILMAZ GÜNEY sizce ne demek,
YILMAZ GÜNEY size neyi çağrıştırıyor? |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| Bay, 19 |
| Diyarbakır |
 |
|
|
 |
Yılmaz Güney'le İlgili(2)
Yılmaz Güney bir değil, bin yerinden 'anormal', Türk toplumundan 'ayrık'tı. Çünkü, kopup geldiği kültür farklı, içinde yaşayıp mücadele verdiği yapı farklıydı.
Türk toplumunun yöneticisi, kadroları, bürokrasi ve ilgisi olmadığı halde 'burjuva' denilen tabakalarıyla çoğu, başka topraklardan kopup gelmişti. Kısacası 'Türk eliti' denilen kesim göçmendi. Osmanlıya hizmet vermiş daha sonra tutunamayarak Anadolu'ya göçenlerdi. Kimi Arap topraklarında, kimi Balkanlardan, kimi de Kafkaslardan akıp gelmiş, imparatorluk hizmetkârı kesimlerdi.
Yılmaz Güney, bunların yanında farklı, 'ayrık' kalıyordu. Töresi olan bir zeminin kültüründen. Annesi Kürt feodaliydi. Bu kültürün aşıladığı dik duruş, mertlik ve vefa duygusunun gerekleriyle Yılmaz toplumda 'ayrık', anormal kalıyordu. Ayrıca zeka ve yaratıcı gücüyle de 'anormal'di.
Yılmaz, eşi Fatoş'a şöyle yazıyordu:
'Bana kızmakta haklısın belki. Ama bir sanatçıyı yargılarken, onu normal insan ölçüleri içine almak yanlış olmuyor mu? '
Kendisinin de söylediği gibi, zeka ve yetenekçe de Yılmaz normal bir insan değildi. Anormaldi. Bu yüzden 'normal' insanlar ve çevrelerce yadırgandı. 'Sıradan' insanlardan her biri, kendince yargıladı onu. Milyonlarca savcı oluştu peşinde. Ama hiç biri anlamadı onu.
* * *
Toplumun 'normal insanları', bir oturuşta bin yalan bir arada söyleyenlerdi. Dolandıran, güçsüzken el etek öpen, güçlüyken ezendi. Yılmaz ise bunlardan değildi.
'Normal' insanlar onu, eğilen, baş eğen kendi kalıplarıiçine sokup, orada görmek istediler. Bunu başaramayınca, suçlama salvosuna geçtiler. Onu kötüleyerek yargılayanlardan hiç biri düşünemedi: Tarihte bilim, sanat ve düşünce alanında iz bırakanlardan hangisi normaldi. Hangi 'normal' insan tarihe damgasını vurabilmişti?
Sezar, Napolyon, Büyük İskender, Selahaddin Eyyubi 'normal' birer asker miydi? Tarihi liderlerden hangisi nomraldi? Gandi mi? Lenin mi, yoksa Castro mu?
Shakespeare mi normaldi? Cervantes, Stenhal, Van Gogh, Dostoyevski, Tolstoy, Gogol mu? Yoksa Picasso, Jean Paul Sartre mı?
(...)
'Normal' insanlar onun tüm davranış ve eğilimlerini yadırgadılar. Silah hobisini, insanlara kendisini adamışlığını, insan sevgisini...
Yılmaz, normaller diyarında 'normal' biri olsaydı eğer, bugün adı sanı duyulmayan, bilinmeyen, fizik olarak yaşadığı sürece, nüfus sayımında bir rakam olarak kalacaktı. Normal biri onun yaptıklarını gerçekleştirebilir miydi? Zindanlarda bile beynini kilitlemerek üretebilir miydi? Normal biri Yılmaz Güney olabilir miydi?
***
Onu yakından tanıyan bazı dostları 'anormalliklerini' anlattı. Zeki Ökten şöyle diyordu:
'Yılmaz Güney'le, 1963 yılında, sürgünden döndüğü zaman tanıştık. O, Atıf Yılmaz'ın eski asistanıydı. bense filmler yönetmiş bir asistanıydım. Yılmaz Güney, o sıra küçük şirketlere senaryo yazıyordu. Sinema çevreleri onu küçümsüyordu. eşilçam dünyası adeta ona karşı birleşmiş durumdaydı. Dışlıyor, kapıdan içeri almıyorlardı. Yılmaz Güney, çok hesaplı, planlı, olarak sinema dünyasına girdi. Kararlı bir planlılıkla... O knedi sinemasıyla önce, kenar mahalle insanına gitti. Varoşlardan içeri akmaya başladı. Sıradan, okuması, yazması olmayan, başka bir deyişle, orta tabakanın altındaki insanlardan, lümpenlerden başlayarak belli bir trend izleyerek yükseldi. Sonra giderek okumuş kesime seslendi. Yine bu plan çerçevesinde yavaş yavaş öğrenci kesimine, aydınlara, entellektüellere yöneldi. Her kesimden destek alarak büyüdü. Bir sinemacının her kesimden seyirci kazanması, her kesimin aradığı bir sanatçı olması çok önemlidir. Bunu pek az kişi başarabilmiştir. Yılmaz bunu başaranlardan biridir dünyada.
(...)
Kişilik olarak yumuşak bir insandı. İnsanlara karşı saygılı ama, kırmadan incitmeden, kendi yumuşak üslubu içinde bildiğini, inandığını yapan, yaptıran bir kişiydi. Çok zekiydi. Kafasında ne varsa onu belli bir plan içinde yapan, gerçekleştiren...
(...)
Yılmaz, birçok eziyete, zahmete, sıkıntıya katlanarak zafere ulaşmış, sinema krallığı tahtına oturmuştu.
Yılmaz Abi, edebiyat meraklısı değil, edebiyatçıydı. Sinemaya girdiği zaman yazardı. Öyküler yazıyor ve yayınlıyordu. Sonra sinema mesleğini öğrenmeye ve en iyisini yapmaya başladı. Sinemada hem patron, yönetmen, senaryo yazarı hem de oyuncuydu. A'dan Z'ye kadar sinemacıydı. Onun için bir sinemacıyı en iyi anlayan adam olarak birlikte çalıştğımızda, bizlere özgürlük verdi. Fazla müdaheleci olmadı. Genç yönetmenleri dinledi. Bizlere söz hakkı verdi.
(...)
Yılmaz Güney'de para kavramı yoktu. Çok bonkördü. Parayı sevmez ve bilmezdi...
Konuşurken sık sık 'değil mi' diyordu. Bu deyimi çok kullanıyordu.
Çok çabuk sinirleniyordu. Sinirlendiği zaman hırçın, kavgacıydı. Kırıcı bile olabiliyordu. Fakat çabuk öfkelendiği gibi, çabuk yatışıyordu. Kırıcı olduğu zaman, hemen ardından gönül almasını biliyordu.
Yılmaz Güney, gerçekten halkı çok seven bir sanatçıydı. O içtenliği ve inancıyla yazar olarak, sinemacı olarak Yılmaz Güney oldu zaten... O, doğrusu, eğrisi, yanlışıyla Yılmaz Güney'di. Büyüktü...'
Şerif Gören:
'1968'de asistanlık yapıyordum. O askerlik yapıyordu. İzinli gelip çalıştığında ona asistanlık yapmaya başladım. Sonra Umut filmi dahil birlikte çalıştık. Özverili, verici bir yanına değinmek istiyorum. Yönettiği bazı filmlerde kendi adını değil, asistanlarının imzalarını kullandı. Yeşilçam'da pek sık rastlanan bir davranış değildir bu. 'Vurguncular', 'Canlı Hedef' filmlerini o yönettiği halde, asistanı olarak benim imzamı taşıyor. Benim çektiğim sahneler vardı ama, asıl yönetmen oydu. Başkaları için bu ve benzeri şeyleri çok yapmıştır.
(...)
Ta çocukluğunda öfke vardı içinde. Kin... Köyde geçirdiği çocukluğun izleri olmalıydı. Ağaların yaptığı baskının sonucu... Öfkesi öykülerine yansıyordu. Daha sonra sinemasında görüldü. Kafasında duvar öfkeleri vardı. İstese de aşamıyordu.
Ama hayatımda tanıdığım en dürüst insandı. Kimseye kazık atmayı düşünmeyen, insanları seven biri.
***
Bir dostu onu, 'ağa değil, Kürt prensiydi.' diye tanımlıyor ve devam ediyordu:
'Terbiyeli, alçak gönüllü ve vericiydi. Ailesinden aldığı Kürt kültürünün sentezine varmış, ruhuna sindirmişti. İkili ilişkilerinde verici, alçak gönüllü olması bundandı. Terbiyesizliğe, tahakküme, estetik-dışı davranışlara tahammülsüzlüğü bundandı.
Kürtleri iyice tanıdıktan sonra onu daha iyi anladım. Sonuna kadar dayanan, tahammül eden adam bir anda patlıyordu. Bu sabrının taşmasıydı. Kürtlerdeki genel karakterin böyle olduğunu çok sonraları anladım. Yılmaz bu haliyle de Türk toplumuna 'anormal' kalıyordu.
Yazar Dursun Akçam onu Paris'teki son sürgün yıllarında tanıdı. Anormalliğini, Kürt töreleriyle açıklıyordu. Akçam, Yılmaz'ın iki gün konuk ettiğini, bu süre içinde, önünde el bağlayarak, konuğun kutsallığını yaşatarak hizmet ettiğini söylüyordu.
Yılmaz Güney ADAMDI. Haysiyetlilerin mumla arandığı ormanlarda AYKIRI BİR ADAMDI.
***
Yine merhaba dostlarım, abilerim..
Yılmaz Ağabey'in kişiliği ile ilgili bazı şeyleri yine Ahmet Kahraman'ın 'Yılmaz Güney Efsanesi' kitabından sizlere sunacağımı söylemiştim.. İşte bunda bu konunun bir kısmına değindim.. Umarım Yılmaz Ağabey'in kişiliği hakkında da bir nebze olsun fikir verebilişimdir. Bundan sonra da yine Yılmaz Ağabey'in kişiliği ve yaşantısı hakkında yazılarım devam edecek. Einstein'in bir sözü var: 'Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur' diye.. İşte ben burda çoğu kişinin kırılmaz bir ceviz olan önyargılarını kırmaya çalışıyorum.. Umarım kırabilirim.. Sevgilerimle..
Osman Oğuz (29.06.2004 15:47)
(bakınız: aşk, kürt, dost, insan, sevgi, hayat, zaman, ben, anne, türk)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 19 |
| Diyarbakır |
 |
|
|
 |
Yılmaz Güney'e Katil Diyenlere:
'En son söylenecek sözü, en başta söyleyelim:
Yumurtalık yargıcı Sefa Mutlu, Yılmaz Güney'in tabancasından çıkan kurşunla vurulup öldü.
Ama, bir gerçeği de vurmayalım: Yılmaz Güney'in başka seçeneği yoktu. Sıkışıp kalmıştı. 'Yılmaz Güneyvari' davranmaktan, kendisi olmaktan başka çaresi yoktu. Gereğini yaptı.
Herşeye rağmen, Yılmaz Güney isteyerek mi vurdu? ayır. Tam tersine olay çıkmasın diye kaçtı. Sövgülere kulaklarını tıkayıp, sağır dilsiz kesildi.Saldırganın dili, karısına uzanana kadar, sabır taşı kesildi. 'Ben burada yokum' dedi davranışlarıyla.Fakat belayı yakasından silkip atamadı.
Önüne çıkıp ayağına dolanan bela, sonunda işi, 'eşini istemeye' vardırınca, Yılmaz Güney'in beynindeki sabırtaşı çatladı. Bin parçaya bölündü. O zaman filmlerindeki gibi patladı. 'Bela adam', yaptığını kendi hayatıyla ödedi.
Yılmaz Güney'in avukatı Gültekit Müftüoğlu:
'Yılmaz Güney, isteyerek vurmadı. Elindeki silahın alınma çabası sırasında, tabanca patladı ve Sefa Mutlu öldü...'
Adam, Yılmaz Güney'in karısına önce gözleriyle saldırmıştı. Sonra ağzı girmişti devreye. Yılmaz onu, gözünün ortasından vurdu.
Bir filminde, kıza tecavüz edenleri mesanelerinden tek tek vurması gibi...
* * *
Yılmaz Güney, olaydan sonra, dostu doktor Turhan Temuçin'in 'sen sineği vurabilecek kadar nişancısın. Adamı gözünün ortasından vuracağına, bacağından yaralasaydın olmaz mıydı? ' sorusuna şu karşılığı vermişti:
'Doktor, o anı yaşamak gerekiyor. Bazen insanın istemediği şeyler de olabilir...'
Yılmaz olaydan sonra inkâra sapmak istemedi. İnkâr onun seçimi değildi. Gerçeği mahkemede de söylemek istedi:
'Sefa Mutlu elimdeki tabancadan çıkan kurşunla vuruldu ama, isteyerek, tasarlayarak yapmadım.Bu bir kazaydı.'
(...)
Sefa Mutlu, 1944 yılında Nevşehir'de doğmuştu. Ankara'da Kara Harp Okulu öğrencisiyken, 22 Şubat 1962 tarihinde, Albay Talat Aydemir'in darbe girişiminde rol aldığı gerekçesiyle okuldan atılmıştı. Aynı yıl, Hukuk Fakültesi'ne yazılmıştı. 1968 yılında okulu bitirince, polisliğe başlamış ve Komiser rütbesiyle İskenderun'a atanmıştı.Fakat içki ve kumara düşkünlüğü, olay çıkaran sinirli mizacı nedeniyle başı beladan kurtulmamıştı. Bir gazinoda garsonlar tarafından dövülmüş, bir başka gün de sarhoşluktan olay çıkardıktan sonra, yığılıp kalmıştı. Garsonlar tabancasını alıp valiye teslim etmişti.
Bundan sonra, yargıç olabilmek için, Adalet Bakanlığı'na başvurmuş, ölümünden iki ay önce Yumurtalık'a yargıç olarak atanmıştı.
Sefa Mutlu çevresinde, Türk ırkçısı eski Albay Türkeş yanlısı olarak biliniyordu. Nitekim, ölümünden sonra ırkçı çevreler onu, 'şehidimiz' diyerek sahiplenmiş, olaya farklı bir boyut eklemişlerdi.
Sefa Mutlu'nun dünya görüşü aile çevresinin yapısıyla da çelişiyordu.Yoksul, emekçi bir aileden geliyordu. Karısı dahil, ailesinden pek çok kişi, kardeşleri antifaşistti. Kardeşleri sola açık, karısı Yılmaz Güney hayranıydı.
Olay günü, öğle sıcağında rakı içmeye başlamıştı. Sonra karısı da yanına gelmişti. Akşam Yılmaz Güney gazinoya geldiğinde o, karısı ve dört arkadaşıyla oturuyordu. Yılmaz Güney'i daha görür görmez sinirli bir hava takınmıştı. Yılmaz Güney'in etrafında kalabalık ve dört dönen hayranlarını görünce sinirleri iyice bozulmuş, bağırmaya başlamıştı:
__Herife bak. Selam bile vermiyor. Neymiş? Beyaz perdenin kralıymış. O beyaz perdenin kralıysa, ben de buranın kralıyım.
Sefa Mutlu'nun giderek saldırganlaşması üzerine karısı defalarca onu uyarmış, arkadaşları tarafından 22.00 sıralarında gazinodan çıkarılıp götürülmüştü. Fakat yarım saat sonra, yanında 'mahkemece muteber tanık' kabul edilen Fevzi Aslan olduğu halde, geri dönüyor, sataşmaya devam ediyordu.
Savcı açıktan açığa Güney'in eşine hakaret edince ipler kopuyordu. Yılmaz Güney, 'savcıymış, sevsinler böyle savcıyı' deyince arkadaşı Fevzi Aslan ayağa fırlayarak, 'bir savcı için böyle konuşamazsın' diye bağırıyor, Sefa Mutlu küfürler savurarak saldırıya geçiyordu.
Yılmaz Güney sandalye kaparak saldıran Sefa Mutlu'ya karşı kendini savunuyordu. Sandalyeyi koluyla karşılayıp, saldırganı bir tekmeyle yere yıkıyordu.
Yılmaz Güney, o kargaşa sırasında tabancasını çekip havaya bir el ateş ediyordu. Savcı da belindeki tabancasını çekip nişan alıyordu. Biri eline vurunca atışı hedefini bulamıyordu. Birkaç kişi Yılmaz Güney'in elindeki silahı almaya çalışırken silah ateşleniyor, ve yargıç gözünün ortasından vurularak yere yıkılıyordu.
(...)
Hülagû İlhan Tunç(Yılmaz Ağabey'in yakın arkadaşı) , Yılmaz Güney'in hayatını karartan, onu demir parmaklıklar ardına gönderen, o geceyi anlatırken, saha sözlerin başında, 'Yılmaz o adama karşı harekete geçmekte geç bile kaldı.' diyor ve devam ediyordu:
'Yılmaz, Adana'daki arkadaşlarını, dostlarını yemeğe çağırmıştı. Uzun bir masa hazırlanmıştı. Çok kalabalıktı. Masada film ekibi de vardı. Yavuz Pağda ve ben gecikerek gittik. Gittiğimizde yemek yeniyordu. O gece, Yılmaz içki içmedi. Masadakilere katılmak için, bardağı belki ağzına götürdü, ama buna içti denilemezdi.
Yılmaz Güney geldi diye, lokanta ana baba günüydü. Lokantanın etrafı miting meydanı gibiydi. Bütün Yumurtalık oradaydı diyebilirim. Yılmaz Güney'i görmeye gelmişlerdi.
Adam arkada oturuyordu. Yılmaz'a ilgi, kendisine ilgisizlik karşısında kıskandı mı, ne oldu bilmiyorum. Masamıza laf atmaya başladı. Sarhoştu. Küfürler savuruyor, çirkin laflar ediyordu:
__Artistler gelince biz unutulduk, diyordu durmadan.
Garsonları çağırıyor ve şuursuz bir şekilde ama, Yılmaz'a sataşan bir havada:
__Şu artiste sor bakalım. Bu film kaç gün devam edecek.
Kendini önemsetmek istiyordu. Bu amaçla, masaya dahil olma, bize katılma yolunda istekler, davranışlar da sergiliyordu. Fakat kimse oralı değildi.
Adam çirkinlikler yaparken, Yılmaz onu yok sayıyordu.Olanları duymuyor, ilgilenmiyordu. Bakmadı bile. Bu süre içinde Yılmaz'ın bu duyarlılığını, büyüklüğünü bir kez daha takdir ettim. Burnunun dibinde olay çıkarmak için çırpınan, çirkin laflar atan adamı görmüyor, duymuyordu.
Bir ara kalkıp masamıza geldi. Bardak kaldırdı:
__Hadi içelim..Beraber içelim..
Masada bir soğukluk vardı. Tabii kimse ilgilenmedi. Masasına dönmek zorunda kaldı ama, Yılmaz'ın gözlerinin içine bakarak:
__Ne o lan, yanındaki artistleri benden mi kıskanıyorsun, dedi.
Masada hanımlarda vardı. Buna rağmen Yılmaz Güney sabrını korudu.
Bunları mahkemede de ayrıntılarıyla anlattım. Fakat, mahkemede söylediklerimizin hiçbiri dikkate alınmadı. Yargıcı, 'görev başında' saydılar. Hakimlerle özel olarak da görüştüm. Bana hak verdiler. 'Tamam haklısın ama, meslek dayanışması' dediler. Eğer o adam adliyeden biri değil de, herhangi biri olsaydı, Yılmaz tabanca bulundurmaktan ve en fazla kazayla adam vurmaktan hafif bir cezayla atlatırdı olayı. Ama onu, hem 'görev başındaki yargıç' kategorisine soktular, hem de 'meslek dayanışması'yla, büyük bir haksızlıkla Yılmaz Güney'e en ağır cezayı verdiler. Aslında suçu, bir beladan kurtulma çabasından başka bir şey değildi. Her neyse biz geceye dönelim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, yanındaki arkadaşları ve lokanta sahibi adamı alıp götürdüler. Bizler de rahat bir nefes aldık. Fakat, yarım saat sonra, tekrar sallana sallana çıkıp geldi. Ayakta duracak gibi değildi. Eski masasına doğru yürürken, nara atar gibi:
__Bana bir şişe rakı getirin, diye bağırdı.
Ağzımızın tadı iyice kaçtı. İlgilenmek için yanına giden garsonlara bağıra bağıra:
__Söyle lan, artistlerden n'aber?
__İyi, iyi, herkes buradaymış...
__Ben bu gece kiminle kalacağım?
__Hangi artisti verecekler?
Yılmaz masanın başında oturuyordu. Adeta sağırdı. Ama duymuyor, görmüyordu. Adam, bela gibi doğrudan ona sataşmaya başladı. Yılmaz'ı biliyor, tanıyordum. Çok sabırlıydı. Fakat birden patlayan bir adamdı. Patladığı zaman da zaptetmek mümkün değildi. Bu halini, yapısını bildiğim için, onu Ege Bağatur'la birlikte çembere aldık. Yılmaz'ın belinde tabanca vardı. Gerçek tabanca olabileceğini düşünmedim. Aklıma gelmedi. Ben filmde kullanılan cinsten bir şey sanıyordum. Bilseydim alırdım. Nereden bilebilirdim.
Bir ara Ege Bağatur'la Yılmaz'ı götürmeyi, oradan uzaklaştımayı düşündük. Fakat, ters tepki yapar, adam iyice çileden çıkıp, ortalığı karıştırır düşüncesiyle vazgeçtik.'
* * *
Yılmaz Güney'in zayıf noktası eşiydi. Zayıflığı ona düşkünlüğünden değildi. Gururlu, onurlu olmasındandı. Saygın olmayan, sevimsizliğe kaçan birinin bakışına bile dayanamıyordu. Çirkin bir hareket karşısında patlıyordu.
Ürgüp'te 'Ağıt' filmi çekiliyordu. Film için gerekli olan silah ve malzeme konusunda yardımlarını gördükleri bir Albay'ın isteği vardı: Yılmaz Güney'le bir akşam oturmak ve yemek yemek...Albay, isteğini birkaç kez duyurdu. Fakat yanıt alamadı. En son, filmin prodüksiyon amiri Erkan Akın'ı devreye soktu.
__Ne olur, Yılmaz Güney bir akşam bizimle yemek yesin...
Erkan Akın, Yılmaz Güney'i ikna etmeyi başardı.
Bir akşam birlikte yemek yeniyordu. Yılmaz Güney, eşi Fatoş'la yan yana oturuyordu. Albay da karşılarında... Adam, yemek sırasında, bir şeyler söyleyecekmiş gibi yaparak, arada bir Yılmaz Güney'e doğru eğiliyor ve konuşuyordu. Bu arada nasıl olduysa, eşi Fatoş Güney'în saçlarına dokundu. İşte o zaman Yılmaz Güney, çılgına dönmüş gibi yerinden fırladı. Adamı tokatlayıp, kovdu...
Yumurtalık'ta da böyle oldu. Herşeye tahammül eden, 'ben burada yokum' diyerek sağırlaşan Yılmaz Güney, adam sataşmayı eşine vardırdığı an patladı.
Hülagû İlhan Tunç anlattı:
'Adam yerinden kalkıp Yılmaz Güney'in yanına geldi. Ondan kadın istedi. Buna rağmen, sağırlığıı sürdürdü. Fakat sonunda, yanında duran eşine sataştı:
__Bunu, bu gecelik bana ver, dedi...
İşte o zaman, Yılmaz yerinden fırladı. Delirmiş gibiydi. Yüzü değişmişti. Kimseyi görmüyor, bir şey duymuyordu.
Yılmaz'ın bir özelliği de, sıska görünmesine karşın çok güçlü olmasıydı. Gençliğinde de öyleydi. O sıska haliyle, güçlü kuvvetli görünenleri, güreşte, oyunda rahatlıkla devirebiliyordu. Değme adam sırtını yere getiremiyordu.
Yılmaz ayağa fırlayıp:
__Terbiyesizlik etme, diye bağırdı.
Adam, sandalye kapıp üstüne saldırdı. Yılmaz bir tekme savurdu. Adam yere yuvarlanınca, 'bende silah var' havasına büründü. Silaha yekindi.
O an Yılmaz tabancasını çekti.
Masadakiler, bir anda Yılmaz'ı kuşatıp kuçakladılar. Elinden silah alınmaya çalışılıyordu. O boğuşma sırasında, namlu yukarıya kalktı. Tabanca patladı. Kurşun adamın gözünün orta yerine isabet etti.'
* * * * * *
Arkadaşlar, görüyorsunuz ya, Yılmaz Ağabey'imizin öldürme hikâyesi budur. Geçen yazımda belirttiğimi tekrarlamak istiyorum, ben olsam ben de vururdum..Bu yazdıklarım Ahmet Kahraman'ın 'Yılmaz Güney Efsanesi' adlı kitabından alıntıdır.Daha sonraları yine aynı kitaptan sizlere Medyanın bu olay hakkındaki tutumunu, Yılmaz Ağabey'in kişiliği hakkında yazıları, Yılmaz Güney'in -özellikle cezaevinde- yaşadıklarını ve de Yılmaz Güney'in cezaevinden kaçış öyküsünü de sunacağım.. Şu yukarıda yazdığım, biraz uzunca yazı, umarım Yılmaz Güney'e 'katil' sıfatını koyanların biraz olsun fikrini değiştirmiştir.Şunu söylemek isterim ki; her çalana hırsız, her öldürene de katil denmez! ..Sefiller'deki Jean Valjean'ı bir çoğumuz biliyoruz.. Jean Valjean'ında hapise ilk düşüşü ekmek hırsızlığı yüzündendir..Peki bu yüzden hangimiz ona küçümseyerek bakabiliriz? Yılmaz Güney'in durumu da bunun farklı bir versiyonudur.Artık rica ediyorum, Yılmaz Ağabey'in adının başına şu 'katil' sözcüğünü koymayın.O 'kader kurbanı'dır. Kimsenin anlattığı gibi lümpende değildir.Halkın sorunlarıya bu kadar ilgilenen birisinin lümpen olması mümkün mü? Üstelik o ki, dostlarının tavsiyesi üzerine savunmasını değiştirmiştir.Eğer sadece kendi doğruları peşinde koşan, bağnaz bir kişilik olsaydı, sadece doğrularına engaje olmuş birisi olsaydı, bunu da reddederdi ve bildiği gibi savunma yapardı. Sevgili dostlarım, artık önyargılarınızı üzerinizden atın.. Yılmaz Güney bir halk kahramanıdır! .. Her zamanda öyle kalacaktır! .. Bunu kafanıza sokun.. Yoksa siz bağnaz olmuş olursunuz..Herşeye, Yılmaz Ağabey'e katil diyenlere kırgınlığıma rağmen, sevgilerimle..Sevgiyle kalın..
ÖNEMLİ NOT: Baştan 6 yıldızlı(*) olan yere kadar ki bütün yazılar, Ahmet Kahraman'ın 'Yılmaz Güney Efsanesi' adlı kitabından alıntı yapılmıştır.. (23.06.2004 03:04)
(bakınız: aşk, ölüm, dost, insan, çile, sevgi, hayat, zaman, ben, kadın)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 19 |
| Diyarbakır |
 |
|
|
 |
O bir EFSANE'ydi.Türk sinemasının ÇİRKİN KRAL'ı.Halkın kahramanı.Halktan biri.O hepimizin Yılmaz Ağabey'iydi.Ama onu 'Çekemdiler kendi çamurlarına'.Bu yüzden ortalıkta dolaşmasına izin vermek istemiyorları.Bir sürü cezaevi dolaştı Yılmaz Ağabey.Son olarak karısına hitaben şu sözleri sarfeden savcıyı vurdu ve hapise düştü:'Şunu bir geceliğine bana versene.'İstemeden vurmuştu aslında.Böyle şerefsizlerin oyununa gelmek istemiyordu.Yarı-Açık cezaevinden kaçtı ve Fransa'ya gitti.Ama o bu durumu şöyle açıklıyordu:'10 YIL SUSTUM ARTIK HAYKIRMAK İSTİYORUM: Ülkemden ayrılmışım, özgür olmak, yaşamak istediğimden değil, demokrasi ve adalet mücadelesine daha etkin yer alabilmek içindir.' O ne olursa olsun DELİKANLILIĞINI YİTİRMEMİŞTİ.O hepimizin yolunu çizdi.Biz artık o yoldayız.Ayrılmayacağız.
Arkadaşlar bu mesaj Yılmaz Güney grubundaki mesajdır.Sizi de Yılmaz Güney sevenler olarak o gruba bekliyorum.Gruba kısa yoldan www.antoloji.com/grup/yilmaz-guney adresindende girebilirsiniz.Sevgilerimle... (31.05.2004 12:57)
(bakınız: sevgi, ben, türk, gece, sen, deli, yaşamak, ney, ceza, antoloji.com)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x, 26 |
| Eskişehir |
 |
|
|
 |
katletmek ve birilerinin canını yakmak keşke tarantino filmlerindeki gibi estetik unsur olarak kalsa ve hayatlara hiç girmese...yılmaz güney bunları hayata sokanlardan. (06.05.2004 10:49)
(bakınız: hayat, ney, anı, keşke, hiç, gibi, okan, kan, filmler, estetik)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| x, 22 |
| İstanbul |
 |
|
|
 |
Odamda kocaman posteri olan,Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi önderi Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinde bir süre saklamasından dolayı mahkum edilen bir insandır.Bunun devlete hiçbir yararı olmayacağını bilselerde haksız yere hapishanelerde ölmesini beklediler.O halkın benimsediği bir kahramandı. (22.02.2004 18:30)
(bakınız: insan, ben, türk, mahir çayan, türkiye, çay, arkadaş, yara, esin, ada)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 21 |
| Konya |
 |
|
|
 |
Yılmaz Güney'in Kocaman yüreği için
”...hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili.
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık çünkü.
dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız
bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı.
kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat
karşısında bizi zayıf yaptı. aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
ne güzeldir bilmediğin birinin derdine
üzülebilmek ve çare aramak. ben bütün
hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
yaşamak ne güzeldir be sevgili...sevinerek,
severek, sevilerek, düşünerek... ve o
vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın... “
Yılmaz Güney
Yürek yanarsa titrer gül üşürse
Yılmaz Güney'in Kocaman yüreği için
Git gide kirletiyorlar gökyüzünü sevgili
Umutlarıda tüketiyorlar hep beraber / sevgileri de
dillerinde en ince yalanlar, süslü ve sisli yüzleriyle
soğuk yüreklerinde ne acıma ne sevgi
kimin eli kimin cebinde
kimin eli kimin neresinde belli değil
bense öyle acemi ve şaşkın
boş kalan ellerimi bir ömür
nereye koyacağımı bilemedim
bilemedim, hangi yalanla kimi nasıl soyacağımı
buz üstünde yürümeyi seçtim kendi hesabıma
maske diye bir not düşürmedim yüzüme
bukalemuna çalan rengimde olmadı
tuttuğum her insanın elinde/ ellerim kirlendi
gözlerim kirlendi/ baktığım her insanın gözlerinde
yüreğimi sarktım umut kuyularına her defasında
her defasında yangın çektim su yerine, acı çektim
ne bir gün ışığı aktı içime, ne de bir yağmur damlası
rezil bir dünyanın orta yerinde
hüzün ben oldum düşen her yaprakta
her savaşta vurulan ben
yıkıldı hayallerim
gözlerimde yandı son ümitler
ıstırabın en derin okyanusuna gömüldüm
suskunum, susuzum, yaralıyım sevgilim
gözlerim, ruhum, bedenim yorgun.
durmadan kirletiliyor/ kanıyor zaman /kimse aldırmıyor
kimse yanmıyor /sevincini ateşe döken gelincik çiçeklerine
dönüp bakmıyor çığlıklarına çocukların
kapkara bir nehir gibi
acı akıyor yüzünde yoksulların her akşam
tüm çabalarımıza ragmen, temiz tutamadık güzelliklerimizi
herşeyin kirletildiği bir dünyada
hep vurgun kaldı bir yanımız
bir yanımız aşka acıya ayarlı
dumanlar yürüyor her akşam
beton yığınlarıyla örtülü / sevgisiz kentler üstüne
zifiri karanlıklar
kimse kimsenin yasını tutmuyor sevgili
bölüşmüyor acısını
Sarılki
kokun sinsin tenime /sevgin işlesin yüreğime
bu yalancı dünyada kimim varki başka gözlerimden öpecek
içimi ısıtacak bu karanlık soğuk kış gecelerinde
Sarılki
serinlensin ateşler içindeki alnım
yorgunum sevgili
beynim tenim ellerim yorgun
kendime sürgün yaşamaktan
sevgiye tanımlar aramaktan
tüm bu oldu bittilere
insanın kayıtsızlığından yorgunum sevgilim
yoruldum sevgilim ağrılarım sızılarım yorgun
ihanetler yedi umudumu, sevgimi, düşlerimi
her gece yalnızlıklar sürüyorum/ kanayan yerlerime
ellerime çaresizlikler yüklüyorum
üşüyorum bu karanlık soğuk gecelerde sarıl boynuma
oysa hiç dönmedim sırtımı insanın emeğine
öpmedim namerdin elini/ eğilmedim zalimin önünde
ama ezildim bir çaresizin bakışından
bir annenın yakarışından
bir babanın haykırışından
utandım sevgili dünyayı kirli bahçesine çevirenlerden
aç insanların kederinden utandım
bombalanan şehirlerden
insanların kayıtsızlığından tüm bu oldu bittilere
insanlığımdan utandım sevgili insanlığımdan
heyhatki,
bizi ağlatan acılar güldürüyor başkalarını
yürek yanarsa titrer sevgilim gül üşürse
kaç insan soyundan ihanet görmüş, kaç gül dikeninden
mademki ihanet var,
öz elleriyle boğsun gül emen çocuklarını anneler
ve şairler ihanet etsin şiirlerine
yazmasın bir daha gül yüzlü sevgililerine şiirler
her mısrası kurşun olup saplansın yüreklerine
....ve ben
bunca kalabalıkların ve bunca mekanların içinde
her defasında yarası kanayan şiirler damlarken içime
yüreğimdeki yağmurlarla, herkesin bildiği bu dünyada
adresi olmayan yitik mektuplar gibi yorgun
yavru bir kedi gibi yalnız ve sahipsiz
öyle mi?
vayyy.
...........
ben nazlı bir yaprağım dalından düşmüş
alın beni üşüdüğüm yerden
kalbinizin üstüne tutun pul pul
vicdanınızın üstüne
aynı soydanım sizinle
yok başka bir umarım alın beni üşüdüğüm yerden
yok başka kimsem kiminle konuşsam
sizin elleriniz var soyan, evleriniz var kocaman
sokaklarda gecekondularda yatmadınız karda kışta
bir dilim ekmeğe avuç açmadınız
utanan biz olduk yoksulluğumuzdan
utanan anam oldu, babam bacım gardaşım
ben nazlı bir yaprağım dalından düşmüş
alın beni üşüdüğüm yerden
kalbinizin üstüne tutun pul pul
vicdanınızın üstüne
aynı soydanım sizinle (26.10.2003 18:17)
(bakınız: aşk, insan, sevgi, hayat, zaman, ben, yalnızlık, şiir, anne, gece)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 28 |
| Aksaray |
 |
|
|
 |
katil... (22.08.2002 13:24)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
|
|
|
| Bay, 23 |
| Adana |
 |
|
|
 |
1970 li yıllarda yani koministlerin teoriden pratiğe geçtiği yıllarda Yılmaz Güney de yoldaşlarından geri kalmamış ve bu sebepten Türk mahkemelerinde yargılanmıştır.Gerçi sıkıyönetim mahkemesinden paçayı kurtarsa da Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu yu vurması onun bu lanetini perçimlemiştir..
Yılmaz Güney Hakim S.Mutlu nun katili olarak hapiste yatarken de boş durmamış ve kürtçü gazetelere yazılar yazmıştır.
1981 yılında iki çcuğu ve karısıyla yurt dışına çıkmış, ama Y.Güneyi meşhur eden basın katilin hapishane hayatını bir kahraman gibi anlatıp sahte bir kahraman yaratmıştır..
Hani o kapitalistlere mücadele adam yine "yol"unu bulmuş, yurt dışındada paraya kavuşmuştur.Hatta özel uçaklarla seyahet edebilecek kadar çok paraya.. (27.07.2002 23:54)
(bakınız: kürt, hayat, türk, para, ney, çay, adam, yara, esin, yol)
| Bu yorum için 1-5 arası yıldız verin. |
|
|
|
"YILMAZ GÜNEY" hakkında görüş yazmak için tıklayın.
|
 |
|
|
|
|